BAKIRKÖY EKSPRES - BAKIRKÖY'ÜN TARAFSIZ GAZETESİ

  • Giriş
  • KAYIT OL
    Kayıt
    Yıldız ile (*) işaretli alanları doldurmak zorunludur.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    E-posta: *
    Parola: *
    Parola Tekrar: *
  • ARAMA YAP
YAZI BOYUTU
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow YAZARLAR
YAZARLAR
"SPOR VE ŞİDDET" PDF Yazdır E-posta

Image     Bilinçaltında aşağılık kompleksi yaşayan kişiler bir yeteneklerini geliştirerek aşağılık kompleksini aşmaya çalışırlar. Bu basit örnekte olduğu gibi bu psikolojik savunma mekanizmasına yüceltme mekanizması denir. Spor ve rekabet aslında bilinçaltındaki şiddet eğilimlerini kapatıcı bir yüceltme mekanizması olarak davranışlarda yer alır.

     Tarihte iki ordunun karşılıklı olarak çarpışması yerine seçilmiş iki dövüşçünün kavgası sonucu belli eder. İşte spor temelde saldırganlık şiddet ve rekabet dürtülerinin bir defansı olup kökünü şiddet ve saldırganlıktan alan ama onu gizleyen olumlu hale getirip sunan kabul edilebilir bir yüz kazandıran psikolojik bir mekanizmayı kullanır. Ayrıca özellikle birey anlamında benlik sayısı düşük kendisini geliştirmemiş ya da toplumun gelişme koşulları sunmadığı bireyler taraftarlık kimliği altında bir değer kazanırlar. "kendisi için hiçbir şey olan olmayan biri bir Galatasaray taraftarıysa ve Galatasaray o yıl şampiyonsa şampiyon Galatasaray' ın taraftarı olarak  kendini önemli hisseder."  Bu yüzden kişi önemsiz yenilgileri bile kendine atfederek öfkelenir, sinirlenir, önemini yitirmesine yol açacak olan karşı takımı yıkar geçer. Futboldaki şiddetin en temel sebebi budur.

     Spor aktivitelerini izleme bu kökünden başkalaşarak kitlelerin izlemekten keyif aldığı rahatladığı bir aktivite ve endüstri halini aldı. Bu yüzden maça gelen taraftar kafasında günlerin gerginliğini ve endüstri toplumunun yorgunluğunu da yanında getirir.  Sporun bu rahatlatıcı tarafıyla stad kapısından girildiği an birikimlerini boşaltmaya hazırdır taraftarlar.  Stad kapısından girince toplumsal değerleri ifade eden otokontrolü yani el frenlerini dışarıda bırakıyorlar.

 
SUÇUNU ÖĞRENMEDEN... PDF Yazdır E-posta

ImageAdını duymamıştık. Şimdi vicdanımızda yara oldu. O’nu, ölümünden önce tanımayanlar, Televizyon’da, ölüm döşeğinde görüp tanıdılar ve “Türkiye böyle bir yer mi? Hak ve hukuk nerede?” diye sormaya başladılar. Adı Kuddusi Okkır. “Ergenekon Tethiş örgütünün kasası” diye 12 ay önce tutuklandı ve ölümünden birkaç gün önce “tahliye edildi”. Eşinin söylediğine göre “tutuklu iken hücrede öldü denmesin diye tahliye edildi”.
Basındaki resimden, Okkır’ın uzun süredir ifade verecek durumda olmadığı, ölümcül bir hastalıkla pençeleştiği aşikar olduğu halde, çok önceden tahliye edilmemiş olmasının nedenine bakmak lazım!
Yasa’ya göre tutukluların dosyası her 30 günde bir, yargıç’ın önüne getirilir ve tutukluluğun bir ay daha uzatılması istenir. Yargıç da dosya’ya bakar ve talep edilen uzatmayı onaylar. Buradaki eksiklik veya aksaklık her ay sonunda tutuklunun da yargıç önüne çıkarılmamasıdır. Bu yapılmış olsaydı, Yargıç rahmetli Okkır’ın durumunu görür görmez her halde şartlı veya şartsız tahliye kararı verirdi. Türkiye’de, yasal durum nedir bilmiyorum, ancak Anglo-Saxon hukukunda yargıçlar, dosyaya bakarak tutukluluk kararını 12 defa yenileyemez; her defasında tutukluyu da görmek ister. Tutuklunun söyleyeceği bir şey varsa dinler ve kayda geçirir. Sağlık bahis konusu ise, tutuklunun hastaneye sevkini sağlar. Kısacası, kişi mahkeme tarafından suçlu bulununcaya kadar suçsuz olduğu var sayımı ile muamele görür. Savcılık delil toplama safhasındaysa ve bu gecikecekse tutuklu şartlı veya şartsız serbest bırakılır.
Perinçek, İlsever grubundan sonra İlhan Selçuk’un, Balbay’ın, Mütercimler’in, eski Rektörlerin “Ergenekon Çetesine mensup kişiler” olarak tutuklanmaları ile estirilen terör havası, iki tanınmış Atatürkçü Emekli Generalin de tutuklanmaları ile had safhaya ulaşmıştır. Bu gelişmeler, Okkır’ın ölümü ile AB yolundaki Türkiye’nin, insan haysiyeti ve İnsan Hakları ile ilgili mevzuatını süratle ele alması gerektiğini vurgulamaktadır. Tutukluluk devri, suçlunun tespitinde ilk fakat en önemli adımdır. Zorla, tehditle, tutukluluğu uzatmakla alınan “itiraflar”, sonradan mahkeme tarafından geçersiz addedilse de olan olmuş, basına “itiraf etti” haberleri ile kişiye en büyük darbe vurulmuş olur.

Okkır ailesine sabır ve başsağlığı dileriz.
 

 
Senden Bir şey Olmaz... PDF Yazdır E-posta

ImageHerkesin yaşamda bir amacı vardır. Bir eve, otomobile sahip olmak, iyi bir evlilik, özgürlük, mutluluk ve başarılı olmak

Başarılı olmak, herkesin kendi elindedir. Herkesin de kendi hedeflerine ulaşmaya ihtiyacı vardır. Hedeflere ulaşmak ta, nereye gideceğimizi bilmek, doğru yolu bulmaktan geçer. “Nereye gideceğini bilmeyen gemiye hiçbir rüzgar fayda vermez” sözü de hedefimiz yoksa elimizdeki fırsatları nasıl değerlendireceğimizi yani yelkenimizi ne şekilde kullanacağımızı bilmediğimizi gösterir. Hedeflerimize ulaşmak için de önümüze çıkan tüm engellerle savaşmalıyız. Bizi o yola götürecek olan önümüzdeki engellerdir. Çünkü başarıya ulaşmak için önümüzdeki engeller bizler için birer fırsattır. Önemli olan ise o fırsatları nasıl değerlendirdiğimizdir.

Başarıdaki engellerden biri de çevremizden duyduğumuz ‘senden bir şey olmaz’ sözü cesaretimizi kırmamalı yola devam etmeliyiz. Günümüzde işindeki başarılarla tanınan ünlülerimiz ise bu sözü örnekliyor.

Beethoven; müzik tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Beethoven'ın keman tutuşunu gören müzik hocası onun için "müzisyen olamaz!" demişti.

Sylvester Stallone; artistlik bürosuna başvurduğunda "hey, sen tam aradığımız insansın. Hemen gel sana rol verelim" dediler mi sanıyorsunuz? Hayır... Sylvester Stallone başarıya ulaşıncaya kadar ret üstüne ret cevaplarına dayanma gücü gösterdi. New York'ta bulabildiği tüm artistlik bürolarına başvurdu ve hepsinden "hayır" cevabı aldı... Fakat zorlamaya devam etti ve en sonunda "rocky" filmini yaptı...

Michael Jordan; lise ikinci sınıftayken, okul basket takımına alınmadı. Antrenörü boyunun kısa olduğunu ve bu konuda yeteneksiz olduğunu söyleyerek takımda yer alamayacağını söyledi. O şimdi yalnızca Amerika’nın değil, dünyanın yetiştirdiği "en büyük basketbol yıldızı" ünvanını taşıyor...

Henry Ford; 1903 yılında bir banka müdürü, önüne gelen kredi talebini inceliyordu. Kredinin istenme sebebini okuyunca yüzünü buruşturdu ve "reddedildi" mührünü vurdu.

Kredi talebinin geri çevrildiğini duyan Henry Ford, derhal müdürün yanına çıkarak "nasıl böyle bir projeyi geri çevirirsiniz?" diye sordu.
Banka müdürü kendinden emin şekilde, "otomobil ancak geçici bir moda olabilir. Bu tarz geçici işlerle uğraşacak vaktim yok" dedi.
Bu sözler üzerine Henry Ford odayı terkederken şunları söyledi: "Bir gün yollarda at arabaları kalmayacak, tüm ulaşım otomobille olacak."
Henry Ford başarıya ulaşıncaya dek 5 kez iflas edip, herşeye yeniden başlamak zorunda kaldı. Karşısına çıkan sayısız engele rağmen vizyonunun genişliği ve ona ulaşma arzusu sayesinde otomotiv sektörünün kurucusu ve bir numaralı ismi olmayı başardı...

Walt Disney; Walt Disney, farelerin cirit attığı bir garajda "miki fare" adlı ünlü kahramanını çizip şöhreti yakalayıncaya kadar onlarca işten ret cevabı almıştı. hatta Amerika'nın Kansas City kentinde,bir gazetenin editörü,onda zerre kadar bile resim kabiliyeti olmadığını söylemişti.

    “Engeller beni durduramaz, her bir engel kararlığımı daha da güçlendirir” Leonardo da Vinci

Herkesin başarıya ulaşması dileğiyle hoşçakalın.
Sevgi ve Saygılarımla…

 
TRAVMA GEÇİRENLER (!) PDF Yazdır E-posta

Image“ATATÜRK DEVRİMLERİ travma yarattı.” Sözleri üzerine kendisini eleştirenler için “Devrim Kanunları’nı okudularsa eşek gibi anırırım diyen AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet FIRAT, bir çıkış daha yaparak ANIRMA benzetmesinden üzgün olmadığını söyleyip “TBMM Meclis kütüphanesinden ATATÜRK DEVRİMLERİ ile ilgili bilgi ve dökümanlar benim sayemde alınmaya başladı. Dolayısıyla birçok eşeği eşeklikten kurtardım” demiş. Lakin CHP’li Muharrem İNCE de çok ince bir temennide bulunmuş: “Darısı başına…” ATATÜRK DEVRİMLERİ’ni, bugünün imkanlarıyla; yaşadıkları, sahip oldukları imtiyaz ve kolaylıklarla hala anlayamayan özümsiyemeyen kişilerle, kafasını duvara vurduktan çarptıktan sonra bilincini kaybedenler ancak böyle açıklamalarda bulunur.
Ah ATATÜRK’üm ah! Bu devrimleri yapmasaydın da bizlere bu güzellikleri yaşatmasaydın o zaman nasıl yorumlarlardı hayal dahi edemedikleri bu devrimleri?...
Dinimize dilimize ezanımıza namazımıza, ırk, dil, din farkı gözetmeksizin Laik Cumhuriyetimizde ibadet özgürlüğünü kısıtlamasız serbest bıraktırarak, Bayrağımızın gölgesinde hür, bağımsız, Demokratik ve Laik TÜRKİYE CUMHURİYETİ’mizin kurucusu olarak bizlere bu günleri yaşattığın için sana her nefesimizde şükran ve mihnetlerimizi sunarız ATATÜRK’üm.
LAİK lik ilkesinde tereddütü olanlar ANAYASA mızı bir kez daha okusunlar lütfen…
Yanlış yorumlayanlara biz de D. Mehmet Fırat gibi Meclis kütüphanesinin yolunu gösterip, hala anlaşılıp anlaşılmama durumuna göre de CHP’li Muharrem İNCE’nin İNCE temennisiyle baş başa bırakırız. “Darısı başınıza!... “diye…

Gündemde olan diğer bir konu; AKP’nin kapatılıp kapatılmaması hakkındaki yorumum ise, AKPM (Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin) dayatmacı kararlarının, Türkiye Cumhuriyeti devletine, parlamentosuna ve demokrasisine bir hakaret olarak değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.
AKP (Adalet ve Kalkınma Partisinin) kapatılıp kapatılmaması hakkında fikir yürütülmesi Türkiye’nin siyasi ve denetim mekanizması olarak görülmesi, AKPM (Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin) tehditkâr nitelikteki dayatmalarını ve üslubunu kabullenmemiz bizler için zul dür.
Bağımsız Türkiyem ve ilkelerimizle bağdaşamaz AB’ye gireceğiz diye bu kadar teslimiyetçi olamayız. Zira kapitülasyonları tekrar yaşamak ve yaşatmak istemediğimiz gibi Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bir parlamento olduğunu ve de bağımsız yargının ve Anayasamızın da hiçbir ülkenin veya kuruluşların talimatlarıyla karar almadığını, tüm dünya devletleri bilmelidir. Bu iş, değil Avrupa Birliği, tüm dünya devletlerince de böyle biline!...

Saygılarımla
 

 
SAYIN; KADİR TOPBAŞ'A TEŞEKKÜR EDİYORUZ PDF Yazdır E-posta

ImageOlumsuzlukları, ülkemizin ve İstanbul’ un sorunlarını yazdığımız bu köşemizde, yapılan hizmetleri ülke kalkınmasında, çağdaş ve uygar bir seviyeye gelmemizde, bu ülkeye emeği geçen herkesi de yine köşemizde yazmak boynumuzun borcudur.


    Bakırköy özgürlük meydanındaki, olumsuz tabloyu yazdığımın ertesinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin özgürlük meydanındaki çalışmalarını görünce çok sevindim. Müthiş bir şeydi bu. Yıllardır Bakırköy’ün sembolü olan özgürlük meydanı, bakımsızlıktan dökülmekte, işporta pazarına dönüşmüş olup, bir çöplük görünümündeydi, bu da Bakırköylüleri oldukça rahatsız ediyordu.


    İşte böyle bir ortamda, Büyükşehir Belediyesinin özgürlük meydanını modernize etme çalışmalarına başlaması, Bakırköylüleri oldukça sevindirmiştir. Büyükşehir Belediyesinin bu meydanı daha önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, çağdaş ve modern bir görünüme kavuşturacağına yürekten inanıyoruz.


    Buradan, yapılan çalışmalardan ötürü Bakırköy ve Bakırköylüler adına, İstanbul adına, Sayın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı KADİR TOPBAŞ’ a teşekkürlerimizi ve şükranlarımızı sunuyoruz. Yerel seçimlerin yaklaştığı bir dönemde, Büyükşehir Belediyesinin yaptığı bu çalışma Bakırköy’e sahip çıkma açısından, Bakırköylüler için oldukça önemlidir.


    Sayın KADİR TOPBAŞTAN, ZAMLANAN ELEKTRİK İÇİN DE, BAKIRKÖYLÜLER ADINA BİR DİLEĞİMİZ VAR.
    Malum elektriğe Ocak 2008’den bu yana, % 39 luk bir zam geldi. Bu zam evlerde kullanılan elektrik faturalarını oldukça yükseltecektir.
    Zira petrol fiyatları rekor üstüne rekor kırmaktadır. Yılbaşından bu yana % 40 değer kazanan ham petrolün fiyatı, geçen hafta yeni bir rekora imza attı. ABD ham petrolün Ağustos kontrat fiyatı 2 dolar birden yükselerek, en büyük zamların rekoru olan 142.26 dolara çıktı. Uluslararası Enerji Ajansı Nabuo Tanaka bu aybaşında Dünyanın ÜÇÜNCÜ BÜYÜK ENERJİ KRİZİNDE olduğunu söyledi ve enerji devrimi çağrısı yaptı.
    Ayrıca OPEC başkanı Şekip Celil ‘de yaptığı açıklamalarda, petrol fiyatlarının bu yaz 170 doları geçebileceğini ancak, ABD ile İRAN arasındaki atom programı gerginliğinin tırmanması halinde, petrol fiyatlarının 200 – 300 hatta 400 doları görebileceğini söyledi. Sonuç olarak elektriğe zamlar sürebilir. Bu nedenle de,  nasıl ki geçmiş dönemde, İstanbul su tasarrufu yapmaya başladıysa, bu günde elektrik tasarrufu yapmak zorundayız. 
    Geçen yaz su tasarrufu için İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul için sudan nasıl tasarruf edebiliriz? Sorusuna açıklık ve alternatifler sunan büyük bir resimli şıtandı Bakırköy özgürlük meydanına koymuştu.  O şıtand su tasarrufu konusunda pek çok vatandaşımıza yapıcı sonuçlar vermişti.
    İste Sayın KADİR TOPBAŞ ’tan tekrar rica ediyoruz.  Elektrik tasarrufu için de neler yapılabileceğini gösteren resimli bir şıtandı, meydana koyarlarsa, meydandan her gün gelip geçen milyonlarca insana, bu elektrik tasarrufu şıtandının çok önemli faydaları olacağına inanıyorum.

Sayın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız lütfen! “ ELEKTRİK TASARRUFU ”için de, böyle bir şıtandı hazırlayıp, özgürlük meydanına koyar mısınız? 
Buradan,  bu köşeden sayın başkana yaptığım bu çağrının, karşılıksız kalmayacağına yürekten inanıyor, Sayın KADİR TOPBAŞ’ a Bakırköylüler ve İstanbullular adına bir kez daha teşekkürlerimi,  saygı ve selamlarımı sunuyorum.

Saygılarımla
 

 
Yaşanabilir Bir Doğa İçin El Ele Verelim PDF Yazdır E-posta

ImageGeçtiğimiz günlerde Dünya Çevre Günü’nü çeşitli etkinliklerle kutladık. Fakat etkinliklerde dikkatimi çeken kötü bir unsur oldu. Çocukların gösterilerle kutladığı bu günde notluk tarzında defterler dağıtıldı. Çevre gününde çocuklara kağıt tasarrufunu anlatacağımız yerde ağaç israflığını öğretmiş olduk. Öncelikle bizler çevrenin korunması konusunda bilinçlenmeliyiz ki çocuklarımıza doğruyu öğretelim. Ama ne yazık ki, Türk toplumu çevre konusunda hala bilinçlenmiş değil.


Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, ülkemizde bir yılda yaklaşık 1 milyon ton kağıtla gereksiz yazışma yapılıyor ve yalnızca 100.000 aile gereksiz yazışmayı durdurursa, her yıl 150.000 ağacı kesilmekten kurtulacak.

Geri dönüşümle elde edilmiş dahi olsa topraklarımızı, ormanlarımızı yok ederek, suyumuzu kirleterek dünyamızı da yok ettiğimizi çocuklarımıza anlatmalıyız. Bu konuda onları bilinçlendirmeliyiz. Gelecek nesillerimizin yaşama olanaklarının ellerinden alınmasın istemiyorsak toprağımıza, suyumuza, dünyamıza sahip çıkmalıyız.

Doğamızı korumak ve daha temiz bir ülkede yaşamak istiyorsak başta denizlerimiz, göllerimiz, parklarımız ve sokaklarımızın da çöplük olmadığının bilincine varmalıyız. Arabamızı temizledikten sonra çöpleri dışarıya atmanın, yine arabamızdayken yiyip içtiklerimizin çöplerini camdan dışarı atmanın, evdeki çöplerimizi çöp konteynırlarına atmak yerine hiç düşünmeden üst kattan aşağı fırlatmanın, ormanlarda, sahillerimizde hatta boş bulduğumuz küçük bir çimenlik alanda bile piknik yapıp çöplerimizi orada bırakmanın ve ateş yakmanın hatta denizlerimize attığımız çöplerin doğanın dengesini bozduğunu unutmamalıyız.

Bunları yaparak doğamızın dengesini bozmaktayız. Çünkü sokağa attığımız bir cam şişe, doğada 4000 yıl, plastik 1000 yıl, hatta bir sakız bile 5 yıl süreyle yok olmamaktadır. Ve yediğimiz en ufak bir çekirdeğin kabuğu bile çevremizi kirletmekte. Fabrikaların zehirli atıkları, fabrikalardan çıkan gazların yanı sıra kullandığımız deodorantlar dahi soluduğumuz havayı kirletmekte. Trafik tıkanıklıkları, egzoz gazları ve gürültü de hayatın kalitesini hızla düşürmektedir.

Çevre kirliliği sadece günümüzde değil, eski çağlardan bu yana sorun olmuştur. 1930 yılında hava kirliliğinden Belçika’nın Mosa Vadisi’nde 63 kişi ölmüştür. 1952 yılında ise nefes alma zorluğundan 4000’i aşkın kişi ölmüştür. Çevre kirliliği günümüzde de birçok hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Bu nedenle çevre konusunda toplumumuzu bilinçlendirmeli ve çevre sorunlarına karşı daha duyarlı insanlar haline dönüşmeliyiz.

Doğanın bir parçası olan insanoğlu, çevreye verdikleri zararların bir gün kendilerine döneceğini unutmamalıdırlar. Artık kötü alışkanlıklarımızdan vazgeçelim ve dünyamızın yok olmasına izin vermeyelim.


Yaşanabilir bir doğada yaşamak istiyorsak temiz bir çevre için el ele verelim ve çevremizi koruyalım.

 Görüşmek üzere.

Sevgi ve saygılarımla…
 
 
BUNLARI BİLMEDEN PDF Yazdır E-posta

Kıbrıs meselesinin ne olduğuna bakmaksızın, bu meseleye gerçekçi bir teşhis koymaksızın “uzlaşmadan”, “adil ve kalıcı bir anlaşmadan”, “son fırsattır” safsatasından bahsetmek ve gerçeklere dayanmayan bir zemin üzerinde “birleşme, bütünleşme” eksersizinden ümit beklemek hayal aleminde yaşamaktan başka bir şey değildir. 45 yıldır devam eden görüşmeler, masaya konan planlar ve öneriler bir sonuç getirmemişse bunun nedeni “gerçeklere bakmaksızın Büyük devletlerin çıkarlarına hizmet edildiğinin bilincinde olmaksızın” kendi kendimizi aldatmakta olduğumuzu öğrenmemiş olduğumuzdandır.

 

Kıbrıs meselesi Yunanistan’ın Megali İdea doğrultusunda ONÜÇÜNCÜ adayı da almak ve Türkiye’yi kuşatarak Ege meselesinde kendi istediğine kavuşmak meselesidir. Şimdi denizaltı kaynakları da bahis konusu olunca “Tek Kıbrıs Cumhuriyetinin” Mısır ve Yunanistan çizgisi ile “harmanlanacak alan” tamamen Türkiye’yi dışlayacak bir ortam yaratmaktadır. Stratejistler bu konuyu çok iyi değerlendirmektedirler ancak Basın ve Medya bu konuları henüz millete duyurmak gereğini duymamaktadır. Lozan’da İngiliz gaspçıya bırakılmış olan Kıbrıs’ın – hiçbir zaman Yunan’ın olmamasına rağmen - “Yunan adasıdır” diye Yunanistan’a bağlanması için başlatılan girişimler karşısında Türkiye 1954’e kadar Lozan dengesini korumak için “statükoyu” desteklemiştir. Yunanistan Kıbrıs meselesini “Kıbrıs Halkının self-determinasyon hakkı olarak Enosis istemi ile” BM Genel Kuruluna müracaat edince Türkiye “ilgili taraflardan biri” olarak arenaya girmiş ve çeşitli evrelerden sonra Lozan dengesini koruyan “Enosis’e ve çift Enosis’e kapalı, Garantilenmiş Ortaklık Cumhuriyeti” üzerinde anlaşmaya varılmıştır.  TEK HALK oyunu o zamandan başlamıştır. Bugün Hristofyas TEK HALK üzerinde ısrarlıdır. Garantiler gerekmez demektedir. Her iki konuda da Yunanistan Hristofyas’ı desteklemektedir. Şimdi, hem Yunanistan hem de Rum tarafı ile destekleyicileri “meseleyi Kıbrıslılar halletsin; dıştan kimse karışmasın” noktasında birleşmektedirler ve bizim içimizde de bazı “iyi niyetliler” bu kafileye katılmış bulunmaktadırlar. Bunun anlamı “Türkiye karışmasın; Garantörlük lâğvedilsin; %80 Rum’un karşısında %20 Türk yalınız kalsın; sonuçta Kıbrıs’ta Rum Cumhuriyeti AB üyeliği ile Enosis’i tamamlamış olsun; Türk sahilleri 13. Yunan adası ile kapansın; Türkiye denizlere açık bir ülke olmaktan çıksın” demektir. İsmet İnönü’nün 1965’de söylediklerini unutmayalım. Kıbrıs’tan Osman Örek’in başkanlığında gelen heyet İnönü’ye “Artık dayanamıyoruz. Sabrımızın sonuna geldik. Bir aya kadar müdahale başlatılmazsa teslim olmaktan başka çare kalmamıştır” mealinde mesajlar vermekteydi. İnönü “Vatan müdafaasında Türklersiniz; bu nedenle sizi destekliyor ve her ay yardım gönderiyoruz; sabrınız tükenmişse ve teslim olacaksanız, Türkiye’nin Kıbrıs davası sona ermiş olmaz, Türkiye Kıbrıs’ı Yunan’a Rum’a bırakmaz, bırakamaz, hatta Kıbrıs’ta tek bir Türk olmamış olsaydı dahi Türkiye Kıbrıs’ı Yunanistan’a bırakmazdı; meseleyi Atina’da hallederdik (savaşırdık Atina’ya kadar giderdik). Türk’ün sabrı vatan müdafaasında sona erdiği yerde yeniden başlar. Türk iseniz sabredersiniz”! demişti. Her Kıbrıslı Türk bu milli sorumluluğu bilerek, bunu omuzlarında hissederek yaşamalıdır. Bugünlere bu şekilde gelindiğinin bilinci içinde olalım.

 

Evet biz Türklük davasının hudut bekçiliği yapmanın gururu ve sorumluluğu ile yaşadık. Bizi Türkiye’den ayırmak isteyenlerin karşısında sıra dağlar gibi durduk. Dr. Küçük’ün deyimi ile “Türkiyesiz var olamayacağımızın bilinci içinde her konuda Anavatanla el ele yürüdük. Bu nedenle bugün kendi Devletimizde hür ve korkusuz olarak yaşamaktayız. Bugün bütün uğraş bizi Türkiye’den ayırmak, devletimizi yok addederek “Kıbrıs’ı birleştirdik” diye bayram yaparken 13. Yunan adası ile Türkiye’yi köşeye sıkıştırıp Ege meselesinde Yunanistan’ı zafere ulaştırmaktır. Kendimize gelecek miyiz? “Kıbrıslılar” olarak bu Yunan tuzağına girecek miyiz? Cevap HAYIR ve bin defa HAYIR olmalıdır.  

 

 
TÜRKİYE'NİN Yenilenme İhtiyacı PDF Yazdır E-posta
Türkiye‘nin geldiği noktayı nasıl tanımlamalıyız. Ülkenin kaderinden sorumlu temel kurumlar adeta birbirine girmiş durumdalar.

TBMM, TSK, Hükümet, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, muhalefet, üniversite cephesinin her birinden ayrı bir ses çıkmakta. Halk bu didişmeyi endişe içinde seyrediyor.

Ülke dar bir alana sıkışmış, yarınlarından ümidini kaybetmiş durumda. Laiklik sarmalına dolanmış sürekli kan kaybediyoruz. Adeta, acil serviste yatan ve ölümle pençeleşen  hastanın tedavisinden sorumlu doktorlar, kavgaya tutuşmuş gibiyiz. Doktorların kavgası sırasında hasta  ölüyor ama doktorların hastanın durumunu görecek halleri yok.

Bu didişme doğal olarak halkı kutuplaştırmakta.

Sonuç ortada. Dünyanın mutluluk sıralamasında 75., gelişmişlik sıralamasında 80., eğitim sıralamasında 85. sırasındayız. Toplumsal erdemlerimizi hızla kaybediyoruz. Birbirimize güvenmiyoruz. Çalışanları aylık 600--1.600 YTL aralığında maaşa mahkum etmişiz. Kurumlar güvenirliliğini yitirmiş. Otuz yıldır terörle mücadelede bir iğne boyu yol katedememişiz. Kendimizden olmayana hayat hakkı tanımıyoruz.

Bir milletin geleceğini ihtilal anayasasına bırakmış, bunun etrafında kavga ediyoruz.

Ben bu kavgaya inanmıyorum. Bu kavga benim kavgam değil.

Bir an için tüm saplantılarımızdan kurtulup düşünelim. Ülkemizde bulunan tüm insanların mevcut haliyle tam dindar (hangi dine inanıyorsa) olduğunu varsayalım. Yada tam tersi herkesin dinden uzak (laik) olduğunu kabul edelim. Kadınlarımızın hepsi çarşaflı yada hiç kapalı olmadığını kabul edelim.

Ne çıkar sevgili okurlar. Allah aşkına söyleyin ne çıkar. Bu cehalet, bu fukaralık içinde ne değişir. Yukarıda sıraladığım sorunların hangisi çözülür.

Fukaralığa ve cehalete düçar olmuş bir toplumda açık olsa, kapalı olsa, sağcı olsa, solcu olsa ne fark eder?

Ne Atatürkçüyüm diyenler, ne laikim diyenler, ne dindarım diyenler ne de demokratım diyenler samimi değil. Çünkü bu kavramların içinde sevgi var. İnansalar birbirlerine önce insan gibi bakarlar.

Bunların hepsine soruyorum. Ne yaptınız? Mustafa Kemal ‘den sonra hanginiz ne yaptınız? Ülkeyi getirdiğiniz nokta ortada. Hangi yüzle, neyin kavgasını yapıyorsunuz?

Sevgili okurlar her şeye rağmen ben ümidimi kaybetmedim. Sizde kaybetmeyiniz. Bu fetret döneminin ardından mutlaka selamete çıkacağız.

Kısa bir süre sonra anayasadan başlayarak gerekli tüm yasal altyapı değiştirilecektir. Yeni bir ruh, yeni bir heyecanla tüm kurumlar hem görev, hem yetki bakımından yerine oturacaktır.

Bizler, birbirimizi “öteki”leştirmek isteyenlerin oyununu bozalım yeter. Birbirimizi tanımaya, anlamaya, saygı duymaya çalışalım. Bütün varlığımızı, çocuklarımızın mümkünse dünyanın en iyi okullarında eğitimlerine harcayalım. Kapalı, açık demeden korkmadan eğitelim.
Peki, ya bu kavga! Bizi ilgilendirmiyor. Bu kavga onların çıkar, ikbal, mevki ve makam kavgaları. Yani amacı sefil, sonucu hüsran olan bir kavga. Anadolu çocukları ülkelerini sırtlayacak ve “muasır medeniyet” seviyesine çıkaracaklardır. Az kaldı göreceksiniz.

 
Çok Takıntılı ve Evhamlı Bir Millet Olduk! PDF Yazdır E-posta

OBSESSİF- KOMPULSİF BOZUKLUKLAR TÜRKİYE'DE ÇOK YAYGIN

PEKİ, NEDİR OBSESSİF- BOZUKLUKLAR?

Evinizi, anahtarlarınızı, ütünüzü, prizlerini, arabanızı, yemek ocağını, pencerelerinizi, yatak altlarını, musluklarınızı, gün içerisinde defalarca kontrol edip asla emin olamıyor musunuz? Kendinizi sürekli kirli hissedip aşırı bir şekilde ellerinizi su ve sabunla yıkıyor (günde 30–35 kez), abdest alırken asla aldığınız abdestten tatmin olmuyor ve defalarca mı tekrarlıyorsunuz? Aklınıza takılan, zihninizden elinizde olmaksızın sürekli geçen, aşırı rahatsız eden ve kendi çabanızla uzaklaştıramadığınız bir takım gerçek ve ahlak dışı fikirlerle mi yaşıyorsunuz? Aşırı evhamlı, ters, olumsuz fikirler yürüten biri misiniz? Aşırı batıl  ve takıntılı bir şekilde bir takım objeleri uğur sayıp, otomobil plakalarından kelimeler mi üretiyorsunuz? Sayıların anlamlarına takıp tek veya çift olarak uğur getirdiğine inanıp aşırı batıl takıntılarla baş edemiyor musunuz? O halde Obsessif -Kompulsif  bozuklukla karşı karşıyasınız.

Obsessif- Kompulsif bozukluklar çok ciddi bir Psikiyatrik rahatsızlıktır. Toplumlarda görülme oranı % 3-5 tir. Bu oran ülkemizde % 5–7 gibidir.  Obsessif- Kompulsif  bozukluklar kesinlikle bir hekim kontrolünde, ilaç ve psikoterapiyle tedavi edilmelidir. 2002 senesinde Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Ayaktan Tedavi Ünitesine Başvuran ve tedavileri başarıyla tamamlanan 9000 hasta içerisinde Obsessif- Kompulsif  Bozukluk teşhisiyle tedavi gören 150 hastanın demografik özelliklerine baktığımızda başvuruların en çok İstanbul'dan yapıldığı ( %85 ) , en çok ev hanımlarının bu tedaviyi gördüğünü ( %70 ) saptamış bulunmaktayız.

Obsessif- Kompulsif bozukluklar mutlaka bir Psikiyatrist tarafından teşhis edilmeli, ilaç tedavisi başlamalı ve sorunun kaynağı bilimsel olarak belirlenmelidir. Takıntı ve evhamlar hafife alınmamalı ve toplum tarafından da tanınmalıdır. Çünkü ciddi bir Psikiyatrik rahatsızlıktır. Hasta tedaviye genellikle olumlu cevap verir. 

 
SAHİPSİZ ÖZGÜRLÜK MEYDANI VE YEREL SEÇİMLER PDF Yazdır E-posta
ImageÖzgürlük satın alınamayacak kadar pahalıdır demiş bir filozof. Demokrasi deyince de, ilk akla gelen ÖZGÜRLÜKTÜR. İnsanlar için

İşte bu meydan, bu adını, bu kadar güzel bir tanımdan almış. Almış almasına da günde en az bir milyon, hafta sonları 2 3 milyon insanın özgürce üstünde dolaştığı bu meydanın, ne yazık ki, kendisi özgür değil.

Bakırköy Özgürlük Meydanından  bahsettiğimi anladınız sanıyorum. Evet, bu gün,  Bakırköy Özgürlük Meydanını yazmak istedim.


Bir inşaat, bir şantiye olmamasına rağmen, orda burada moloz yığınları yığılmış kalmış. Kışın açılıp kırılmış Arnavut Kaldırım Taşlarının arası çöp ve sigara izmaritleriyle dolmuş. Biraz ilerleyince tam istasyon girişi hizasına doğru,  bu çatlak ve kırıklara dökülüp sıkışan yemek artıkları, 30 dereceye varan yaz sıcağının etkisiyle öylesine kokuyor ki, burnumuzu tıkayarak geçmek zorunda kalıyoruz. Biraz sola doğru döndüğümüzde daha kötü ve müthiş bir koku genzimizi ve bedenimizi tiksindirici bir duyguyla ürpertip geçiyor.  Mevcut direklerin boyaları, sıvaları dökülmüş, yerler ve merdivenler harabeye dönmüş,  tam bir terkedilmişlik. Çevre kirliliği hat safhada, yerlerde hijyenden eser yok. Sıcaklar böyle giderse, kokuların daha çok artıp, yerlerin hastalık saçacak duruma gelmesi dahi düşünülebilir. Ya da ileriki safhada bu meydan işporta pazarı veya taze meyve pazarı gibi,  sıfatlar alabilir. Ama bunları asla düşünmek bile istemiyorum.

Bakırköy gibi gündüzleri nüfusu 3 milyona çıkan, çağdaş modern bir ilçenin tam göbeğindeki bu meydanın sorumlusu kim?  Dergisini  Gazetesini tanıtıp, satan bu meydana geliyor. Siyasiler stand ve afişlerini buraya dikip, asıyor.  Toplumsal ve sosyal tüm çağrılar, faaliyetler bu meydandan seslendiriliyor. Önüne gelen, ihtiyacı olan her kurum, kuruluş bu meydanı tepe, tepe kullanıyor. Büyükşehir Belediyesi meydanın müdavimlerinden. Bakırköy Belediyesi, tanıtım ilanları,   Siyası - Sosyal faaliyetleriyle,  afişleri ve stantlarıyla her gün özgürlük meydanında.

Şimdi buradan, önce Bakırköylü vatandaşlarımın adına,  sonrada tüm İstanbul adına soruyorum: BU MEYDANIN SORUMLUSU KİM ? Kullanırken tepe tepe kullanıyorsunuz. Ama bakıma gelince, bu meydana çivi çakmaya gelince,  Kimse yok ! Hepimizin ortak malı olan Bakırköy’ün göbeği, İstanbul Avrupa yakasının önemli bir meydanı olan,  kamuya mal olmuş, özgürlük meydanına lütfen sahip çıkalım.  Ve ey bu meydanı kullanan, Bakırköy’den, Bakırköylülerden, İstanbullulardan, oy almış seçilmişler, size sesleniyorum. Artık bu meydanı adına yakışır bir şekilde restore edip, yenilemeliyiz.

Yerel seçimler gün sayıyor, siyasi partiler en güzel tanıtımlarını bu meydandan yapacak, siyasi partilerin adayları en ateşli nutuklarını bu meydanda söyleyecek. Ama kim kazanacak biliyor musunuz?  Bugünden bu meydanı Bakırköy’e, Bakırköylülere özgürlüğe yakışır şekilde restore edebilen, özgürlüğün bir başka simgesi kırmızı karanfilleri, bu meydandan geçen,  geçecek olan milyonlarca insana,  kadına, erkeğe, çocuğa  Bak işte İstanbul’a, Bakırköy’e, insanlarımıza, size yakışır bir meydan yaptım diyerek, gülümseyecek,  verebilen,  verebilecek olan,  siyasi irade kazanacaktır. Eminim, inanıyorum, inancım tamdır.

Çevre kirliliği olmayan,  özgür ve özgürlüğe yakışan, bir özgürlük meydanı dileğiyle, tüm Bakırköylülere ve Bakırköy’de yaşayanlara saygılarımı sunarım.                                                                                                                       

Saygılarımla
 
Bakırköy'de Yaşam Güvencesi ve Yaşam Sevinci "BAKYAŞAM EVİ" PDF Yazdır E-posta

Imageİnsanoğlu; doğar, yaşar ve sonunda ölür. Yaşam süresi içerisinde bir yerlerde iz bırakılırsa gönüllerde isminizle ilelebet yaşarsınız. Ancak yaşam süresi içerisinde göremediğimiz, irdeleyemediğimiz bir gerçek vardır ki; dara, sıkıntıya, bakıma muhtaç duruma düştüğümüz zaman; algılayabildiğimiz gerçeklerle karşılaştığımızda kafamıza DANK eden gerçekleri o zaman görebiliriz. Fakat iş işten geçmiştir artık Sağlık ve varlık içinde yaşam güzel ve de kimseye muhtaç olmadan yaşamak... Lakin gün ola harman ola, öyle zaman gelir ki eski bir vakıf temsilcisi olarak izlenim ve tecrübelerimden aktarımları buraya yazsam bu sütuna sığmaz anlatacaklarım.

Acı gerçeklerle karşılaşmamak, hepimiz için bir temenni olsa da; insanoğlu olarak en yakınlarımız olan anne ve babalarını dahi, bakıma muhtaç durumda bırakanları da gördükten sonra; BAKIRKÖY BELEDİYE’sinin başta Başkanları Sayın Ateş Ünal ERZEN ve ekibinin de ön görüsüyle desteklenen planlanan ve projelendirilen BAKIRKÖY YAŞAM EVİ’nin Yönetim Kurulu Başkanı E. General Sayın İdris KORALP ile BAKYAŞAMEVİ için imza koyanları alkışlamamak haksızlık olur.

 Evet, yiğidi öldür hakkını yeme derler. Bu satırlarımızda kimseye methiye dizecek iltifat edecek değilim, ama doğruları ve gerçekleri şiar edinen, DOĞRU İLKELİ BAĞIMSIZ yerel-siyasi gazeteniz EKSPRES olarak güzeli doğruyu bulanları takdir etmek, okuyucumuzla paylaşmak ta sizin gazeteniz olarak bizim görevimizdir diye değerlendiriyorum.

 

 Lakin bu projeyi sadece alkışlarla desteklemek olmuyor. İnşaatın büyük bir kısmı bitmiş olan ve 2009-2010 da açılması planlanan BAKYAŞAMEVİ’nin elbette ki maddi desteğe de ihtiyacı olduğu görünen ve bilinen bir gerçek. O halde BAKIRKÖYLÜLER olarak birçok vakfın dahi hayal edip de gerçekleştiremediği bu projeyi destekleyelim. Öyle ki; bu destekte gelir farkı gözetmeksizin çorbada tuzumuz olsun misali bir kampanya ile sürdürelim istemez misiniz? Evet BAKYAŞAM EVİ’nin proje tanıtım gününde Belediye Başkanı Sayın Ateş Ünal ERZEN’in konuşmasında dikkat çeken bir hususu da bu satırlarda okurlarımıza aktarmak isterim. "Bu bir siyasi yatırım değildir. Bu projenin tamamlanması gereken yerleri isimlere paylaştırabilirim. Ancak düşüncem; bu konuyu tüm BAKIRKÖYLÜLERİN sahiplenmesini ve can-ı gönülden desteklemelerini istiyorum".

Bakırköy Belediye Başkanının ana fikri doğrultusunda ifade ettiği gerçek ve pragmatist düşünce bu...

Bu düşünceler doğrultusundaki konuşması şahsen bizleri etkiledi. Bizler de Bakırköy Ekspres ve Star Haber Dergisi olarak karınca kararınca projeye destek diyerek bu çorbada tuzumuz olsun kararına vardık.

Sevgili Bakırköylüler.

BAKYAŞAM’ı merak ediyorsanız, Ahmet Taner Kışlalı Sokak No:10 Yeşilköy adresine gidin görün. Görün ki semtimiz Yeşilköy’de yükselen ve 2009 da bitmesi planlanan Yaşam Evi’nin maddi manevi desteklenmesi gerektiğini sizler de takdir edeceksiniz. Dolayısıyla en az bizim kadar hatta bizden fazla destek vereceğinize inanıyoruz. Hele hele yaşlı anne baba ve yaşlı yakınlarımız kimsesiz yaşlılarımızı düşündükten sonra vicdanımızla baş başa kalarak Bu projeye  bir kuruş da bizden, sevabıma, hayrıma ve geleceğime diyeceğinizden de hiç şüphem yok.

TEŞEKKÜRLER bu projeye imza atan düşünen gerçekleştiren başta Yönetim Kurulu Başkanı E. General İdris KORALP Komutanım ve Belediye Başkanı İle tanıtım toplantısında nakit bağışlarını açıklayan hayırsever işadamlarına,  bu konuya destek veren verecek olan tüm Bakırköylülere

Saygılarımla

   
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 11 Toplam: 39