BAKIRKÖY EKSPRES - BAKIRKÖY'ÜN TARAFSIZ GAZETESİ

  • Giriş
  • KAYIT OL
    Kayıt
    Yıldız ile (*) işaretli alanları doldurmak zorunludur.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    E-posta: *
    Parola: *
    Parola Tekrar: *
  • ARAMA YAP
YAZI BOYUTU
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow Yazarlar arrow Tahsin ATAİZİ
Ankara'dan TDH'e Genç Katılımcılar PDF Yazdır E-posta

Image 

Rahmi Turan’ın, Hürriyet Gazetesindeki 30 Kasım 2009 tarihli yazısında, “CHP’liler dört defa partiden ihraç ettikleri Mustafa Sarıgül’ü küçümsüyor, AKP’liler dudak büküyor, MHP’liler de önemsemiyor. Kim ne derse desin görünen o ki, Sarıgül hareketi büyüyor” demişti.

Dolayısı ile bu büyümeye Ankara’dan ivme kazandıracak genç yaşta Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden emekli olan, uzun süre TBMM Taburu Sosyal Tesislerinde görev yapmış, Hamza DÜRGEN’i de özellikle vurgulamak isteriz.

13 yıl gibi uzun bir süre TBMM Muhafız Taburunda siyasetçilerin ve askeri personelin birlikte kullandığı sosyal bir tesisi başarıyla yönetmiş bir isim Hazma DÜRGEN.

Şimdi Sarıgül’ün yanında olan Hamza Dürgen, Mustafa Sarıgül’ün başkanlığını yaptığı Türkiye Değişim Hareketi Partisi (TDH) Ankara ili yönetiminde siyasete başladı. TDH’de siyasete atılan böyle genç katılımcılar ile Mustafa Sarıgül ve partisinin Ankara’da güzel bir ivme kazanacağına inanıyoruz.

Haktan, hukuktan, adaletten, insan haklarından bahsetmediğimiz gün yoktur. Bu hususta bilen bilmeyen, hukukcu olsun olmasın, ahkam keseriz. Bizim gibilerin ahkam kesmesi kimseye zarar vermez. Ancak, iktidarın verdiği maddi ve manevi güçlerle yaptırım uygulayanların ahkamı, toplumun yapısında adaletin terazisinde dengeleri bozar.


Cumhuriyet Savcılarının, Adalet Bakanlığı’nın, Başbakanlığın, siyasi iktidarın maiyetindeki memurları gibi görülme eğilimlerinin olduğu bu dönemde; İsviçre’de hukuk doktorası yapmış Mahmut Esat Bozkurt’u hatırlamak ve hatırlatmak üzerimize düşen bir görevdir.

Atatürk’ün; hukukçu olarak kadrosuna dahil ettiği, Cumhuriyet’in felsefesini özümsemiş birisi olan Mehmet Esat Bozkurt’un  “Cumhuriyet Savcısı” ünvanının isim babası olduğu söylenir.

Öyle ki; Atatürk Mehmet Esat Bozkurt’a sorar.”Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denmişde diğer kamu görevlilerine, Cumhuriyet Başbakanı, Cumhuriyet Valisi değil de, savcılara Cumhuriyet Savcısı diyeceğiz?” Mehmet Emin Bozkurt’un  cevabı açık ve net; “Cumhuriyet Savcısı denilmesi gerekir. Çünkü öyle zaman gelir ki; Cumhuriyet’e karşı suç işleyen başbakandan, validen, büyükelçiden hesap sorulması gerekir. İşte o zaman; Demokratik-Laik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde o hesabı soracak olan ancak Cumhuriyet Savcıları’dır.

Ama öyle olmuyor galiba; İsmailağa ve Fethullah GülenCemaatleri ile ilgili soruşturmayı başlatan Erzincan Cumhuriyet Savcısı’nın Adalet Bakanlığı tarafından ne tür soruşturmalardan geçirildiği herkesin malumudur, Cumhuriyet Savcıları’nın, Adalet Bakanlığı’nın memuru gibi muamele yapılarak saygınlığının yitirilmemesi gerekmez mi?

4 Aralık 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin aşağıdaki haberi, yazdıklarımızı ne derecede doğruluyor? Biz yorum yapmıyoruz. Yorumu, okuyucularımıza bırakarak Hürriyet Gazetesi’nin haberini kısaca hatırlatmak istiyoruz.

“Başsavcı için 26 yıl istendi”
Adalet Bakanlığı, İsmailağa ve Fetullah Gülen cemaatlerine yönelik iki ayrı soruşturma başlatan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında görevi kötüye kullanmak, imar kirliliğine neden olmak ve resmi belgede sahtecilik suçlamalarıyla dava açtı. Bakanlığın 30 Kasım tarihli kovuşturma izni ile hazırlanan iddianamede şüpheli Başsavcı Cihaner’in 26 yıla kadar hapsi isteniyor.

Bu konuyu gündeme getirirken hukukun üstünlüğünü asla tartışmıyorum. Bunu kimsenin gücünün yetmeyeceğini biliyoruz. Dolayısıyla Erzincan Cumhuriyet Savcısı’nın yargılama esnasındaki konumunda yargıyı tesir edecek bir zihniyetle olmadığımızı da özellikle belirtmek isterim.



 

 
DAĞDAN İNİP BAĞDAKİNİ KOVMASINLAR PDF Yazdır E-posta

        

Tahsin ATAİZİ
Tahsin ATAİZİ
Dağdakilerin hepsi gelsin.İyi güzel de suçlarını,pişmanlıklarını kabullenerek adam gibi gelsinler!Yoksa zaferi kutlarcasına zafer işaretleri yaparak değil…Ayrıca yandaşları tarafından bu ağır misafirlerin(!) abartılı karşılanmaları toplumumuzda şehit ve gazi ailelerinde infiale sebep olmuştur.Yüreklerimizde tarifi imkansız derin izler bırakmıştır.
          Sanki gelenler dağlarda traking yapan turist grubu idi.Bu grup havaî fişeklerle karşılandı.Eski kimliğini,suçunu kabul etmeyen pişmanlık yasasından istifade etmeleri için kendilerine sunulan 221’i ‘Pişman değiliz’ diye red edenlerin, karşılanmasına üzülerek tanık olduk.
           Traking yapan bu turist kafilesini(!)bando ve BURSA kılıç kalkan ekibi ile karşılıyamamamız büyük hata idi…Bu affedilmez hatayı yapan BAĞDAKİLERİ   DAĞDAKİLER kovmasınlar sonra…
            Türk Bayrağının olmadığı karşılama törenlerinde malûm bölücübaşı posterleri ve sözde kendi bayraklarıyla gelen dağdakilerin bu tavırları’DAĞDAN GELDİLER BAĞDAKİNİ KOVDULAR’ atasözünü hatırlatmıyor mu sizlere?...
             Bu vatan topraklarını Çanakkale’de cephelerde birlikte savaşıp savunduğumuz,Türk ve Kürdün şehitliklerde yan yana yattıkları unutulmamalıdır.’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!’diyen Atatürk’ümüzün bu ünlü vecizesini kabullenemeyen vatandaşlarımıza,TC Kimlik belgelerini nasıl ve ne şekilde kabul ettirebiliriz?Bunlar taşıyacakları kimliklerinin ve Türk Bayrağı altında Türkiye Cumhuriyeti’nin değerini bilsinler.Demokratik açılımdan faydalanıp da bunu istismar yollarına giderek PKK üyesi olduklarını açık şekilde beyan edenler,attıkları sloganlar ve kullandıkları bayrak ile bardağı taşıranlar!Kabul gördüğünüz bu hüsn-ü lûtuftan(pişmanlık yasasından) faydalanmak istiyorsanız dönüşünüzü,geleceğe gebe olaylarla provakatif showa dönüştürmeyiniz.Kendinize geliniz!
               Size yol haritasını çizenler,yol gösterenler;bu yollar en küçük bir sarsıntıda,şiddetli bir DARBE! ve ağırlıkla çökmesin sonra bazı duble yollar gibi…Bunu bizler de asla arzulamayız.O hâlde kanunların,hukukun gösterdiği yol haritası haritanız olsun.
               Sınır girişinde show yapanlar!Sizlere gereğinden fazla tahammül gösterilerek,açılımın kötü yönetilmesinden kaynaklanan,tabiri-i caiz ise tavizler verilerek adeta ‘Hukuka takla attırılmıştır’ Nasıl mı? Hürriyet Gazetesinin değerli yazarlarından Sayın Cüneyt Ülsever’in işte tespitleri: ’yapılan pazarlıklara kulp takabilmek için,adına içtihat dense de hukuka takla attırılmıştır.Zira teslim olanlar arasında bazıları;


1-Açık şekilde PKK üyesi olduklarını beyan etmektedir.Kullanılan bayrak,atılan sloganlar durumu teşvik etmektedir.Kanunlara göre hiçbir suça karışmamış olsa da illegal örgüt üyesi olmak suçtur.
2-Terör örgütü mensupları daha önce suç işlememiş olmak kaydı ile,’Pişman olarak örgütle ilişkilerinizi kesip devlet’e yardımcı da olarak terör örgütü üyesi olmak sıfatı ile işledikleri suçu ortadan kaldırabilir.Ancak onlar pişmanlık yasasından faydalanmak istemediklerini ve PKK’lı olmaktan vazgeçemediklerini ilan etmişlerdir.


                  ‘‘Devlet aygıtına’’Beni kendi hukukuna rağmen olduğum gibi kabul edeceksin!’ Diyerek dayatmışlar ve de başarılı olmuşlardır.Pişmanlık yasasından faydalanmak istemeyen PKK ile organik bağını devam ettirmek de ısrarlı olanlar da ‘Yok sen yine de 221 Pişmanlık yasası’na alındın’ denilerek yeni bir içtihat yaratılmamış.Halbuki mahkemeler içtihat yaratamaz,dolayısıyla hukuka takla attırılmıştır.


                   Hukuk siyasete mağlup olursa, hukuksuzluk salgın hastalık gibi her yere bulaşır…’
                   * * *                  Teşekkürler Sayın ÜLSEVER.
                   Tarih yazdıklarını iddia edenler(!)İsviçre’de Ermenilerle açılım adı altındaki görüşmeler sonrası yapılan antlaşmalar sonunda kardeş Azerbeycan’ı da gücendirdik.İmza töreninde tarih yazarları,imza atanları değil basında yansıyan fotoğrafta arka plandaki mütebessim çehreli,cin bakışlı USA,Rusya,Fransa temsilcileri;bir sözümüz de size:Bu millet bu toprakları ödünler vererek değil,şehitler vererek almıştır. Bizleri mâlum kişilerin yol haritası ile Orta Doğu hakimiyeti ve menfaatleriniz doğrultusunda kandırarak tahakküm altına alamazsınız.Zira bu milletin içinde topraklarımızın menfaati uğruna canını seve seve verebilecek,muhtaç olduğu kudreti ise;(bizlere verilecek ne füze,ne de modası geçmiş teslim edeceğiniz silahlarda değil)damarlarımızda ki kanda bulanlardanız.Akacak kandan yana değiliz.Ancak ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ ilkesini benimseyen bizler;haddini bilmeyenler ile haddini aşanları icabında bu yolda akıtacağımız kanla boğacağımızdan da kimsenin şüphesi olmasın.Çanakkale’de bunun tarihini yazanlar,atalarımızın neslini devam ettirenler olarak tarihin tekerrür etmemesini dileyelim.Türk-Kürt, birlikte müdaafasını yaptığımız bu vatan topraklarımızda Kürt sorunu diye bir sorunumuz yoktur,sorunumuzun pkk Terör Örgütü olduğu unutulmamalıdır!Savaşın en ağır yükünü asker çeker ve asker bilir ki savaşın sonunu daima ölüler görür. Niyetimiz her zaman için barıştan yanadır.


                    Açılım mı? Kapalım mı? Neyin nesi olduğu anlaşılamayan,anlatılamayan bu konu partiler üstü ve MGK’da yapılacak görüşmelerle asgari müşterekte birleşilerek tam bağımsızlık ilkesi ile milletimizin sağduyusu doğrultusunda kararlar alınmalıdır.Böylece alınan kararları hukuk çerçevesi içerisinde uygulatmak Devlet’imizin saygınlığını (maalesef teröristin ayağına giden yargının da bürökratın da) genelde hukukun saygınlığınıda koruyacaktır.  




Tahsin ATAİZİ 28/10/2009         
 

 
KÖY ENSTİTÜLERİ PDF Yazdır E-posta

"Arifiye!
Şoför durdu, enstitü mektebi dedi.
Süleyman Edip bey müdürün adı,
Bir yol da burada duralım;
Ellerinde nasır, yüzlerinde nur,
Yarına ümitle yürüyenlere
Bir selam uçuralım…"
Orhan Veli

Image17 Nisan… Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümüdür. Aşık Veysel’in saz öğretmenliği yaptığı Arifiye Köy Enstitüsü için Orhan Veli’nin yazdıkları, aslında bu eğitim kurumlarındaki özgünlüğü çok açık anlatır.
    Kentleşme sürecini tamamlayamayan toplumlar için bir soru güncelliğini daima korur. Köylü sınıfsal olarak nerede durur ve kentle sağlıklı bütünleşmesi nasıl sağlanabilir? Belli yaşayış ve üretim faaliyetinde köylü feodal dönemin izlerini taşır ve ürettiği iş gücünün kentlere göç etmesiyle de çalışan kesimleri nasıl besler? Bu şartlarda; köyde köy öğretmeni ve köy imamı ortamın en önemli figürleridir.

    Sayın okurlar,

    Köy öğretmeni, gelenekten yeniliğe, geçmişten geleceğe doğal bir köprüdür. Köylünün içinden, onlardan birisidir. Kiminin ağabeyi, kiminin amcası, kiminin yeğenidir. İşte bu öğretmen “Köy Enstitülüdür”. Türkiye’de 1940’lı yıllarda uygulanan olağanüstü bir eğitim hamlesinin ürünüdür.
    Köy Enstitüleri Yoksul köy çocuklarının üretim sürecinde eğitilmelerini ve öğrendiklerini kendi köylerinde uygulamalarını öngörür. Doğal olarak bu eğitim kırsalda egemen olan otoriter sosyo-ekonomik ilişkilerden özgürleşmiş bireyler oluşturur.
    Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940’ta Hasan Ali Yücel’in bakanlığı, İsmail Hakkı Tonguç’un önderliğinde kurulmuştur. 27 Ocak 1954 yılında Adnan Menderes döneminde kapatılmıştır. Kapatılma gerekçeleri hazindir…
    Öğretmenin sadece eğitim-öğretimle ilgilenmesi, köylülüğün sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşümünde doğrudan rol oynaması istenmemiştir.
    Köy yaşamında, Köy Enstitüsü kültürü ve değerleri dışlanırken, hangi figürler öne çıkmış olabilir? Köylere sadece eğitim ve öğretim amacıyla belirli süre için gelip, sosyal yaşantı nedeniyle bir an önce tayinini aldırıp yöreden ayrılmak isteyen öğretmen figürüyle doldurulduğu sanılan bu boşluğu, köyün sosyal yaşamında ağırlığını gittikçe arttıran “İmam-Hatip” figürünün doldurduğu da bilinmektedir. Şüphesiz ki imam ve hatipler kendi sorumluluk alanında görevlerini yapacaklardır. Ancak fiili durum böyle değildir; köylü nüfusun bilimsel sorgulamadan, eleştiri kültüründen uzak, biat alışkanlığıyla itaate yatkın bir nitelikte tutulması için köy enstitüleri kapatılırken, bu enstitülerinin amaçları bakımından köylü kaderine teslim edilmiştir. Gönderilen öğretmenlerin, yatılı bölge okullarına gitmelerinden dolayı eğitimli, kültürlü, bilinçli bir öğretmen kadrosundan yoksun kalan köylerde; “Köyde ikamet eden öğretmen de olmadığı için, öğrenciler, köy kahvelerinde ve sohbetlerde hakimiyet eğitimsiz bazı cami imamlarına kalmıştır.”
    Öğretmensiz köy okulları ve taşımalı sistem, verimsiz ve günü kurtaran çözümlerdir. Bu noktada, yatılı bölge okullarının önemi vurgulanmalıdır. Köy çocuklarına uzun vadeli bir müfredatla, sıcak bir ortamda çağdaş bir eğitim götürülmesi, ülkemizin anayasal sosyal devlet olma niteliğinin bir gereğidir.
    Peki, kapatılan Köy Enstitüleri açığı ne şekilde karşılanacaktır. Geçen zaman içerisinde sosyo-ekonomik olarak gelişen durumlar sonucunda hemen hemen her vilayette açılan üniversiteler açığı kapatmış mıdır? Bizden büyük, olanlar bizleri yetiştiren öğretmenler ve bu zaafiyeti çok daha iyi değerlendirirler sanıyorum.
    Öyle ki; her vilayete üniversite açmışsın, alt yapı var mı? Öğretim kadrosu tamam mı? diye değerlendirmeden… Kadro yetersizliğinden; tam eğitimini veremeden mezun ettiğin, eline bir kağıt niteliğinde adına DİPLOMA dediğimiz nesneyi vererek… Bu nesne (diploma) ile hayata atılmak için KPSS midir nedir? İmtihanlar süzgecinden geçip te binlerce işsiz kalan, eğitim gördüğünü sanıp ta, öğretimin eksik verildiği işsiz mesleksiz bir sürü diplomalı genç beyinlerimizi görünce, yorum yapmaya gerek var mı?
    Tıpkı; gereken adaletin sağlanamadığı, geciken adaletin adalet olarak kabul edilemeyeceği bir ortamda; ADALET SARAYI/sarayları açmışsın açacakmışsın neye yarar? Adaletin adaletli bir şekilde uygulanamadığı yerde Adalet Sarayı’nın ihtişamı, topluma nasıl bir şey veremiyorsa, öğretim kadrosunun noksan olduğunu bildiğin halde açılan üniversiteler de, saraylar gibi ihtiyaca cevap vermemiştir. Kapanan Köy Enstitüleri yerine, her ilde açılan üniversitelerden yüzlerce mezun ettiğin üniversiteliye iş verememişsin istihdam sağlayamamışsın neye yarar açtığın üniversiteler!..
    Meslek iş kolu imkanı veren Köy Enstitülerinin aksine, meslek sahibi edindiremeyen sadece diploma dağıtan üniversiteler,  kapatılan köy enstitüleri ile karşılaştırılabilir mi? Mukayesesi ne derece doğrudur? Cevabını okurlarımız versin. Bekliyorum eleştirilerinizi. Bilmediğim hususları aktarırsanız, her türlü görüşü saygı ile karşılarım.
 

 
Karaman'ın koyunu sonradan çıkacak oyunu PDF Yazdır E-posta
Image

Bakırköy’de yeniden Ateş ÜNAL ERZEN…

Bakırköy’de çok çekişmeli seçim yaşandı. Sadece seçimdeçıkan bazı yerel gazeteler, iftiralar ve yalan haberlerle Bakırköylüyükandırmak istediler. Ancak bu hayalleri maalesef gerçekleşmedi. Bakırköy halkıdoğru kararını verdi ve  %56,5’la CHP’li AteşÜNAL ERZEN’i tekrar seçti.

Ana felsefemiz; ATATÜRK İLKE veİNKILAPLARI doğrultusundadır. Dolayısıyla; BAKIRKÖYLÜLERİN OY ları da, bugünekadar taviz vermeden hizmet etmiş ve edecek olanlara oldu. Tebrikler BAŞKAN,tebrikler aydın BAKIRKÖYLÜLER. Bugüne kadar yaptıkları, yapacaklarının teminatıolan Başkanımıza ve yeni heyetine BAKIRKÖY EKSPRES ailesi adına başarılarınındevamını diliyoruz.

*   *    *

Seçim öncesi selam dahi vermeyen,görüşmek için randevu dahi alınamayan saygı değer(!) bazı yerel yönetim başkan,yönetici ve meclis üyeleri ! (Bu satırlarımda Bakırköy Belediye Başkanı,yönetici ve meclis üyelerini tenzih ediyorum) Seçim öncesi birçok vaatlerle,sahte gülücüklerle çiçekler dağıtan parti ve partililer ! Hepinizin partisineselam. Yolunuza devam… Seçim sonucundabize, “İşimiz harcımız bitti, inşaata paydos” misali “Sen Yoluna Ben Yoluma”şarkısını söylemeyin sakın…

Sekiz sene oldu emekli olalı. Nekimse yolda selam verdi, ne de bir çiçek… Seçim zamanı ise milletin parasıylaalınan çiçekler adeta yolumuz kesilerek verildi. Nezaketsizlik mi oldubilemiyorum ama, sahte gülücüklerle verilen o çiçekleri almadım ben.

Meydanlarda atılan nutuklardaTürkiye’nin hukuk devleti mi, guguk devleti mi olduğunu soranlara cevabım,“Vallahi ben de anlayamadım.” olur; iki yıldır iddianameleri hazırlanamadantutuklu bulunanları gördükten sonra… Dolayısıyla hukuk mu, guguk mu bizçözemedik bu işi. Neyse ki bağımsız yargımız ve seçkin(!) savcılarımız var.

Görünen bir gerçek daha var.Seçim propagandalarında karşılıklı atışmaları televizyon kanallarından izlerkentiyatro ve sinema ihtiyacımızı giderdik… Bizleri epeyce güldürdüler eksikolmasınlar….

Televizyon kanallarından izlediğimiztrajikomik meydan savaşları bizleri gerçekten eğlendirdi. Sonumuz hayrola.Zira, meydanlarda yapılan bu propaganda masraflarını sonradan nasılsa bizdentahsil edecekler. Aksini düşünmeyin sakın. Bu değirmenin suyu nereden geliyor,nereden gelecek sanıyorsunuz?.. Bunların bedelini yine, açlık sınırında olanemekliler ile işsiz güçsüz insanlarımız ödeyecekler.

Mütevazı gazetemizdeokuryazarlığıma sığınarak yazdım vakti zamanında;

“Geç Kalmayın”,

“Oy Anam Oy”,

“Seçim mi, Geçim mi?”,

“Siyasetin Kargaları ve Tilkileri” başlıkları altında.

Sonuç; “Kendi düşen ağlamaz.” Üzülmeyin; üzülmeye hakkınız yok. Çünkü herkeslayık olduğu şekilde yönetilir. Ne olur, hiç olmazsa bir dahaki seçime büyükdüşünün; sizi küçük görenlere karşı. Takılmayın oltaya, yutmayın zokayı,inanmayın “Siz güzelsiniz, sesiniz güzel.” diyenlere… Yoksa peynirinizi de,itibarınızı da kaptırırsınız siyasetin tilkilerine…

Geleceğinizi görün.Çocuklarınızın, torunlarınızın geleceğini düşünün…

 
 
Asker ve Politika PDF Yazdır E-posta

Image“ATATÜRK zamanında TÜNEL - METRO-OTOYOL yoktu ama, yolsuzluk da yoktu.” der büyüklerimiz. Gerçi, “yol yoktu” dersek haksızlık yaptığımızı kabullenmeliyiz. Cumhuriyetin 86. yılını kutlayacağımız bu yılda 10.yıl marşının, 'Demirağlarla ördük yurdun dört bir yanını' mısraları ile tenakuza düşerek.... İmkansızlıklar içinde yapılan yollarla demir ağlarla örülen yurdumuzun bugünün şartları ile yapılan demiryolu ağı kilometresine bakın. Mukayese açıkça görülebilir. Hem de yolsuzluk yapılmadan ve hiç bir şaibeli şüpheli durum yaratılmadan soruşturulmalara gerek kalmadan yapılan yollarımız… Şimdi mi? Aklanıp aklanmadığı bilinmeyen hafızalardaki Ayaş Tüneli, bazı otobanlar ve Karadeniz otoyollarında yolunu bulanların zaman aşımından mı? yoksa bizim akıl sır erdiremediğimiz başka sebeplerden mi? Hala ortalıkta rahatlıkla dolaştıkları..Hatta bazılarının yerel seçimler için tekrar politika yapıp siyasete hangi yüzle soyundukları da maalesef bilinemiyor…

Bazıları (!) Rahmetli İNÖNÜ'NÜN hazineden 3 kuruşun hesabını sorduğu maliye bakanlarını okuyuversin bi zahmet meclis tutanaklarından. Haksız kazançla devleti zarara sokarak, bozuk kalitesiz yol yapıp trafik kazalarına dahi sebep olan bu yollardan yolunu bulanlar. Bazıları 'Bal tutan parmağını yalar.' atasözünü nalıncı keseri misali kendine yontarak yorumlar. Devletin verdiği imkanlar ile yerel seçimlerde olsun, kazanılan ihalelerde olsun, “Bal tutan parmağını yalar” atasözünü şahsi menfaatlerine göre yorumlayıp uygulayarak... Dolayısıyla yukarıdaki yorum ve uygulamaya asla katılmıyorum.

Birinci hamur kağıdın çok zor bulunduğunu, ödevlerimizi saman kağıdı dediğimiz ikinci hamur kağıt ve sarı defterlere yazdığımız senelerde (1950' li yıllarda)...Devlet Malzeme Ofisi filigranlı birinci hamur kağıdına ev ödevimi yaparken, (Devlet Demir Yollarında Ambar-Gar Müdürü olan) rahmetli babamdan enseme yediğim şaplak tokadı hatırlarım. İzi geçti ama öğrettiği ders de aklımda yer etti. Söylediği  atasözleri ile…

“Beylik çeşmeden su içilmez”, “Yörük sırtından kurban kesilmez” atasözleri; Atatürk’ün izinden gidiyorum diye sadece rozet takıp bildiğini okuyanlara, seçim meydanlarında nutuk atıp şiir okuyanlara, “Beraber yürüdük biz bu yollarda” diye şarkı söyleyenlere ders olmalı. Beylik Çeşme: DEVLET, YÖRÜK SIRTINDAN KURBAN kesmek ise halk ve devlet hazinesi olarak bilinir ve yorumlanır. Dolayısıyla hiç kimse devletin imkanlarını rahatça kişisel ve parti menfaatleri için kullanmamalıdır. Yaptıkları ve yapacakları propagandaları (benim hesabım zayıf siz lütfen bir hesaplayın belediye başkanlığı muhtar adayları sayısı ile propaganda için kişisel masraflarını. Kaç okul, kaç hastane yapılır ve hazineye neler kalır?... Bu ölü yatırım, sokakları kirleten parti bayrakları, afişler pankartlar, gülücüklerle dağıtılan karanfiller, bilboardlar vs. masrafları…

Evet politika dedik… Asker politikaya girmez ve girmemeli. Ancak; “her türlü ahval ve şerait olsa” dahi, milletin yapamadıkları karşısında ordunun koruma ve kollama görevi de göz ardı edilemez. Bunu biraz düşünelim. Ne dersiniz?

Bu millet, ülkesini, devletini, demokratik, laik Türkiye Cumhuriyetini sevmeyi sadece ORDU ya bırakmadığı ve Cumhuriyetimize sahip çıktığı sürece ASKER Politika yapmamalı, siyasete karışmamalı, girmemeli… Demokratik Laik ATATÜRK Cumhuriyeti Türkiyesi’nde Anayasamıza da sadık kalarak girmemeli.

Peki “siz emekli asker olarak niye siyaset konusuna girdiniz” derseniz. Biz de girmeyiz. Zira; Siyasetçi ve POLİTİKACI değiliz. (Ancak) EMEKLİyiz ama EMEKLEMİYORUZ! Hala düşünüyor, birikimlerimize ve gördüklerimize dayanarak bu konulara sizlerin dikkatinizi çekmek istiyoruz.


Asker yemez, içmez, uyumaz, ağlamaz, gülmez, konuşmaz. Yeter be! yeter! Asker emekli olsa da neden her şeyden yasaklı olsun? Onlarda anayasaya göre oy kullanma hakkına sahip değil mi? Onlar konuşunca mı demokrasi ihlali oluyor. Mecliste anayasaya aykırı olarak bazı konularda belli bir partiye ve partililere her türlü imkan tanınmasına rağmen bu partiler partililer konuşunca anayasa ve demokrasi ihlali olmuyor. Uygulama sadece ASKERE mi?

Yerel seçim sloganları çok çeşitli ve halka itaben çok ta güzel seçilmiş cümlelerle ifade edilmiş. Güzel de, bu sloganlara ATATÜRK İLKE VE İNKILAPLARINA gerçekten sahip çıkacak kimler var?...

Her seçmenin görüşüne ve oyuna saygı duyarız. Ancak; nelere, ne şekilde sahip çıkacağımız değerlendirilmelidir. Zira; geçmişi geri getiremeyiz, ancak, gelecek avuçlarımızın içindedir.

 * * *
Yerel seçim propagandası için yapılan masraflara çok üzülüyorum. Beni şahsen ne ampul, ne ok, ne hilal ne de başka simgeler etkiler. İngilizcesi backround olan kelimenin hemen hemen eşdeğer ifadesi olmasa da (mecazi olarak kullanılan) cemayuz evveline bakalım kişi ve partilerin. Geçmişinde ne yaptılar. Yaptıkları işler yapacaklarının teminatı oluyor mu? Bir zamanların Fırıldak tabir edilen siyasetçisi diye adlandırılan (Kişinin ismini yazmıyorum hakaretten tazminat cezası yemeyelim krizin teğet geçtiği yerde tazminat cezası bize değmeden…) Evet 3 seçim döneminde 4 parti değiştirebilen Partili Fırıldaklar var diyorlar bu ortamda. Merak ediyorum bunlar milyonlarla ifade edilecek TV. Bilboardlarla görüntülü reklamları seçim otobüslerinden yaptırdıkları reklam giderlerini nasıl ödeyeceklerini…
Aslında ben biliyorum da bunlara yanlışlıkla oy verenlerin de bilmesini isterim. Bu masraflar bizden bizlerden çıkacak bilesiniz. Seçim öncesi ağzınıza çalınan bir parmak bala kanmayın. Yoksa daha önceki yazılarımda arzetmeye çalıştığım gibi;
“Kendi düşen ağlamaz”
“Son pişmanlık neye yarar?”
“Geç Kalma’yın”
Bu; seçim toto, loto gibi şans oyunu değil. Doğru karar verin. Seçtiğiniz kişiler yüzünden “Anamız ağlamasın!…”

Doğru, daima doğrulara inanarak, yolumuz andımız; taviz vermeden ATATÜRK İlke ve İnkılapları doğrultusundadır. Bu uğurda bugüne kadar hizmet etmiş ve edecek olanlaradır OY umuz.

Hedefiniz ve oylarınız hayırlı olsun. “Çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz.” Atasözüne bakarak çok laf edip uzun vaatlere kanmayın. Hatırlayın bir zamanlar 2 anahtar verenleri.

Saygılarımla…

 

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 5 Toplam: 31