BAKIRKÖY EKSPRES - BAKIRKÖY'ÜN TARAFSIZ GAZETESİ

  • Giriş
  • KAYIT OL
    Kayıt
    Yıldız ile (*) işaretli alanları doldurmak zorunludur.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    E-posta: *
    Parola: *
    Parola Tekrar: *
  • ARAMA YAP
YAZI BOYUTU
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow YAZARLAR
YAZARLAR
Yanlış varsayımlar PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

Image1968’den bu yana Rum tarafı ile “Kıbrıs meselesini görüşmeler yolu ile halletmek” çabası devam etmektedir.  Her iki taraf da kapsamlı ve kalıcı bir çözüm istediğini beyan etmekle beraber, yıllardır “iki kesimli, iki toplumlu federasyon” formülünde anlaşmış görünmelerine rağmen, bir türlü her iki tarafı da tatmin eden bir sonuca varılamamıştır. Bunun nedenini yedisinden yetmişine her Türkün, Kıbrıs’ta ve Türkiye’de bilmesi gerekmektedir. Müşterek bir sonuca varılabilmesi için her iki tarafın belirli temel konularda ayni şeyleri istemesi gerekmektedir. Rum tarafının hedefi Kıbrıs’ın tümüne “Kıbrıs Halkı’nın yüzde seksenini temsil eden taraf olarak sahip çıkmak ve 1960 Antlaşmalarından kurtularak Enosis’in yolunu açmaktır”. Rumlar 1960 Cumhuriyetini bu maksatla yıkmışlardır.

Türk tarafının bütün uğraşı ise 1960 Antlaşmalarının temin ettiği hak ve statüden vazgeçmeden Rumlarla, Enosise kapalı ve Kıbrıs’ın Rum tahakkümü altına giremeyeceği kalıcı, yeni bir ortaklık kurmaktı.

BM Güvenlik Konseyi adına Genel Sekreterin çabaları ile masaya getirilmiş olan planlar, bu iki görüş arasında bir uzlaşma ortamı oluşturmaya yatkın olsa da, Kıbrıs’ı Rumların hegemonyasına terk edip, Enosis yolunu ardına kadar açmadığı için Rum liderliği tarafından her defasında ret edilmiştir.

Rum tarafı 1964’de Güvenlik Konseyinin aldığı kararla “meşru hükümet” olgusunu eline geçirdikten sonra Türk tarafı ile yeni bir ortaklık kurmak ihtiyacını duymamağa başlamıştır. Türk tarafının tüm itirazlarına ve 1960 Antlaşmalarının oluşturduğu Türk-Yunan dengesine rağmen eli kanlı, sicili bozuk Rum idaresinin “Kıbrıs” olarak AB üyesi yapılması ile Türk tarafının kendine gelip, yeni bir değerlendirme yaparak Rumlarla masada, eşitliğe dayalı, Enosis’i yeniden yasaklayan, kalıcı bir ortaklık kurulabileceği varsayımından vazgeçilmeliydi. Ecevit Hükümetinin AB’ye “Rum idaresini Kıbrıs’ın tümünü temsilen AB üyesi yaparsanız, Türkiye de KKTC ile ayni esaslar dahilinde bir ortaklık oluşturur” çıkışı bir süre için etkisini gösterdi ancak Türk hükümeti değiştikten sonra bu çıkış unutuldu ve “Kıbrıs meselesi halledilmeden Kıbrıs üye olamaz” diyenler Rum idaresini “Kıbrıs” olarak üye yapmayı görüşmelere ivme kazandıracak bir işlem addederek Rum idaresini üye yapıverdi. Türkiye’yi avutmak için söz verilen AB adaylığı nedeniyle Türkiye’nin imzaladığı EK Protokol  AB’ye,  Türkiye’ye her istediğini yaptırmak için Kıbrıs meselesini enine boyuna kullanmak fırsatını vermiş oldu. “AB üyesi Kıbrıs” kendini daha da güvende hissetmeğe başladı. Enosis’in yolunu kısa bir zaman içinde açacak olan Annan Planına evet demek ihtiyacını da duymayan Rum tarafı lider değiştirerek “görüşmelerden yana olduğu” mesajını vererek “meşru Kıbrıs Hükümeti, AB üyesi devlet” görünümüne dokunulmamasını sağladı ve KKTC’nin Kosova misali tanınması tehlikesinin önüne geçmiş olmakla övündü.  Gerçekte değişen hiç bir şey olmadı. Rum tarafı kırmızı çizgilerinden bir santim bile vazgeçmezken Türk tarafı Kıbrıs meselesinin adil ve kalıcı bir şekilde masa başında kalmakla halledilebileceği varsayımı ile hareket etmeye devam etti.

Bu nedenledir ki Hristofyas masadan kaçmasın diye Kıbrıs’ın ve mücadelenin ilkelerine ve geçeklerine ters düşen bir şekilde TEK HALK, TEK DEVLET, TEK EGEMENLİK  formülüne dayalı İKİ TOPLUMLU, İKİ KESİMLİ FEDRASYON görüşülmeğe başlandı ve ilk kez GARANTİLER de görüşmelerde gündem maddesi haline getirildi. İlk kez KKTC’nin Cumhurbaşkanı ayrı devlet ve ayrı egemenlik istemediğini, tapu dağıtımının yanlış ve yasa dışı olduğunu beyan eder oldu. Loizudu davası ile başlayan, AİHM doğrultusunda Rumların mal mülk konularına bakacak bir komisyonun kuruluşu ile devam edip Orams davası ile zirveleşen gelişmeler karşısında halâ “Kıbrıs meselesini Rum tarafı ile masa başında halletmek mümkündür” varsayımı ile hareket etmenin bizi nerelere götüreceğini iyice düşünmek gerekmektedir. Yanlış olduğu defalarca kanıtlanmış varsayımlarla yol kat etmekle varacağımız köy “bizim köy” olmayacaktır. Rum’a hizmetten vazgeçelim, artık kendimize gelelim ve KKTC’ne ölesiye sahip çıkacağımızı, devletimizle eşit egemenliğimizi masaya yatırmayacağımızı, Türkiye’nin Garantörlüğünden ve Türk-Yunan dengesinden vazgeçmeyeceğimizi fiilen dünyaya duyurmalıyız. Bu da geçersizliği kanıtlanmış varsayımlardan vazgeçmekle mümkün olacaktır.   
 

 
KIBRIS'IN TOPLUMLARI! PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

Image    Slovak Büyükelçiliğinin karşılıklı Türk ve Rum partilerini her ay bir araya getirme eylemi yıllardır devam ediyor.

    Çekoslovakya iken, Çek ve Slovak olarak ikiye ayrılmış olan AB’nin bu iki devleti, hayatlarından memnunlar: AB içinde işbirliği yapmakta fakat kendi evlerinde kendileri hakim olmanın gururu ve  güvencesi  içinde yaşamaktadırlar.

    Çekoslovakya iken, yıllar önce başlattıkları Kıbrıs’taki partileri bir araya getirme eylemini ayrılıktan sonra Slovakya yürütmeye devam etti. Bunca yıldır “dipsiz kuyu” hesabı hiçbir yararı görülmeyen bu toplantıların 18 Şubat 2009 tarihli toplantısına Türk tarafından İzzet İzcan, Abdullah Korkmazhan, Sami Dayıoğlu, Özgün Kutalmış, Kâzım Öngen, Mehmet Birinci, Sami Özuslu, Ünal Fındık, Alpay Durduran ile Murat Kanatlı katılmış.

    Rum katılımcılarla Ledra Palas’ta Diko Partisi’nin ev sahipliği yaptığı yemekte buluşan bu parti temsilcileri, yemekten sonra bir de müşterek bildiri yayınlamışlar. “Kıbrıs meselesinin halli için vizyonumuz” konusunda fikirlerini beyan ettikten sonra yayınlanan müşterek bildiride, katılımcılar “iki bölgeli, iki toplumlu, BM kararlarında tarif edildiği gibi, iki liderin müzakerelerde öngördükleri müdahaleden yoksun siyasi eşitliği içeren, federal bir Kıbrıs’a ulaşmak istemektedirler.

    Kıbrıs içinde yaşayan toplumlar için müşterek vatan olacak ve insan hakları ile demokratik prensiplerin uygulanmasında bir model teşkil edecek ve Avrupa ailesinin faal bir üyesi olacaktır” demektedirler.

    Rumlarla yapılan toplantılarda kullanılan kelimelere çok dikkat etmek gerekmektedir. “iki kesimli, iki toplumlu, federasyonu KKTC’nin ilanından önce 1977’den 2004’lere kadar müzakere edilmiş fakat Rum liderlerin kabul etmek ihtiyacını bulmadıkları bir formüldü. Hristofyas bu formülü sevdiğinden veya arzu ettiğinden değil, Türk askerini adadan çıkarmak (ve böylelikle Garanti Anlaşmasından kurtulmak) için müzakereye razı olduğunu açıklamıştır. Yayınlanan partiler arası bildiride “yabancı müdahalesinden yoksun” sözleri de, Rum-Yunan siyasetinin “garantilerden kurtulma” kısmının altını çizmektedir. Türkiye’siz bir Kıbrıs esastır.

    Sayın Talat ve Türkiye ile Türk ulusu ve Kıbrıs’ta %80’e varan Kıbrıs Türkü “garantiler devam edecektir” derken, KKTC’nin varlığını önemsemeyen, “işimize Türkiye karışmasın” diyebilen yukarıda adları geçen “temsilciler” müşterek bildiriyi onaylarken KKTC’den ve garantilerden vazgeçildiği mesajını verdiklerinin herhalde farkındaydılar! O halde, halkın %80’ini temsil etmediklerinin de bilinci içinde olmaları gerekmektedir.

    “BM Kararlarının öngördüğü şekilde siyasi eşitlik”de, bizi Rumların yeniden yırtıp atabilecekleri bir anlaşmaya götürmektedir. Egemenliğe dayanmayan eşitlik ve iki kesimlilik ne eşitliktir ne de kalıcı bir iki kesimliliktir.

    Bildiride “Kıbrıs içinde yaşayan  toplumların (yani tek halkı oluşturan %80 Rum, %18 Türk, %2 diğerleri) müşterek vatanıdır” denmektedir.

    Burada da sadece “iki eşit halktan” vazgeçilmiyor, “tek halkı oluşturan iki” formülünden de vazgeçilerek, 1960 Antlaşmalarında eşit iki ortaktan biri olan Türk halkı, o anlaşmalarda %2 azınlık durumunda olan Ermeni, Maronit, Lâtin sınıfına sokuluyor. Böylelikle “insan haklarının ve demokratik prensiplerin uygulanmasında model olma” isteminin gerçek manası “Tek halk, tek egemenlik, tek devlet” esasına dayalı bir anlaşmada demokrasinin “tek kişiye, tek oy”, “insan haklarının” da ırk, din, dil ayırımı gözetmeksizin (yani Türk halkına özel koruyucu haklar verilmeksizin) tek halklı, tek vatandaşlı, üniter devletlerde olduğu gibi bir yaşam öngörülmektedir.

    Zaten AB’den Olli Rehn’de “daimi derogasyon olamaz” dememiş miydi? Kendi elimizle kendi ayaklarımıza sıktığımız kurşunların farkında mıyız?
 

 
Hristofyas'ın İstedikleri PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

Image“Kıbrıs Cumhurbaşkanı” sahte unvanı altında seyreden Komunist Rumların lideri Hristofyas’ın geçtiğimiz hafta içinde yayınlanan beyanatı “Talat-Hristofyas görüşmelerinden olumlu, adil ve kalıcı bir sonuç” bekleyenler için hayati derslerle doludur. Hristofyas Sn.Talat ile görüşmeye devam ediyor ama yeniden eski bildiğini tekrarlıyor ve “çözümün anahtarı Türkiye’dir” diyor. Bu nedenle de özellikle AB ülkelerinin Türkiye’ye baskı yapmasını istediklerini söylüyor, DIŞ İşleri Bakanı da AB ülkelerinin bu konuda yardımcı olduklarını duyuruyor. Yunanistan’a minnet duyguları beyan ediliyor.

Hristofyas, Sn. Talat ile yürüttüğü görüşmelerdeki amacını da şu sözlerle açıklıyor: “BM kararlarında belirtildiği şekilde siyasi eşitliğe dayalı, iki kesimli iki toplumlu bir federasyon içinde ülkenin, ekonominin, halkın ve kurumların birleştirilmesi; işgalin ve kolonizasyonun son bulduğu adil,yaşayabilir ve işler bir çözüm!  Bunu elde etmek için içte ve dışta tüm unsurları harekete geçirdik; bunların Türkiye’ye baskı yapmalarını sağlamak için uğraşıyoruz. AB bunu yapıyor. İnisiyatif Kıbrıs Cumhuriyetinin elindedir”.

Evet “inisiyatif Kıbrıs Cumhuriyetinin elindeymiş”! Hukuken ortada 1960’da Uluslar arası anlaşmaların oluşturduğu Türk ve Rum ortaklığına dayalı Kıbrıs Cumhuriyeti yoktur; bu Cumhuriyeti tedhiş yolu ile ve insanlığa karşı suç işleyerek gasp etmiş olan,Kıbrıs’ın güneyinde hükmeden Rum ortak vardır. Türk ortak Kuzeyde kendi devletini ilân etmiş , demokratik hayatını sürdürmektedir. Kıbrıs’ta Türkiye ile Yunanistan’ın kendi insanlarının ayrı varlıkları ve ayrı demokrasileri üzerine kurulmuş olan 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti var olmuş olsaydı “Biz Yunanistan’ın Kıbrıs’taki uzantılarıyız” diyen Rum halkının “meşru Kıbrıs hükümeti” olarak algılanıp muamele görmesi mümkün olamazdı. Bu yanlış algılama devam ettiğine göre Türk tarafı bu kanunsuzluğa boyun eğmek zorunda olmadığını yeniden açıklamalı ve inisiyatifin Kıbrıs Cumhuriyetinde olamayacağı gerçeğinden hareketle AB ülkeleri nezdinde Türkiye ile birlikte kesif bir aydınlatma kampanyası başlatmalıdır.

AB ülkeleri, sahte bir unvan altında kendilerini oynatan eli kanlı Rum idaresinin ne mal olduğunu görmeli ve Türkiye’ye bu Rum idaresini “meşru hükümet” olarak kabul ettirmek eyleminden artık vazgeçmelidir.

Hristofyas adil, yaşayabilir ve işler bir çözüm istiyormuş. 1960 Anayasasını “adil değildir; azınlığa fazla hak verdi; bu haklarla hükümet işleyemiyor” diyerek çöpe atmışlardı. Anayasa Mahkemesi Forstoff da bunları yalanlamış “Makarios Anayasayı Türklerin haklarını gasp etmek için bozdu, yoksa Anayasa bal gibi işliyordu” demiştir. Hristofyas’ın  “Türkler yeniden Rumların, Ermenilerin, Maronitlerin ve Latinlerin haklarını gölgeleyen haklar beklemesinler” dediğini de hatırlarsak şimdi yeniden “yaşayabilir ve işler bir çözüm”den ne kast ettiğini anlamış oluruz.

Kıbrıslıları “İKİ TOPLUMDAN OLUŞAN TEK HALK” olarak tanımlayan Hristofyas Kıbrıs’ın kaderini tayin hakkını elinde tutmak istiyor çünkü tek halkın tek iradesi olur;  nerede kaldı ki bu tek halk AB normlarına göre ülkeyi de birleştirecek ve böylelikle iki kesimliliğin anlamı kalmayacak; buna ekonominin ve halk ile kurumların da birleştirilmesi eklenince EOKA’cılarla her kötülüğün başı olan Kilise ulularının kırk gün kırk gece bayram yapmamaları için bir neden kalmamış olur.

Türkiye “iki halk,iki demokrasi, iki devlet ve Garantilerin devamı” diyor. Hristofyas bunlardan hiçbirini kabul etmiyor ve amacını da açıklıyor. Sn. Talat tek halk demiyor ama “iki toplumlu federasyon” konuşuyor. Hristofyas “AB normları” diyerek iki kesimliliğin manasını ortadan kaldırıyor; AB de “kalıcı derogasyon olamaz” diyerek Hritofyas’ın istediği şekilde coğrafyanın bütünleşip halkın, “Kıbrıslılar olarak”, serbest dolaşım ve serbest yerleşim haklarına kapıları ardına kadar açıyor. Evinden yurdundan olacak Türkler dış ülkelerin gün gele verecekleri yardımlarla rehabilite edilmeyi bekleyecekler, çoğu da elinde bavulu ile göç yollarına düşecek. Girit modeli güle oynaya Tek halklı, tek devletli Kıbrıs adasında uygulanacak. Evet, Kıbrıs Girit gibi yerinde duracak ama Türkiye de , kısa bir süre içinde,denizlere açık bir ülke olmaktan çıkacak. Hristofyas’ın hayal ettiği çözüm işte budur. Makarios’un vasiyetine bağlı olduğunu söyleyen ve “mücadelemizde EOKA’nın gösterdiği yön bize ilham vermektedir” diyen bir liderden başka ne beklenebilir ki? 

         
 

 
Başpapaza cevabımızdır PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

Image    Kıbrıs’a 45 yıldır “Kıbrıs Meselesi” adı altında Rum Ortodoks Kilisesinin yaratıp yaşattığı sorunun baş sorumlularından biri olan Başpiskopos Hrisostomos Kuzeydeki kiliselerle ilgili olarak Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine şikayet edecekmiş. ABD ile Garantör İngiltere sayesinde hem suçlu hem güçlü pozisyonunda seyreden Rum liderliğinin siyasi meseleleri AİHM’de halletme hastalığına Başpapaz da yakalanmış! Papaz efendi bu yanlışı yapar ve cidden AİHM’ne müracaat ederse KKTC ve Türkiye ayrı ayrı veya birlikte 45 yıldır yapmadığımızı yapmalı ve mukabil bir dava ile Kıbrıs meselesini A’dan Z’ye mahkemenin önüne koymalıdır. En iyi savunmanın saldırı olduğunu artık görelim ve “biz uslu tarafız, Annan Planına da evet demiştik ama kandırıldık” konumundan çıkarak hakkını sonuna kadar savunan taraf olduğumuzu kanıtlayalım.

En başa Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı ünvanı altında Başpiskopos Makarios’un Allah’tan korkmadan ve insanlardan utanmadan tevessül ettiği cinayetlerin ve denaetin ayrıntılarını dünyaya duyuralım: bir kilise adamının tedhiş örgütü kurarak Uluslararası Antlaşmalarla kurulmuş olan bir ortaklık devletini yıkmak için tevessül ettiği alçaklıkları birer birer kendi beyanatlarından ve uluslararası basın mensuplarının yazıları ile toplu mezarların fotoğraflarından oluşan dosyaları mahkemenin önüne koyalım, dünyaya dağıtalım. Bayan Loizudu’ya “evine gidemediği için” bir milyon dolara yakın tazminat veren bu mahkemenin önüne 45 yıldır kilisenin başlattığı ve takdis ederek yürüttüğü saldırı sonucunda 103 köyü terk etmek zorunda kalan ve bugün 80-90 bin kişiye varan göçmenlerin “köylerine dönemedikleri için” hak ettikleri tazminatı düşünmeğe başlamalarını sağlayalım. Kiliseler meselesini görüşürken Rumların yerle bir etmiş oldukları 107 caminin hesabını soralım.

Evkafın gasp edilmiş toprakları üzerine bina edilmiş olan Maraş’ın büyük bir kısmı için talebimizi canlı tutalım. Türkiye, Yunanistan’dan savaş tazminatı istesin. Böylelikle bu Allah’tan korkmayan ve insanlardan utanmayarak “Kıbrıs meselesi 1974’de başlayan bir istila meselesidir” diyen Rum liderleri bu tür meselelerin yargı önünde değil siyasi görüşmelerden global bir şekilde halledileceğini öğrenmiş olsunlar; meydanın boş olmadığını görsünler. Yargıyı yeğliyorlarsa o zaman “meşru hükümet” olup olmadıklarını da yargı önünde tartışmaya açılabileceğini bilsinler.

Kıbrıs’ta 16 günlük bebeklerimizin, bir yaşından on iki, on üç yaşına kadar çocuklarımızın ve bunların genç anneleri ile seksenlik nine ve dedelerinin toplu mezarlarda yatmasının sorumlusu da kilisenin en ulusu, Başpiskopos Makarios’un halkına yapmış olduğu insanlık dışı telkindir. Ne demişti sakalından utanmayan, Allah’tan korkmayan bu ulu peder hatırlayalım! “Türkiye Kıbrıs Türklerini kurtarmak için adaya ayak basarsa kurtaracak Türk bulamayacaktır” demişti ve çömezi Papadopulos da utanmadan ABD yetkililerine “Türk donanması kara sularımıza girdiği andan itibaren 74 saat içinde Kıbrıs Türklerinin tümünü öldürecek planımız ve imkanımız vardır” mesajını, hem de yazılı olarak vermemiş miydi? Bunlar savaş suçundan veya soykırımı suçundan yargılanmadıkları için dua edeceklerine Türkiye’yi ve bizi tehdit ediyorlar. Boyun eğmeyelim. Dik duralım. Siyasi görüşmelerde halledilmesi gereken meseleleri, bizim bulunmadığımız yargı yolu ile halletme oyununa son vermezlerse biz de siyasi görüşmeleri akılları başlarına gelinceye kadar tatil edelim. Bunların anlayacakları lisan budur.
 

 
BAZI ANILAR PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

ImageBazı anılar var, aradan ne kadar zaman geçse unutulmaz. Özelikle insanın aşağılandığı veya göz göre göre haksızlığa uğradığı olaylarla ilgili anılar hatıradan silinmez. İkinci dünya savaşının devam ettiği yıllardı. Her şey kupona bağlı. Okulu yeni bitirmişim. Doğru dürüst bir takım elbisem yok. Belediyeler ihtiyacı olanlara gereken kumaşı alabilmeleri için kupon veriyor. Belediyeler karma ve Rum çoğunluk idaresinde. Ben de Belediyeye yazılı müracaatla ihtiyacımı duyurdum ve Belediye binasına giderek kuyruğa gidiyorlar. Birkaç kez şikâyet edecek oldum. Sert bir cevap: “Beklesene bre!”. Olacak gibi değil. Yapılan muamele Türk olduğum için! O sırada Belediye Reisi odasından çıkmış yanımızdan geçiyor. Önünü keserek şikâyetimi yaptım. “Bunca saat bekletilen tek Türk’üm” dedim. Alayımsı şekilde bakarak “Ya, öyle mi? Biraz daha beklersen ne olur?” kabilinden bir şeyler söyleyerek çekip gitti. “Beklesene bre” diyen memurun alaylı bakışlarını ve en sonunda kuponu verirken yüzündeki aşağılayıcı ifadeyi bugüne kadar unutamadım.

Yıllar sonra Avukat olarak memlekete gelmişim. Küçük Anglia bir araba aldım. Sürüş ehliyeti için imtihana girdim. Rum polis çavuşu iki kez “git ve yine gel” dedi. Hal ve tavrı itici. Meslektaşı, Fox lakabı ile bilinen Türk polis duruma müdahale etti ve ikinci imtihanı o yaptı. Fox’un söylediğine göre beni geçirmeyen çavuş koyu bir Türk düşmanı; Türklere eziyet yapmaktan zevk alan biri. Çavuşun tavrını hiç unutamadım. Yüzünüze bakmadan, sert veya alaylı bir şekilde konuşan. İkide birde şöyle yap, böyle yap talimatını verirken “bre” kelimesini bol bol kullanan itici bir kişi. “Ben senden üstünüm” diyen bir tavır. Unutamazsınız.

Aradan yıllar geçti. Ben savcı olmuşum, çavuş da emekli olmuş araba sürüş ehliyeti veren bir okul açmış. Baf’ta önemli bir davada müdafaa tanığı olarak karşımda. Sanık Afrika’dan gelip Baf kasabasına yerleşmiş zengin bir Rum; kendisinden çok genç güzel bir kız ile evlenmiş; eşinin bir sevgilisi olduğunu keşfetmiş, bu yüzden hem eşi ile hem de sevgilisi ile tartışmalar, kavgalar ve öldürme tehditleri var. Aşk devam ediyor ve bir gün öfkeli koca, eşinin sevgilisini arabası ile ezip öldürüyor. “Uzman tanık” olarak müdafaa adına gelen çavuş da bu olayın bir kaza olduğunu kanıtlamak için bin bir dereden su getiriyor. Saatlarce süren bir çapraz sorgulamada “uzman çavuşun” gerçekleri saptırdığı gün ışığına çıkıyor ve öfkeli koca gereken cezaya çaptırılıyor. Davadan sonra koridorda karşılaştığım çavuş “Denktaş bey beni çok sıktın” diye sitem edince, “şoförlük imtihanında senin beni sıktığın kadar değil her halde” dedim.

Hükümetle Kilise arasında bir dava var. Başsavcı Tornaritis Başpiskopos’u ziyaret edecek. Beni de yanına alıyor. Makarios bizi karşılıyor. Masa etrafında yerlerimizi alıyoruz. İkram safhası geliyor. Herkes içeceği kahvenin siparişini “şekerli, sade, az şekerli” olarak veriyor. Makarios, siparişleri alan genç papaza “benimkini biliyorsun; Başsavcının ne istediğini de işittin. Gerisini kaynat getir” talimatını verdi. Kahveler getirildi.  Ben önüme konan kahveyi içmedim. Kalktık gidiyoruz. Makarios “lütfetti” ve “Kahvenizi içmediniz” dedi. Cevaben “teşekkür ederim, ancak o benim kahvem değil, sizin ısmarladığınız kahvedir” dedim. Tornaritis, dışarı çıktığımızda “Rauf, papazı zor durumda bıraktın” diyecek oldu. Hâlbuki beni adam yerine koymayan Makarios’un kendisiydi. Ben kişiliğimi korumak zorunda bırakılmıştım. Bunlara benzer hatıralar çoktur. Bunlardan ne çıkar diyemeyiz çünkü bunlar bir üst ırkın davranışlarıdır. Gün gelir “alttaki ırkı” topyekün ortadan kaldırma hakkını kendinde gören bir üst ırkın!
 

 
KKTC'den Vazgeçmek mi? PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş


ImageTalat-Hristofyas görüşmelerinin seyretmekte olduğu rotanın sonunda varılacak limanda KKTC yoktur. 25 yaşını doldurmuş olan Devlet’in adı bile anılacak değildir. “Kurucu Devlet” deyiminin hayat bulmasını beklesek diye düşünmenin de bir yararı olmayacak çünkü Sn. Talat açıkça “ayrı devlet, ayrı egemenlik isteyecek kadar aklını peynir ekmekle yemediğini” açıklamış bulunmaktadır.

Bu anlamda “Kurucu Devletlerin her alanda eşitliği” hiçbir mana ifade etmeyecektir. 1960 Antlaşmalarında da “her alanda eşit Cemaat Meclisleri” vardı. Makarios “anayasa ölmüştür gömülmüştür” dedikten sonra Rum Cemaat Meclisini merkezi hükümete bağladı, Türk Cemaat Meclisi ise yıllık tahsisatını alamaz hale geldi. O halde halkımız KKTC’nin var olmayacağı, tek halka, tek devlete ve tek egemenliğe dayalı bir anlaşmanın bizi mutlak teslimiyete götüreceğini bilmek zorundadır. Diri duran kuruluşlarımız bu gerçeği sık sık vurgulamaktadırlar. Bu yeterli değildir. Bu kuruluşların  köylerimize ve gençlerimize inmeleri gerekmektedir. Yeni bir referandumda halkın aldatılmasını önlemek hepimizin görevidir. Kâğıt üzerinde bize verilmiş görünecek hakların “AB normlarına uymuyor” diye ortadan kaldırılabileceğini bilmeyen kalmamıştır sanırım.  O halde biz Rum’un yırtıp atamayacağı, sağlam bir zemine dayalı kalıcı bir anlaşma peşinde koşmalıyız. Sağlam zemin de Devletimizin zeminidir, KKTC’dir.

Rum tarafı 1960 Antlaşmaları ile meydana gelmiş olan Devletin “ortaklık” olduğunu, “fonksiyonlar açısından federal” olduğunu ret etmektedir. “Kıbrıslıların” sahip oldukları uniter bir devletten dem  vurmaktadırlar ve “Kıbrıslılar” da kendileridir, biz Kıbrıs milletinin (!) içinde azınlıklardan bir tanesiyiz. Halbuki 1963’de yıktıkları devlet hem ortaklıktı, hem de fonksiyonel federatif bir sistemi içermekteydi. Dünyada federasyonlar ayrı milli devletlere dönüşmektedirler. Çek ve  Slovak örneğini unutmayalım. Yugoslav federasyonu kaç devlete ayrıldı hatırlayalım. Sovyetler ne oldu düşünelim. Kosova ve Makedonya neredeler hatırlayalım.

Bunların ayrılmış olmalarından kimse zarar görmüş değildir. Ayrılığın kimseye zararı yoktur. Her birim kendi kabiliyeti doğrultusunda daha mesut, daha hür olmanın tadını tadar ve komşuları ile eşit şartlarda işbirliği esas olur; birinin diğerine hükmetmesinden veya ayak bağı olmasından kaynaklanan sürtüşmeler ortadan kalkar. Eşitlik gözle görülür hal alır.
   
Kıbrıs’ta Rum liderliği ve militan Ortodoks Kilisesi Kıbrıs’ın Yunan, kendirinin de Kıbrıs’ta Yunanistan’ın bir uzantısı olduklarına inandıkları ve bizi “lokmacı, muhallebici” bir alt ırkın işe yaramaz insanları olarak gördükleri içindir ki Türklerle yeni ve eşitliğe dayalı bir ortaklık, hatta komşuluk düşünemiyorlar. Bu milli bir hastalıktır, yüz yılı aşkın bir kültür ve inanç meselesidir. 1960 Antlaşmaları ile denenmiş olan eşit şartlarda iç, içe yaşamak deneyine bu nedenle şans tanımamışlardır. Bu nedenle, ayni insanlarla ayni konuda yeni bir denemeye kalkışmaktan daha sakat bir şey olamaz. Yeniden benzer bir deneye gidilecekse bulunduğumuz zemini yok farz ederek değil, geleceği bu zemin üzerine bina ederek işe başlamak gerekir.

Federasyona gidilecekse önce eşit şartlarda iyi komşuluk ve samimi işbirliği denenmeli ve işe iki devletle iki halkın ortaklığından başlanmalıdır. Bunlardan Türk devletini yok farz ederek ve Kıbrıs Türklerini işgal altında yaşayan azınlık olarak görerek uzlaşmadan yana olmak, kendi mezarımızı güle oynaya kazmağa benzer. Rum ile Yunan’ı bilelim, geçmişte bize yapılanları unutmayalım, toplu mezarlarda sadece şehitlerimizin değil, “eşit şartlarda birlikte yaşamak deneyinin” de yatmakta olduğunu hatırlayarak hareket edelim. Rum tarafı KKTC’nin var olduğunu ve Kıbrıs Türklerinin ikinci HALK olduklarını, Kıbrıs meselesini kendilerinin 1963’de Enosis için başlattıkları bir mesele olduğunu, 1974’de başlayan bir mesele olmadığını kabul edip, bize yapılanların zarar ve ziyanını vermeye hazır olmadıkça, masa başında vakit geçirmenin hiçbir anlamı yoktur. Son 45 yıldan ders alalım. KKTC’den vazgeçiniz diyenlerin karşısında aşılmaz bir dağ gibi durmasını bilelim. Şehitlerimize, tarihimize, Anavatanımıza ve gelecek nesillere borcumuz ve görevimiz budur.

Rauf R. DENKTAŞ



 

 
MAL-MÜLK MESELESİ PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

ImageTalat-Hristofyas görüşmelerinde mal-mülk meselesi tartışılacakmış ve  görüşmecilere göre “bu çok zor bir konu” imiş. Konuyu zorlaştıran Rum tarafının her şeye hakim olmak, “benimdir” dediği ne varsa onları almak ve karşılığında Türk tarafına “Türkün olanı bile” vermemek siyasetidir.

45 yıllık bir geçmişe ve 45 yıldır 103 köyümüzdeki Türk mülkünden alabildiğince yararlandıklarına göre, bu konunun karşılıklı al-ver ile halledilebileceğini teslim etmeleri gerekirdi. Halbuki Kipriyanu’dan başlayarak  Rum liderlerin tümü Rum halkına, yıllarca, “sakın takasa yaklaşmayın; sakın bu konuda Türklerle anlaşmayın; herkes yerli yerine dönmedikçe uzlaşma olamaz” mesajını vererek göçmenleri insafsızca aldatmışlardır.

Kıbrıs meselesini “meşru hükümet” olarak Türklere taviz vermeden uzun vadeli bir yaklaşımla halletmek siyasetine yatmış olan Rum liderliğinin bu oyununa gelmiş olsaydık, Kuzeyde “Rum malı” addedilecek her tarla ve bina, bu güne kadar olduğu gibi kalacak, inkişaf olmayacak, Türk insanı yarınını bilmez bir durumda kalacaktı. Konu, Fikirler Dizisi görüşülürken enine boyuna tartışıldı. Rum tarafı “mülkün sahibine iadesinden başka yol yoktur” diyor, başka bir hal çaresi kabul etmiyordu. O halde 1975’de yapılan nüfus mübadelesi ve bunu takiben yapılan “iki kesimli federal” formül anlaşması ile “karşılıklı yerleşim Federe Devletlerin yasaları ile kısıtlanabilir” anlaşmasının anlamı ne olabilirdi? Maksat, iki tarafın yeniden her gün sürtüşeceği, kavga edeceği bir durumdan kurtulmak, iyi komşuluk esasına dayanan bir ortaklık yapmaktı. Nüfus değiştikten ve iki kesimlilik kabul edildikten sonra Rum tarafının “ben Kuzeydeki malıma mülküme döneceğim” diye diretmesi kabul edilemezdi.

Bu tartışmayı dinleyen BM Genel Sekreteri Birleşmiş Milletlerin Hukuk Müşavirini davet ederek görüşünü aldı. Bu görüşe göre de mal mülk meselesinin halli sadece malın iadesi ile değil, takas ve tazminatlar suretiyle de halledilir şeklinde Fikirler Dizisine kaydedildi. Uzlaşma yönünde bir istemi olmayan Rum liderliği “göçmenler eski yerlerine gitmedikçe uzlaşma olmayacak” siyasetine devam etti ve mesele AİHM’ne müracaatla daha da içinden çıkılmaz bir hale getirilmek istendi. ORAMS davası ile Rum idaresi Kuzeyi devralmak oyununu denemeye başladı.

Ne yapılabilir? Yapılması gereken tek şey paniğe kapılmamaktır. Masada halledilmesi gereken mal-mülk konusunu global bir şekilde, takas ve tazminatlarla halletmek formülünden vazgeçilemez. Tazminatlar konuşulacağında Türklerin 1963’den bu yana alacakları da masaya yatırılmalıdır.  Aytuğ F. Plümer’in KIBRIS EKONOMİ TARİHİ  adını verdiği kitabında Kıbrıs Türklerinin 1963’den bu yana kayıplarının çerçevesi çizilmiştir. Bu eserden yararlanarak Tazminat Talebimizi içeren bir belge hazırlanmalı ve Türklerin de alacakları görüşülmeden mal-mülk konusuna el atılmamalıdır. Halen faaliyette bulunan Toprak Tazmin Komisyonunun yasası da Meclise götürülerek Kıbrıs Türklerinin Güneyde bırakmış oldukları ev, tarla, arsa, bağ, bahçe, araç, gereç, davar v.s. konuları da kapsayacak şekilde genişletilmelidir.
 

 
SERTLEŞEN AVRUPA BİRLİĞİ PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

 ImageAB’nin son raporu, özellikle Kıbrıs konusunda, sertleşmekteymiş. AB’nin saygın makamları Türkiye’den, eli kanlı, geçmişi AB ülkelerinin her birinin yüzünü kızartacak suçlarla dolu, Rum idaresini (kendileri tanıdı diye) “Kıbrıs’ın meşru hükümeti” olarak tanımasını, limanlarını Kıbrıs dedikleri bayrağa açmasını, Kısacası Kıbrıs meselesini Rumların lehine halletmesini istiyorlar.

Bu konuda “Kıbrıs meselesi halledilmeden Kıbrıs’ı(!) üye yapmamız hataydı ancak bunu düzeltecek halimiz yok” demelerine rağmen Türkiye’den ve KKTC halkından bu hatayı meşrulaştırmak için ısrar etmeleri, AB açısından yüz kızartıcı bir davranıştır çünkü yapmış oldukları hata Kıbrıs’ta yaşayan iki eşit ortaktan birinin, Kıbrıs Türk halkının, insanca yaşamak ve hatta var olmak hakkını ihlâl anlamına gelmektedir. Ayrıca 1960 Antlaşmalarının meydana getirdiği Kıbrıs Cumhuriyetinde iki ayrı demokrasinin varlığı bahis konusudur. Kıbrıs’ın bağımsızlığında ve egemenliğinde eşit haklara sahip olan iki halkın (adlarına toplum dense de) kendi temsilcilerini ayrı listelerde seçmek hakları da ihlâl edilmekte, Kıbrıs Türklerinin seçmediği Rum makamları Kıbrıs’ın tümünün meşru hükümeti addedilmek suretiyle AB, şampiyonluğunu yaptığı demokrasiyi de hicap duymadan kirletmiş olmaktadır. Bu da yetmedi, AB Kıbrıs’ta 1963’den 1974’e kadar insan haklarını çiğneyen, 16 günlük bebekleri ve 14 yaşına kadar çocukları genç anneleri ve yaşlı nineleri ile birlikte toplu mezarlara gömen, Uluslar arası Antlaşmaları çiğneyerek ülkenin Anayasasını “ölmüş ve gömülmüş” ilân ederek Ortaklık devletini bir Rum Cumhuriyetine dönüştürmek için Uluslar arası arenada akla gelen her yalana ve her hileye baş vurmuş olan Rum ortağı AB üyesi yapmakla , AB’nin temelini teşkil eden her ilkeyi de kirletmiş bulunmaktadır.

AB yetkililerini yukarıda sıraladığımız gerçekleri incelemeğe ve yapmış oldukları vahim hatadan dönemeyeceklerse de bu hatayı Türkiye’ye ve KKTC halkına kabul ettirmek için baskı yapmaktan vazgeçmeye davet ediyoruz. Hak ve adalet, demokrasiye ve insanlığa saygı, Kıbrıs dahilinde ve yörede kalıcı barışa hizmet bunu gerektirmektedir. Hak ve adalet başkalarının yaptıkları hatalar üzerine bina edilemez. Kalıcı barış, ihtilâf halinde olan taraflara eşit muamele ile mümkündür. AB bu ilkeleri de insafsızca çiğnemektedir.

Kıbrıs’ta, Belçika’da olduğu gibi, iki ayrı dil mensubu halk yaşamaktadır. Buna ek olarak din ayrılığı, kültür ayrılığı, milli görüş ve milli hedef ayrılıkları da vardır. 1960 Antlaşmaları bunları kaale alarak ve tarafların rizası ile Garantiye alınmış bir ortaklık devleti meydana getirmişti. Kıbrıs’ta Rum ortak yasaklanmış olan “Yunanistan’a ilhak” sevdası ile bu ortaklığı yakıp,yıkmış fakat Türk ortağı dize getirememiştir çünkü 1960 Antlaşmaları Garantörlerin haklarını da korumaktaydı ve Türkiye, güvenliği ile yakından ilgili, Lozan Antlaşmasının oluşturduğu Türk-Yunan dengesine bağlı olan bu antlaşmadaki dengelerin bozulmasına müsaade edemezdi. Şimdi Belçika’da taraflardan biri diğerine, Kıbrıs’ta Rum ortağın Türk ortağına yapmış olduğu muameleyi yapmış olsaydı Belçika, Kıbrıs’ta olduğu gibi ikiye bölünmez miydi? Ve bu bölünmeden sonra Belçika’nın yeniden birleşmesi gündeme geldiğinde, saldırıya uğramış olan taraf, bunun ileride tekrarlanamayacağı garantiler veya tedbirler üzerinde durmaz mıydı?  Bugün Belçika’da federal bir sistem konuşulmaktadır. Çekler ile Slovaklar anlaşarak ayrılmışlar, kendi egemenliklerine sahip çıkmışlar ve AB’nin şemsiyesi altında birlikteliklerini devam ettirmektedirler. Kıbrıs’ta ayrılık kanlı olmuştur. Ayrılığı 1974’deki olaylara bağlayarak ahkâm kesmenin kimseye yararı yoktur Ayrılık 1963’de Ortaklığın Rumlar tarafından yıkılması ile başlamıştır. Kıbrıs meselesinin başlangıcı 1963 Aralık ayıdır. AB’nin bağrına bastığı Kıbrıs Hükümeti soykırımına tevessül etmiş olan eski Rum ortaktır. AB bu gerçekleri görmeli ve sertleşecekse suçlu, eli kanlı, geçmişi bozuk Rum idaresi ile destekçilerine karşı sertleşmelidir. Sertlik göstererek Kıbrıs Türklerini temel hak ve hürriyetlerinden, eşit egemen statülerinden, iki eşit halktan biri oldukları gerçeğinden vazgeçirmeğe çalışmak mertlik olmadığı gibi barışa hizmet de değildir. AB’yi hatasından vazgeçirmek için her Türk elinden geleni yapmalı, hiçbir şart altında Devletimizden vazgeçilmeyeceği mesajı, nedenleri de anlatılarak bütün Avrupa ülkelerine duyurulmalıdır. Rum’un başlattığı propagandaya yenik düşmüş olan AB’yi uyaracak propagandaya dört elle sarılmak zamanıdır.

 
Görünen Minareler PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

ImageGidilecek köyün minareleri görününce başka kılavuza ihtiyaç kalmaz. Kıbrıs meselesinde minareler görülmekte, çanlar çalmakta, Hristofyas Başpiskopos’u sevince gark edecek kadar açık konuşmaktadır. Çıktığımız Tek Halk,  Tek Devlet, Tek Egemenlik yolunun sonunda 1960 Antlaşmalarından daha da zayıf ve kırılgan bir uzlaşmadan başka bir şey görülmemektedir. Türkiye AB üyesi olmadan bizi Rum tarafına bağlayarak 1960 Antlaşmalarının temelini teşkil eden Türk-Yunan dengesini ortadan kaldırmaya davet etmektedirler. Annan Planı zamanında Türkiye’nin de kabul ettiği bu davet bu kez Talat-Hristofyas görüşmelerinin alt yapısı haline getirilmiştir: Türkiye’nin henüz üye olmadığı ve ne zaman üye olacağı bilinmeyen bir ortamda, bize Garantilerden vazgeçip Rum’la birleşerek Rum’un yarı kalmış AB üyeliğini tamamlamamız önerilmektedir. Bunu öneren ve bizi Ermeni, Maronit ve Latinler gibi azınlık olarak gören; Londra’ya, Moskova’ya giderek Kıbrıs’ın 1960 Antlaşmalarında da üniter bir devlet olduğunu savunan; şimdiki eksersizin bu üniter devlete, AB normlarına bağlı  iki vilâyetli bir şekil vermek eksersizi olduğunu söyleyen Hristofyas’tır ve onun destekleyicileridir. Hristofyas’ın ikide birde görüşme masasından kalkıp BM Güvenlik Konseyinin daimi delegelerini ziyaret ederek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ortadan kalkması, Garantilerin sıfırlanması anlamına gelen bu formüle destek imzaları toplaması hafife alınacak bir durum değildir.

Bu gerçeklere  rağmen “masadan kalkan taraf olmamak” ve “dünyaya uzlaşmadan yana olduğumuzu kanıtlamak” siyaseti “milli siyaset” haline getirilmiştir. Annan Planına evet demekle manevi yücelikler elde edindiğini savunanlara göre, bu manevi yücelikte devam etmenin yolu Rum tarafı ne yaparsa yapsın bizim masadan kalkmamamızdır.  Hristofyas’ın Londra’da ve Moskova’da “ben Talat’la anlaşıyorum, Türk hükümeti de Talat’ı destekliyor ancak asker uzlaşmayı engelliyor” yalanı ile elde ettiği müşterek imzalar bile manevi yüceliklerde uçan Annan’cıları düşünmeye sevk etmiyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımayan, Kıbrıs Türklerini, Kıbrıs Hükümeti addettikleri Rum’un gözü ile gören ve bizi Rumlarla –yani hükümet ile- bu kez AB normlarına uygun bir şekilde ve BM Kararları çerçevesinde bütünleştirmek için sırtımızı okşayıp, fıstık parası kabilinden yardım eden AB’nin ilişkisini halkımıza “KKTC-AB ilişkileri” olarak takdim etmek oyunundan hicap da duymuyoruz.

Gerektiğinde masadan kalkmanın ve yeniden daha iyi şartlar elde ederek masaya oturmak için pazarlık yapmanın da sağlam ve normal bir görüşme yöntemi/taktiği olduğu kabul edilmemektedir. Halbuki Rum tarafının başarı ile uyguladığı bu metot sayesindedir ki dünyayı ve bizi oyalayabilmektedirler. Masaya taktik icabı oturdukları, meşru Kıbrıs Hükümeti unvanından zerre kadar ayrılmak istemedikleri, Kıbrıs meselesi 1974’de başlayan bir meseledir diye yalan söyledikleri bilindiği halde 45 yıldır bu sahtekârlığı yürütebilmişlerdir. Neden? Çünkü biz  dünyaya ve Rumlara Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile egemenliğimizi, kendi kaderini tayin etme hakkı olan bir halk olduğumuzu ve bunları pazarlık konusu yapmayacağımızı söylemiyoruz. Tam aksine tanınma istemediğimizi açıklayarak “kurucu devletler eşit olacaktır” yalanı ile halkımızı avutuyoruz.

Gidilmekte olan köyün minarelerini Gambari Anlaşmasının açıklandığı andan itibaren görmüş olan halkımızın büyük bir kısmı, Hristofyas’ın bütün açıklamalarına ve yaptıklarına rağmen Sayın Talat ile onu sonuna kadar desteklediğini söyleyen Türk hükümetinin “masadan kalkmama, görüşmelere devam” siyasetleri karşısında büyük bir huzursuzluk içinde yaşamaktadır.

Gün gelecek gidilen yolun teslimiyet yolu olduğunu halen teslim etmeyenler de bu huzursuzluğu yaşamağa başlayacaklar fakat o gün geri adım atamayacaklarını görerek hüsrana uğrayacaklardır. Bu nedenle derinliğine bir değerlendirme yapma zamanı şimdidir diyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden ve egemenliğimiz ile kendi kaderini tayin hakkı olan iki halktan biri olduğumuz gerçeğinden vazgeçilmeyeceksek bu konularda sesimizi yükseltme zamanı şimdidir.     
 

 
Acılı reçete PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

ImageSayın Talat Acapulco Otelinde Mersinden gelen iş adamlarına yaptığı konuşmada “iyi niyeti” hakkında geniş bilgi verdi; bu iyi niyetli ve tavizkâr gidişatın Türkiye’ye uluslararası arenada ne denli yararlı olacağını da özenle anlattı. Görüşmelerdeki taktiğini ve yaklaşımını Türkiye’nin bildiğini ve desteklediğini de vurguladı. Görüşme sürecinde “acılı gelişmeler de olabilir; sıkıntıları omuzlamaya hazır olmamız gerekir” dedi. Pazarlık stratejisini veya taktiğini de şu sözlerle açıkladı: PAZARLIKTA ESAS ÖNEMLİ OLAN NOKTA NE KAZANILDIĞI VE KAZANÇ DURUMUNUN KAYIPTAN FAZLA OLUP OLMADIĞIDIR. Kazanılanlar kaybedilenlerden fazla ise bu , sürecin başarılı sonuçlandığı anlamına gelebilecektir.” Bu formül, elma alıp armut verme pazarlığında geçerli olabilir. Bir halkın geleceği, bir milletin kaderi bahis konusu olduğunda aşılamayacak, ötesine geçilemeyecek KIRMIZI ÇİZGİLER bahis konusudur. Sayın Talat bunlardan bahsetmedi.

Sayın Talat’ın konuşmasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığından söz edilmemiştir; iki eşit egemen halktan biri olduğumuz ve kurulacak bir ortaklıkta bu statümüzün temel teşkil edeceği açıklanmamıştır. İyi niyet dolu bir kalple, Rum tarafının kırmızı çizgilerinden vazgeçmeyeceği beyanları ayyuka çıkmışken, Sayın Talat Rum tarafının henüz elini açmadığından bahsetmektedir. En önemlisi, kendi beyanları ile de teyit etmiştir ki Kıbrıs Türk Halkının %65’i Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığına dayanan bir ortaklık istemektedir. Türkiye’den gelen sesler de “iki eşit egemen halk, iki demokrasi, iki devlet ve garantilerin devamı” demektedir.  Sayın Talat’ın Hristofyas ile başlattığı görüşmelerde bunlardan eser yoktur. Tek halk, tek egemenlik,tek devlet formülü ve AB normlarının hakim olacağı üniter bir devlette (adı ne olursa olsun) Kıbrıs Türkleri  erimeye mahkûmdur.

 Türkiye AB’ye tam üye olmadan biz Rumlarla birleşerek Kıbrıs’ın yarım yamalak AB üyeliğini meşrulaştırırsak Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hakları da ortadan kalkmış olacaktır. Rum tarafı, 1960 Antlaşmalarına rağmen, Türkiye’nin bu hakkını işlemez hale getirmek için AB’ye müracaat etmiş ve Yunanistan ile İngiltere’nin yardımı ile “Kıbrıs” olarak üyelik kazanmıştır. Bizim görevimiz bu üyeliğin geçersiz olduğunu  ve Kıbrıs bütünleşse de Türkiye tam üye olmadan Kıbrıs’ın üye olamayacağını ısrarla savunmak olmalıdır.

Rum idaresi “Meşru Kıbrıs Hükümeti” ve “AB üyesi Kıbrıs” olarak tanındığı sürece bu unvanı devam ettirmenin ötesinde bir istemi olmadığını kanıtlamıştır. Rum’a bu üstünlüğü kazandıran “dost ve müttefikler” Türk tarafına yapmakta oldukları 45 yıllık adaletsizlikten vazgeçmedikleri sürece de Hristofyas kendinden öncekilerin oynadıkları oyunu oynamaya  devam edecektir. Bu oyunun adı “biz Rum halkını (Kıbrıslıları) Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkmaktan men eden engellerden kurtulmak” oyunudur. Onlara göre AB üyeliği eşittir Enosis! Bunun tamamlanmasına  engel 1960 Garanti Anlaşmaları ile KKTC’nin varlığıdır. Bunlar olmasa, Kıbrıs’ın tümü AB üyesi olacak, Garantiler işlemez hale gelecek, asker adadan çıkacak, AB normları ve İnsan Hakları diyerek Kıbrıs 1974 öncesine dönecek, Türklere 1960’daki haklar bile verilmeyecek çünkü TEK HALK  TEK EGEMENLİK, TEK DEVLET FORMÜLÜ KABUL EDİLMİŞTİR. Bu nedenle Hristofyas’ın bütün uğraşı dünyayı “biz Sayın Talat ile anlaştık, Türk hükümeti de Talat’ı desteklemektedir ancak askeri işgal devam etmekte ve asker işi bitirmemizi engellemektedir” mesajı ile dünyayı hallaç pamuğu gibi atmaktır nasıl ki bunu açıkça yapmaktadır. Biz de iyi niyetten, devlet ve egemenlik istemediğimizden, acılı reçetelere hazır olmamızdan bahsedip hava kesmekteyiz.

Bilinmesinde yarar vardır: Türk ulusu ve Kıbrıs Türkleri Kıbrıs meselesinin  bunca yıldır yapılan fedakârlıklara, şan ve şerefimize lâyık, çekilenleri tekrarlatmayacak KALICI bir şekilde hallini beklemektedir. Rum’a iyi niyetle bağlanacak diye acı ilâç içmeyi değil.     
 

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 41 - 50 Toplam: 92