BAKIRKÖY EKSPRES - BAKIRKÖY'ÜN TARAFSIZ GAZETESİ

  • Giriş
  • KAYIT OL
    Kayıt
    Yıldız ile (*) işaretli alanları doldurmak zorunludur.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    E-posta: *
    Parola: *
    Parola Tekrar: *
  • ARAMA YAP
YAZI BOYUTU
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow Yazarlar arrow Rauf Denktaş
Acılı reçete PDF Yazdır E-posta

ImageSayın Talat Acapulco Otelinde Mersinden gelen iş adamlarına yaptığı konuşmada “iyi niyeti” hakkında geniş bilgi verdi; bu iyi niyetli ve tavizkâr gidişatın Türkiye’ye uluslararası arenada ne denli yararlı olacağını da özenle anlattı. Görüşmelerdeki taktiğini ve yaklaşımını Türkiye’nin bildiğini ve desteklediğini de vurguladı. Görüşme sürecinde “acılı gelişmeler de olabilir; sıkıntıları omuzlamaya hazır olmamız gerekir” dedi. Pazarlık stratejisini veya taktiğini de şu sözlerle açıkladı: PAZARLIKTA ESAS ÖNEMLİ OLAN NOKTA NE KAZANILDIĞI VE KAZANÇ DURUMUNUN KAYIPTAN FAZLA OLUP OLMADIĞIDIR. Kazanılanlar kaybedilenlerden fazla ise bu , sürecin başarılı sonuçlandığı anlamına gelebilecektir.” Bu formül, elma alıp armut verme pazarlığında geçerli olabilir. Bir halkın geleceği, bir milletin kaderi bahis konusu olduğunda aşılamayacak, ötesine geçilemeyecek KIRMIZI ÇİZGİLER bahis konusudur. Sayın Talat bunlardan bahsetmedi.

Sayın Talat’ın konuşmasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığından söz edilmemiştir; iki eşit egemen halktan biri olduğumuz ve kurulacak bir ortaklıkta bu statümüzün temel teşkil edeceği açıklanmamıştır. İyi niyet dolu bir kalple, Rum tarafının kırmızı çizgilerinden vazgeçmeyeceği beyanları ayyuka çıkmışken, Sayın Talat Rum tarafının henüz elini açmadığından bahsetmektedir. En önemlisi, kendi beyanları ile de teyit etmiştir ki Kıbrıs Türk Halkının %65’i Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığına dayanan bir ortaklık istemektedir. Türkiye’den gelen sesler de “iki eşit egemen halk, iki demokrasi, iki devlet ve garantilerin devamı” demektedir.  Sayın Talat’ın Hristofyas ile başlattığı görüşmelerde bunlardan eser yoktur. Tek halk, tek egemenlik,tek devlet formülü ve AB normlarının hakim olacağı üniter bir devlette (adı ne olursa olsun) Kıbrıs Türkleri  erimeye mahkûmdur.

 Türkiye AB’ye tam üye olmadan biz Rumlarla birleşerek Kıbrıs’ın yarım yamalak AB üyeliğini meşrulaştırırsak Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hakları da ortadan kalkmış olacaktır. Rum tarafı, 1960 Antlaşmalarına rağmen, Türkiye’nin bu hakkını işlemez hale getirmek için AB’ye müracaat etmiş ve Yunanistan ile İngiltere’nin yardımı ile “Kıbrıs” olarak üyelik kazanmıştır. Bizim görevimiz bu üyeliğin geçersiz olduğunu  ve Kıbrıs bütünleşse de Türkiye tam üye olmadan Kıbrıs’ın üye olamayacağını ısrarla savunmak olmalıdır.

Rum idaresi “Meşru Kıbrıs Hükümeti” ve “AB üyesi Kıbrıs” olarak tanındığı sürece bu unvanı devam ettirmenin ötesinde bir istemi olmadığını kanıtlamıştır. Rum’a bu üstünlüğü kazandıran “dost ve müttefikler” Türk tarafına yapmakta oldukları 45 yıllık adaletsizlikten vazgeçmedikleri sürece de Hristofyas kendinden öncekilerin oynadıkları oyunu oynamaya  devam edecektir. Bu oyunun adı “biz Rum halkını (Kıbrıslıları) Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkmaktan men eden engellerden kurtulmak” oyunudur. Onlara göre AB üyeliği eşittir Enosis! Bunun tamamlanmasına  engel 1960 Garanti Anlaşmaları ile KKTC’nin varlığıdır. Bunlar olmasa, Kıbrıs’ın tümü AB üyesi olacak, Garantiler işlemez hale gelecek, asker adadan çıkacak, AB normları ve İnsan Hakları diyerek Kıbrıs 1974 öncesine dönecek, Türklere 1960’daki haklar bile verilmeyecek çünkü TEK HALK  TEK EGEMENLİK, TEK DEVLET FORMÜLÜ KABUL EDİLMİŞTİR. Bu nedenle Hristofyas’ın bütün uğraşı dünyayı “biz Sayın Talat ile anlaştık, Türk hükümeti de Talat’ı desteklemektedir ancak askeri işgal devam etmekte ve asker işi bitirmemizi engellemektedir” mesajı ile dünyayı hallaç pamuğu gibi atmaktır nasıl ki bunu açıkça yapmaktadır. Biz de iyi niyetten, devlet ve egemenlik istemediğimizden, acılı reçetelere hazır olmamızdan bahsedip hava kesmekteyiz.

Bilinmesinde yarar vardır: Türk ulusu ve Kıbrıs Türkleri Kıbrıs meselesinin  bunca yıldır yapılan fedakârlıklara, şan ve şerefimize lâyık, çekilenleri tekrarlatmayacak KALICI bir şekilde hallini beklemektedir. Rum’a iyi niyetle bağlanacak diye acı ilâç içmeyi değil.     
 

 
HERKES MEMNUN(MUŞ) PDF Yazdır E-posta
HERKES MEMNUN(MUŞ)


Hristofyas’ın BM Genel Sekreterine neler söylediği bilinmektedir: “Kıbrıs meselesi işgal ve kolonizasyondan kaynaklanan Rum göçmenlerin geri dönüş ve tazminat haklarının tanınması meselesidir. Kıbrıs AB üyesidir. Garantilere gerek yoktur. Kıbrıs’ta asker de gerekmez. Talat ile bu konuda anlaşmıştık ancak Talat şimdi baskı altında bu konularda gerekeni yapamıyor. Türkiye Talat’ı serbest bırakmalı ve askerini geri çekmeye başlamalı, Kıbrıs hükümetini tanıyıp limanlarını Kıbrıs bayrağına açmalıdır. Türkler arasındaki yoldaşlarımız da bu görüştedirler. İstenen ABD ile diğer Güvenlik Konseyi hükümetlerinin Türkiye üzerinde baskı yapmaları ve Kıbrıs meselesinin hallinin biz Kıbrıslılara bırakılmasıdır. Dıştan müdahale ile bu meselenin halledilemeyeceğini gördünüz. Biz Kıbrıslılar asırlarca barış içinde yaşadık. Türkiye müsaade etse yine de kardeş gibi yaşarız.” Yeni Genel Sekreter “Türk kardeşlerin toplu mezarlardan çıkarılmakta olduğunu” her halde bilmiyor. Bilenler ne yaptılar ki?

Bunları nereden çıkarıyorsunuz demeyiniz. Hristofyas Genel Sekreter ile görüşürken, görüşmeden önce ve sonra, Kıbrıs’ta sözcüsünün ve Başpapaz Hrisostomos ile diğer Parti liderlerinin açıklamalarına bakmışsanız siz de ayni sonuca varırsınız. Hristofyas BMGS ile temaslarından sonra adaya döner dönmez bu gruba bilgi vermiş, onlar da sonuçtan memnuniyet izhar etmişlerdir. İşte bize ilham veren beyanatlardan kesitler:
(1) Kıbrıs Cumhuriyeti Dağılamaz,(2) TC’den gelenler gitmeli kolonizasyona son verilmelidir, (3) Türk işgaline karşı mücadele sürecek, (4) işgale ve kolonizasyona son vererek adamızı birleştirmek istiyoruz, (5) Garantilerin devamı AB ülkelerine hakarettir, kabul edilemez. Hristofyas bu tezleri savunmamış olsaydı bu beyanatları yapan sözcü ve Akel Patisi, Kilise ve diğer parti liderleri Hristofyas’ın BMGS ile temasından memnuniyet getirirler miydi?   Rum-Yunan ikilisinin “milli görüş ve siyasetinin” bunlardan başka bir şey olmadığını bilmeyen var mı?

KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Talat da BMGS ile temaslarından memnun döndü. Genel Sekreter de bu temaslardan memnun olduğuna göre Sn. Talat’tan “biz uzlaşmadan yanayız, ayrı egemenlik, ayrı devlet istemiyoruz” sözlerini mi işitti ki “bunlar uzlaşabilir” sonucuna vardı? Bilmiyoruz.

Ancak 45 yıllık senaryo tekrarlandı. İki lider arasına “kırmızı telefon hattı” konulacak. Direk temas edebilsinler diye! Amerikalılar benimle Klerides arasına da böyle bir hat koymuşlardı. Tek bir kez bunu kullanmayı denedim fakat karşı taraf cevap vermemişti. Klerides ile yeniden bir araya geldiğimizde Klerides’e bundan bahsettim. Yarı şaka yarı ciddi bir şekilde “başka yer olmadığı için bu telefonu aşağı kattaki tuvalete koyduk, bu nedenle olacak aradığını işitemedik” dedi. Mesaj alınmıştı. Özel telefonlaşacak bir şey yoktu! Şimdi yeniden “kırmızı hat” oyunları. Kimse açık konuşmuyor Rum’dan başka!

Rum “Kıbrıs benimdir, benim olan Kıbrıs işgal altındadır, başka mesele yoktur” diyor. Siz “KKTC benimdir, dokundurmam ona” demediğiniz sürece eli kanlı Rum’u “45 yıldır “meşru Kıbrıs Hükümeti” yapmış olanlar “uzlaşmadan yanayız” demenin ötesinde bir söz söylemeyen “uslu çocuğa” “o halde git Kıbrıslılar olarak hükümetinle anlaş” diyeceklerdir. Şimdiki durumumuz budur. Yes be annem!     
 

 
SUÇUNU ÖĞRENMEDEN... PDF Yazdır E-posta

ImageAdını duymamıştık. Şimdi vicdanımızda yara oldu. O’nu, ölümünden önce tanımayanlar, Televizyon’da, ölüm döşeğinde görüp tanıdılar ve “Türkiye böyle bir yer mi? Hak ve hukuk nerede?” diye sormaya başladılar. Adı Kuddusi Okkır. “Ergenekon Tethiş örgütünün kasası” diye 12 ay önce tutuklandı ve ölümünden birkaç gün önce “tahliye edildi”. Eşinin söylediğine göre “tutuklu iken hücrede öldü denmesin diye tahliye edildi”.
Basındaki resimden, Okkır’ın uzun süredir ifade verecek durumda olmadığı, ölümcül bir hastalıkla pençeleştiği aşikar olduğu halde, çok önceden tahliye edilmemiş olmasının nedenine bakmak lazım!
Yasa’ya göre tutukluların dosyası her 30 günde bir, yargıç’ın önüne getirilir ve tutukluluğun bir ay daha uzatılması istenir. Yargıç da dosya’ya bakar ve talep edilen uzatmayı onaylar. Buradaki eksiklik veya aksaklık her ay sonunda tutuklunun da yargıç önüne çıkarılmamasıdır. Bu yapılmış olsaydı, Yargıç rahmetli Okkır’ın durumunu görür görmez her halde şartlı veya şartsız tahliye kararı verirdi. Türkiye’de, yasal durum nedir bilmiyorum, ancak Anglo-Saxon hukukunda yargıçlar, dosyaya bakarak tutukluluk kararını 12 defa yenileyemez; her defasında tutukluyu da görmek ister. Tutuklunun söyleyeceği bir şey varsa dinler ve kayda geçirir. Sağlık bahis konusu ise, tutuklunun hastaneye sevkini sağlar. Kısacası, kişi mahkeme tarafından suçlu bulununcaya kadar suçsuz olduğu var sayımı ile muamele görür. Savcılık delil toplama safhasındaysa ve bu gecikecekse tutuklu şartlı veya şartsız serbest bırakılır.
Perinçek, İlsever grubundan sonra İlhan Selçuk’un, Balbay’ın, Mütercimler’in, eski Rektörlerin “Ergenekon Çetesine mensup kişiler” olarak tutuklanmaları ile estirilen terör havası, iki tanınmış Atatürkçü Emekli Generalin de tutuklanmaları ile had safhaya ulaşmıştır. Bu gelişmeler, Okkır’ın ölümü ile AB yolundaki Türkiye’nin, insan haysiyeti ve İnsan Hakları ile ilgili mevzuatını süratle ele alması gerektiğini vurgulamaktadır. Tutukluluk devri, suçlunun tespitinde ilk fakat en önemli adımdır. Zorla, tehditle, tutukluluğu uzatmakla alınan “itiraflar”, sonradan mahkeme tarafından geçersiz addedilse de olan olmuş, basına “itiraf etti” haberleri ile kişiye en büyük darbe vurulmuş olur.

Okkır ailesine sabır ve başsağlığı dileriz.
 

 
BUNLARI BİLMEDEN PDF Yazdır E-posta
ImageKıbrıs meselesinin ne olduğuna bakmaksızın, bu meseleye gerçekçi bir teşhis koymaksızın “uzlaşmadan”, “adil ve kalıcı bir anlaşmadan”, “son fırsattır” safsatasından bahsetmek ve gerçeklere dayanmayan bir zemin üzerinde “birleşme, bütünleşme” eksersizinden ümit beklemek hayal aleminde yaşamaktan başka bir şey değildir. 45 yıldır devam eden görüşmeler, masaya konan planlar ve öneriler bir sonuç getirmemişse bunun nedeni “gerçeklere bakmaksızın Büyük devletlerin çıkarlarına hizmet edildiğinin bilincinde olmaksızın” kendi kendimizi aldatmakta olduğumuzu öğrenmemiş olduğumuzdandır.

Kıbrıs meselesi Yunanistan’ın Megali İdea doğrultusunda ONÜÇÜNCÜ adayı da almak ve Türkiye’yi kuşatarak Ege meselesinde kendi istediğine kavuşmak meselesidir. Şimdi denizaltı kaynakları da bahis konusu olunca “Tek Kıbrıs Cumhuriyetinin” Mısır ve Yunanistan çizgisi ile “harmanlanacak alan” tamamen Türkiye’yi dışlayacak bir ortam yaratmaktadır. Stratejistler bu konuyu çok iyi değerlendirmektedirler ancak Basın ve Medya bu konuları henüz millete duyurmak gereğini duymamaktadır. Lozan’da İngiliz gaspçıya bırakılmış olan Kıbrıs’ın – hiçbir zaman Yunan’ın olmamasına rağmen - “Yunan adasıdır” diye Yunanistan’a bağlanması için başlatılan girişimler karşısında Türkiye 1954’e kadar Lozan dengesini korumak için “statükoyu” desteklemiştir. Yunanistan Kıbrıs meselesini “Kıbrıs Halkının self-determinasyon hakkı olarak Enosis istemi ile” BM Genel Kuruluna müracaat edince Türkiye “ilgili taraflardan biri” olarak arenaya girmiş ve çeşitli evrelerden sonra Lozan dengesini koruyan “Enosis’e ve çift Enosis’e kapalı, Garantilenmiş Ortaklık Cumhuriyeti” üzerinde anlaşmaya varılmıştır.  TEK HALK oyunu o zamandan başlamıştır. Bugün Hristofyas TEK HALK üzerinde ısrarlıdır. Garantiler gerekmez demektedir. Her iki konuda da Yunanistan Hristofyas’ı desteklemektedir. Şimdi, hem Yunanistan hem de Rum tarafı ile destekleyicileri “meseleyi Kıbrıslılar halletsin; dıştan kimse karışmasın” noktasında birleşmektedirler ve bizim içimizde de bazı “iyi niyetliler” bu kafileye katılmış bulunmaktadırlar. Bunun anlamı “Türkiye karışmasın; Garantörlük lâğvedilsin; %80 Rum’un karşısında %20 Türk yalınız kalsın; sonuçta Kıbrıs’ta Rum Cumhuriyeti AB üyeliği ile Enosis’i tamamlamış olsun; Türk sahilleri 13. Yunan adası ile kapansın; Türkiye denizlere açık bir ülke olmaktan çıksın” demektir. İsmet İnönü’nün 1965’de söylediklerini unutmayalım. Kıbrıs’tan Osman Örek’in başkanlığında gelen heyet İnönü’ye “Artık dayanamıyoruz. Sabrımızın sonuna geldik. Bir aya kadar müdahale başlatılmazsa teslim olmaktan başka çare kalmamıştır” mealinde mesajlar vermekteydi. İnönü “Vatan müdafaasında Türklersiniz; bu nedenle sizi destekliyor ve her ay yardım gönderiyoruz; sabrınız tükenmişse ve teslim olacaksanız, Türkiye’nin Kıbrıs davası sona ermiş olmaz, Türkiye Kıbrıs’ı Yunan’a Rum’a bırakmaz, bırakamaz, hatta Kıbrıs’ta tek bir Türk olmamış olsaydı dahi Türkiye Kıbrıs’ı Yunanistan’a bırakmazdı; meseleyi Atina’da hallederdik (savaşırdık Atina’ya kadar giderdik). Türk’ün sabrı vatan müdafaasında sona erdiği yerde yeniden başlar. Türk iseniz sabredersiniz”! demişti. Her Kıbrıslı Türk bu milli sorumluluğu bilerek, bunu omuzlarında hissederek yaşamalıdır. Bugünlere bu şekilde gelindiğinin bilinci içinde olalım.

Evet biz Türklük davasının hudut bekçiliği yapmanın gururu ve sorumluluğu ile yaşadık. Bizi Türkiye’den ayırmak isteyenlerin karşısında sıra dağlar gibi durduk. Dr. Küçük’ün deyimi ile “Türkiyesiz var olamayacağımızın bilinci içinde her konuda Anavatanla el ele yürüdük. Bu nedenle bugün kendi Devletimizde hür ve korkusuz olarak yaşamaktayız. Bugün bütün uğraş bizi Türkiye’den ayırmak, devletimizi yok addederek “Kıbrıs’ı birleştirdik” diye bayram yaparken 13. Yunan adası ile Türkiye’yi köşeye sıkıştırıp Ege meselesinde Yunanistan’ı zafere ulaştırmaktır. Kendimize gelecek miyiz? “Kıbrıslılar” olarak bu Yunan tuzağına girecek miyiz? Cevap HAYIR ve bin defa HAYIR olmalıdır. 
 
 
BARIŞ MI, UZLAŞMA MI? PDF Yazdır E-posta
ImageAnavatandan gelerek her iki tarafın Cumhurbaşkanlarını ziyaret etmiş olan deneyimli ve çoğu AKP yanlısı gazeteciler ve köşe yazarları Kıbrıs’ın her iki Cumhuriyetindeki intibalarını ve değerlendirmelerini yazmağa başladılar. Okuyabildiğim kadarı ile hepsi de “barıştan ve iki liderin barıştan yana olduklarından” bol bol bahsediyorlar. Hristofyas’ın “geçmişteki olaylara karışmamış barışçı bir yoldaş olduğunu” bile yazanlar var. Akel partisinin 1963’den 1974’e kadar Makarios ile el ele, kol kola ayni yolu yürüyüp, bize yapılanlardan Makarios kadar sorumlu olduğu unutulmuş bile! Bu “çift taraflı” ziyaretin Kıbrıs Türklerine olduğu kadar Türk ulusuna da “her şey çok iyi gidiyor; barış mümkündür; Kıbrıs Türklerinin çoğu da barıştan yanadır” mesajını vermek için “ilgililer” arasında planlandığı anlaşılmaktadır. Bunun böyle olduğu adayı şereflendiren yazarların “barış görüşmeleri” dedikleri “bubi tuzaklı” yol hakkında aksi görüşte olan kişi, kurum ve kuruluşlarla tek bir temasta bulunmamalarından da anlaşılmaktadır. İşledikleri tema “iki solcu yoldaş kendilerini barışa adamışlar, barış arayışında samimiler ancak zorluklar vardır, bunu da unutmayalım; bu zorluklar iyi niyet varsa aşılabilir”.

Kıbrıs’ta 1960 Antlaşmaları ile başlayan “barış” 1963’de yerle bir edilmiş, barışın temelini teşkil eden iç ve dış dengelerden kurtulup Enosis’in yolunu açmak için bugüne kadar devam eden kanlı kansız süreç başlamıştır. Ortaklıktan silâh zoru ile atılan Türk ortak 20 yıl uğraştan sonra kendi devletini ilân ederek, Rumların yok etmeğe çalıştıkları iç dengeyi somut hale getirmiştir. 1974’den sonra KKTC’nin topraklarına (ve tüm adaya) gerçek barış gelmiştir. O halde bugün aranan barış değildir; iki taraf (iki devlet) arasında bir uzlaşmadır.

Rum tarafı uzlaşmayı “Türk tarafının, var olduğunu iddia ettikleri Kıbrıs Cumhuriyetine dönüşü” olarak değerlendirmekte ve “1960 Cumhuriyeti, Anayasası ve meşru hükümeti ile vardır; eksersiz yeni bir ortaklık oluşturmak değildir; işlevliği olmayan 1960 Cumhuriyetini işler hale getirecek tadilatlar yapılacaktır; bu nedenle Türklere YENİDEN Rumlara, Ermenilere, Maroni ve Latinlere verilmiş olan hakları gölgeleyecek haklar verilmeyecektir; adına Federasyon denecek olan sonuçta AB normları hakim olacaktır; Türklere verilmiş olan haklar bu normlara uymuyorsa yorumlar geçerli olacaktır; serbest dolaşım ve mülk edinme AB üyesi bir ülkede ret edilemez, uygulanacaktır; AB üyesi bir ülkenin başkaları tarafından garanti edilmesi AB teşkilatına da hakarettir; Garantilere gerek yoktur; Kıbrıs askersizleştirilecektir; Kıbrıs Türklerinin Türkiye ile olan bağları koparılmalıdır; Karpas, Maraş, Güzelyurt Türk bölgesinde kalamaz; Yerleşikler Anadolu’ya, Rum göçmenler eski yerlerine dönmelidirler”.  Çerçevesi içinde görmektedir. Rum liderliğinin Kırmızı Çizgisi budur.

Ziyaretçi “Yazarlara” göre Türk tarafı Annan Planına evet demekle manevi yücelik kazanmıştır. KKTC’ye direk gelenlerden bahsediliyor, bunların önce İstanbul’da, her uçağın yaptığı gibi, duraklayıp uçuş numarasını değiştirmek zorunda kaldıklarını es geçiyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı Talat’ın kabullerinden ve ziyaretlerinden bahsediliyor. Ziyarete gelenlerin “sizi cemaat lideri olarak ziyaret ediyoruz, KKTC’ni tanımıyoruz, bayrak, sancak görmek istemiyoruz” diyerek geldiklerini de hatırlamak istemiyorlar. En önemlisi bize ve Türkiye’ye evet dedirten Amerikanın Referandumdan hemen sonra “Kıbrıs Türkleri Annan Planına evet dediklerine göre bundan sonra ayrı egemenlik, ayrı devlet talebinde bulunamazlar” yorumunu getirdiğini hatırlamak da istemiyorlar. “Manevi yüceliğin bedeli” KKTC’den, ve hatta 1960’daki haklarımızın esaslarından vazgeçmek pahasına elde edildiğini ve başlatılmak istenilen görüşmelerde başımızın eğik olacağını, görüşmelerin Referandumda hayır diyen Rum tarafını memnun edecek tadilât için yaptırılacağını bilmek de istemiyorlar.    

Türk ulusuna ULUSAL KIBRIS DAVASINDA HERŞEY YOLUNDA MESAJI VERİLMEK ÜZERE YAPILMIŞ OLAN BU ZİYARETTE bazı ciddi yazarlar Rum tarafının taleplerine evet denilemeyeceğine de temas etmek yüceliğini göstermişlerdir. Maksat Annan Planına evet demekle içine düşmüş olduğumuz tek çıkışlı teslimiyet kanalının varlığını Türk milletinden gizlemek! Devlet kurmuş olan TÜRK HALKI, masaya %20 toplum olarak oturuyor. Bunun teslimiyet anlamına geldiğini anlamak isteyen de yok.