BAKIRKÖY EKSPRES - BAKIRKÖY'ÜN TARAFSIZ GAZETESİ

  • Giriş
  • KAYIT OL
    Kayıt
    Yıldız ile (*) işaretli alanları doldurmak zorunludur.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    E-posta: *
    Parola: *
    Parola Tekrar: *
  • ARAMA YAP
YAZI BOYUTU
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow YAZARLAR
YAZARLAR
HERKES MEMNUN(MUŞ) PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş
HERKES MEMNUN(MUŞ)


Hristofyas’ın BM Genel Sekreterine neler söylediği bilinmektedir: “Kıbrıs meselesi işgal ve kolonizasyondan kaynaklanan Rum göçmenlerin geri dönüş ve tazminat haklarının tanınması meselesidir. Kıbrıs AB üyesidir. Garantilere gerek yoktur. Kıbrıs’ta asker de gerekmez. Talat ile bu konuda anlaşmıştık ancak Talat şimdi baskı altında bu konularda gerekeni yapamıyor. Türkiye Talat’ı serbest bırakmalı ve askerini geri çekmeye başlamalı, Kıbrıs hükümetini tanıyıp limanlarını Kıbrıs bayrağına açmalıdır. Türkler arasındaki yoldaşlarımız da bu görüştedirler. İstenen ABD ile diğer Güvenlik Konseyi hükümetlerinin Türkiye üzerinde baskı yapmaları ve Kıbrıs meselesinin hallinin biz Kıbrıslılara bırakılmasıdır. Dıştan müdahale ile bu meselenin halledilemeyeceğini gördünüz. Biz Kıbrıslılar asırlarca barış içinde yaşadık. Türkiye müsaade etse yine de kardeş gibi yaşarız.” Yeni Genel Sekreter “Türk kardeşlerin toplu mezarlardan çıkarılmakta olduğunu” her halde bilmiyor. Bilenler ne yaptılar ki?

Bunları nereden çıkarıyorsunuz demeyiniz. Hristofyas Genel Sekreter ile görüşürken, görüşmeden önce ve sonra, Kıbrıs’ta sözcüsünün ve Başpapaz Hrisostomos ile diğer Parti liderlerinin açıklamalarına bakmışsanız siz de ayni sonuca varırsınız. Hristofyas BMGS ile temaslarından sonra adaya döner dönmez bu gruba bilgi vermiş, onlar da sonuçtan memnuniyet izhar etmişlerdir. İşte bize ilham veren beyanatlardan kesitler:
(1) Kıbrıs Cumhuriyeti Dağılamaz,(2) TC’den gelenler gitmeli kolonizasyona son verilmelidir, (3) Türk işgaline karşı mücadele sürecek, (4) işgale ve kolonizasyona son vererek adamızı birleştirmek istiyoruz, (5) Garantilerin devamı AB ülkelerine hakarettir, kabul edilemez. Hristofyas bu tezleri savunmamış olsaydı bu beyanatları yapan sözcü ve Akel Patisi, Kilise ve diğer parti liderleri Hristofyas’ın BMGS ile temasından memnuniyet getirirler miydi?   Rum-Yunan ikilisinin “milli görüş ve siyasetinin” bunlardan başka bir şey olmadığını bilmeyen var mı?

KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Talat da BMGS ile temaslarından memnun döndü. Genel Sekreter de bu temaslardan memnun olduğuna göre Sn. Talat’tan “biz uzlaşmadan yanayız, ayrı egemenlik, ayrı devlet istemiyoruz” sözlerini mi işitti ki “bunlar uzlaşabilir” sonucuna vardı? Bilmiyoruz.

Ancak 45 yıllık senaryo tekrarlandı. İki lider arasına “kırmızı telefon hattı” konulacak. Direk temas edebilsinler diye! Amerikalılar benimle Klerides arasına da böyle bir hat koymuşlardı. Tek bir kez bunu kullanmayı denedim fakat karşı taraf cevap vermemişti. Klerides ile yeniden bir araya geldiğimizde Klerides’e bundan bahsettim. Yarı şaka yarı ciddi bir şekilde “başka yer olmadığı için bu telefonu aşağı kattaki tuvalete koyduk, bu nedenle olacak aradığını işitemedik” dedi. Mesaj alınmıştı. Özel telefonlaşacak bir şey yoktu! Şimdi yeniden “kırmızı hat” oyunları. Kimse açık konuşmuyor Rum’dan başka!

Rum “Kıbrıs benimdir, benim olan Kıbrıs işgal altındadır, başka mesele yoktur” diyor. Siz “KKTC benimdir, dokundurmam ona” demediğiniz sürece eli kanlı Rum’u “45 yıldır “meşru Kıbrıs Hükümeti” yapmış olanlar “uzlaşmadan yanayız” demenin ötesinde bir söz söylemeyen “uslu çocuğa” “o halde git Kıbrıslılar olarak hükümetinle anlaş” diyeceklerdir. Şimdiki durumumuz budur. Yes be annem!     
 

 
SUÇUNU ÖĞRENMEDEN... PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş

ImageAdını duymamıştık. Şimdi vicdanımızda yara oldu. O’nu, ölümünden önce tanımayanlar, Televizyon’da, ölüm döşeğinde görüp tanıdılar ve “Türkiye böyle bir yer mi? Hak ve hukuk nerede?” diye sormaya başladılar. Adı Kuddusi Okkır. “Ergenekon Tethiş örgütünün kasası” diye 12 ay önce tutuklandı ve ölümünden birkaç gün önce “tahliye edildi”. Eşinin söylediğine göre “tutuklu iken hücrede öldü denmesin diye tahliye edildi”.
Basındaki resimden, Okkır’ın uzun süredir ifade verecek durumda olmadığı, ölümcül bir hastalıkla pençeleştiği aşikar olduğu halde, çok önceden tahliye edilmemiş olmasının nedenine bakmak lazım!
Yasa’ya göre tutukluların dosyası her 30 günde bir, yargıç’ın önüne getirilir ve tutukluluğun bir ay daha uzatılması istenir. Yargıç da dosya’ya bakar ve talep edilen uzatmayı onaylar. Buradaki eksiklik veya aksaklık her ay sonunda tutuklunun da yargıç önüne çıkarılmamasıdır. Bu yapılmış olsaydı, Yargıç rahmetli Okkır’ın durumunu görür görmez her halde şartlı veya şartsız tahliye kararı verirdi. Türkiye’de, yasal durum nedir bilmiyorum, ancak Anglo-Saxon hukukunda yargıçlar, dosyaya bakarak tutukluluk kararını 12 defa yenileyemez; her defasında tutukluyu da görmek ister. Tutuklunun söyleyeceği bir şey varsa dinler ve kayda geçirir. Sağlık bahis konusu ise, tutuklunun hastaneye sevkini sağlar. Kısacası, kişi mahkeme tarafından suçlu bulununcaya kadar suçsuz olduğu var sayımı ile muamele görür. Savcılık delil toplama safhasındaysa ve bu gecikecekse tutuklu şartlı veya şartsız serbest bırakılır.
Perinçek, İlsever grubundan sonra İlhan Selçuk’un, Balbay’ın, Mütercimler’in, eski Rektörlerin “Ergenekon Çetesine mensup kişiler” olarak tutuklanmaları ile estirilen terör havası, iki tanınmış Atatürkçü Emekli Generalin de tutuklanmaları ile had safhaya ulaşmıştır. Bu gelişmeler, Okkır’ın ölümü ile AB yolundaki Türkiye’nin, insan haysiyeti ve İnsan Hakları ile ilgili mevzuatını süratle ele alması gerektiğini vurgulamaktadır. Tutukluluk devri, suçlunun tespitinde ilk fakat en önemli adımdır. Zorla, tehditle, tutukluluğu uzatmakla alınan “itiraflar”, sonradan mahkeme tarafından geçersiz addedilse de olan olmuş, basına “itiraf etti” haberleri ile kişiye en büyük darbe vurulmuş olur.

Okkır ailesine sabır ve başsağlığı dileriz.
 

 
BUNLARI BİLMEDEN PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş
ImageKıbrıs meselesinin ne olduğuna bakmaksızın, bu meseleye gerçekçi bir teşhis koymaksızın “uzlaşmadan”, “adil ve kalıcı bir anlaşmadan”, “son fırsattır” safsatasından bahsetmek ve gerçeklere dayanmayan bir zemin üzerinde “birleşme, bütünleşme” eksersizinden ümit beklemek hayal aleminde yaşamaktan başka bir şey değildir. 45 yıldır devam eden görüşmeler, masaya konan planlar ve öneriler bir sonuç getirmemişse bunun nedeni “gerçeklere bakmaksızın Büyük devletlerin çıkarlarına hizmet edildiğinin bilincinde olmaksızın” kendi kendimizi aldatmakta olduğumuzu öğrenmemiş olduğumuzdandır.

Kıbrıs meselesi Yunanistan’ın Megali İdea doğrultusunda ONÜÇÜNCÜ adayı da almak ve Türkiye’yi kuşatarak Ege meselesinde kendi istediğine kavuşmak meselesidir. Şimdi denizaltı kaynakları da bahis konusu olunca “Tek Kıbrıs Cumhuriyetinin” Mısır ve Yunanistan çizgisi ile “harmanlanacak alan” tamamen Türkiye’yi dışlayacak bir ortam yaratmaktadır. Stratejistler bu konuyu çok iyi değerlendirmektedirler ancak Basın ve Medya bu konuları henüz millete duyurmak gereğini duymamaktadır. Lozan’da İngiliz gaspçıya bırakılmış olan Kıbrıs’ın – hiçbir zaman Yunan’ın olmamasına rağmen - “Yunan adasıdır” diye Yunanistan’a bağlanması için başlatılan girişimler karşısında Türkiye 1954’e kadar Lozan dengesini korumak için “statükoyu” desteklemiştir. Yunanistan Kıbrıs meselesini “Kıbrıs Halkının self-determinasyon hakkı olarak Enosis istemi ile” BM Genel Kuruluna müracaat edince Türkiye “ilgili taraflardan biri” olarak arenaya girmiş ve çeşitli evrelerden sonra Lozan dengesini koruyan “Enosis’e ve çift Enosis’e kapalı, Garantilenmiş Ortaklık Cumhuriyeti” üzerinde anlaşmaya varılmıştır.  TEK HALK oyunu o zamandan başlamıştır. Bugün Hristofyas TEK HALK üzerinde ısrarlıdır. Garantiler gerekmez demektedir. Her iki konuda da Yunanistan Hristofyas’ı desteklemektedir. Şimdi, hem Yunanistan hem de Rum tarafı ile destekleyicileri “meseleyi Kıbrıslılar halletsin; dıştan kimse karışmasın” noktasında birleşmektedirler ve bizim içimizde de bazı “iyi niyetliler” bu kafileye katılmış bulunmaktadırlar. Bunun anlamı “Türkiye karışmasın; Garantörlük lâğvedilsin; %80 Rum’un karşısında %20 Türk yalınız kalsın; sonuçta Kıbrıs’ta Rum Cumhuriyeti AB üyeliği ile Enosis’i tamamlamış olsun; Türk sahilleri 13. Yunan adası ile kapansın; Türkiye denizlere açık bir ülke olmaktan çıksın” demektir. İsmet İnönü’nün 1965’de söylediklerini unutmayalım. Kıbrıs’tan Osman Örek’in başkanlığında gelen heyet İnönü’ye “Artık dayanamıyoruz. Sabrımızın sonuna geldik. Bir aya kadar müdahale başlatılmazsa teslim olmaktan başka çare kalmamıştır” mealinde mesajlar vermekteydi. İnönü “Vatan müdafaasında Türklersiniz; bu nedenle sizi destekliyor ve her ay yardım gönderiyoruz; sabrınız tükenmişse ve teslim olacaksanız, Türkiye’nin Kıbrıs davası sona ermiş olmaz, Türkiye Kıbrıs’ı Yunan’a Rum’a bırakmaz, bırakamaz, hatta Kıbrıs’ta tek bir Türk olmamış olsaydı dahi Türkiye Kıbrıs’ı Yunanistan’a bırakmazdı; meseleyi Atina’da hallederdik (savaşırdık Atina’ya kadar giderdik). Türk’ün sabrı vatan müdafaasında sona erdiği yerde yeniden başlar. Türk iseniz sabredersiniz”! demişti. Her Kıbrıslı Türk bu milli sorumluluğu bilerek, bunu omuzlarında hissederek yaşamalıdır. Bugünlere bu şekilde gelindiğinin bilinci içinde olalım.

Evet biz Türklük davasının hudut bekçiliği yapmanın gururu ve sorumluluğu ile yaşadık. Bizi Türkiye’den ayırmak isteyenlerin karşısında sıra dağlar gibi durduk. Dr. Küçük’ün deyimi ile “Türkiyesiz var olamayacağımızın bilinci içinde her konuda Anavatanla el ele yürüdük. Bu nedenle bugün kendi Devletimizde hür ve korkusuz olarak yaşamaktayız. Bugün bütün uğraş bizi Türkiye’den ayırmak, devletimizi yok addederek “Kıbrıs’ı birleştirdik” diye bayram yaparken 13. Yunan adası ile Türkiye’yi köşeye sıkıştırıp Ege meselesinde Yunanistan’ı zafere ulaştırmaktır. Kendimize gelecek miyiz? “Kıbrıslılar” olarak bu Yunan tuzağına girecek miyiz? Cevap HAYIR ve bin defa HAYIR olmalıdır. 
 
 
BARIŞ MI, UZLAŞMA MI? PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş
ImageAnavatandan gelerek her iki tarafın Cumhurbaşkanlarını ziyaret etmiş olan deneyimli ve çoğu AKP yanlısı gazeteciler ve köşe yazarları Kıbrıs’ın her iki Cumhuriyetindeki intibalarını ve değerlendirmelerini yazmağa başladılar. Okuyabildiğim kadarı ile hepsi de “barıştan ve iki liderin barıştan yana olduklarından” bol bol bahsediyorlar. Hristofyas’ın “geçmişteki olaylara karışmamış barışçı bir yoldaş olduğunu” bile yazanlar var. Akel partisinin 1963’den 1974’e kadar Makarios ile el ele, kol kola ayni yolu yürüyüp, bize yapılanlardan Makarios kadar sorumlu olduğu unutulmuş bile! Bu “çift taraflı” ziyaretin Kıbrıs Türklerine olduğu kadar Türk ulusuna da “her şey çok iyi gidiyor; barış mümkündür; Kıbrıs Türklerinin çoğu da barıştan yanadır” mesajını vermek için “ilgililer” arasında planlandığı anlaşılmaktadır. Bunun böyle olduğu adayı şereflendiren yazarların “barış görüşmeleri” dedikleri “bubi tuzaklı” yol hakkında aksi görüşte olan kişi, kurum ve kuruluşlarla tek bir temasta bulunmamalarından da anlaşılmaktadır. İşledikleri tema “iki solcu yoldaş kendilerini barışa adamışlar, barış arayışında samimiler ancak zorluklar vardır, bunu da unutmayalım; bu zorluklar iyi niyet varsa aşılabilir”.

Kıbrıs’ta 1960 Antlaşmaları ile başlayan “barış” 1963’de yerle bir edilmiş, barışın temelini teşkil eden iç ve dış dengelerden kurtulup Enosis’in yolunu açmak için bugüne kadar devam eden kanlı kansız süreç başlamıştır. Ortaklıktan silâh zoru ile atılan Türk ortak 20 yıl uğraştan sonra kendi devletini ilân ederek, Rumların yok etmeğe çalıştıkları iç dengeyi somut hale getirmiştir. 1974’den sonra KKTC’nin topraklarına (ve tüm adaya) gerçek barış gelmiştir. O halde bugün aranan barış değildir; iki taraf (iki devlet) arasında bir uzlaşmadır.

Rum tarafı uzlaşmayı “Türk tarafının, var olduğunu iddia ettikleri Kıbrıs Cumhuriyetine dönüşü” olarak değerlendirmekte ve “1960 Cumhuriyeti, Anayasası ve meşru hükümeti ile vardır; eksersiz yeni bir ortaklık oluşturmak değildir; işlevliği olmayan 1960 Cumhuriyetini işler hale getirecek tadilatlar yapılacaktır; bu nedenle Türklere YENİDEN Rumlara, Ermenilere, Maroni ve Latinlere verilmiş olan hakları gölgeleyecek haklar verilmeyecektir; adına Federasyon denecek olan sonuçta AB normları hakim olacaktır; Türklere verilmiş olan haklar bu normlara uymuyorsa yorumlar geçerli olacaktır; serbest dolaşım ve mülk edinme AB üyesi bir ülkede ret edilemez, uygulanacaktır; AB üyesi bir ülkenin başkaları tarafından garanti edilmesi AB teşkilatına da hakarettir; Garantilere gerek yoktur; Kıbrıs askersizleştirilecektir; Kıbrıs Türklerinin Türkiye ile olan bağları koparılmalıdır; Karpas, Maraş, Güzelyurt Türk bölgesinde kalamaz; Yerleşikler Anadolu’ya, Rum göçmenler eski yerlerine dönmelidirler”.  Çerçevesi içinde görmektedir. Rum liderliğinin Kırmızı Çizgisi budur.

Ziyaretçi “Yazarlara” göre Türk tarafı Annan Planına evet demekle manevi yücelik kazanmıştır. KKTC’ye direk gelenlerden bahsediliyor, bunların önce İstanbul’da, her uçağın yaptığı gibi, duraklayıp uçuş numarasını değiştirmek zorunda kaldıklarını es geçiyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı Talat’ın kabullerinden ve ziyaretlerinden bahsediliyor. Ziyarete gelenlerin “sizi cemaat lideri olarak ziyaret ediyoruz, KKTC’ni tanımıyoruz, bayrak, sancak görmek istemiyoruz” diyerek geldiklerini de hatırlamak istemiyorlar. En önemlisi bize ve Türkiye’ye evet dedirten Amerikanın Referandumdan hemen sonra “Kıbrıs Türkleri Annan Planına evet dediklerine göre bundan sonra ayrı egemenlik, ayrı devlet talebinde bulunamazlar” yorumunu getirdiğini hatırlamak da istemiyorlar. “Manevi yüceliğin bedeli” KKTC’den, ve hatta 1960’daki haklarımızın esaslarından vazgeçmek pahasına elde edildiğini ve başlatılmak istenilen görüşmelerde başımızın eğik olacağını, görüşmelerin Referandumda hayır diyen Rum tarafını memnun edecek tadilât için yaptırılacağını bilmek de istemiyorlar.    

Türk ulusuna ULUSAL KIBRIS DAVASINDA HERŞEY YOLUNDA MESAJI VERİLMEK ÜZERE YAPILMIŞ OLAN BU ZİYARETTE bazı ciddi yazarlar Rum tarafının taleplerine evet denilemeyeceğine de temas etmek yüceliğini göstermişlerdir. Maksat Annan Planına evet demekle içine düşmüş olduğumuz tek çıkışlı teslimiyet kanalının varlığını Türk milletinden gizlemek! Devlet kurmuş olan TÜRK HALKI, masaya %20 toplum olarak oturuyor. Bunun teslimiyet anlamına geldiğini anlamak isteyen de yok.
   
 
İlkbahar mevsimine dikkat! PDF Yazdır E-posta
Arif Verimli

ImageÇünkü ilkbahar psikolojik alerji mevsimi
 Bahar aylarında çok sık görülen hastalıklardan bir tanesi; "psikolojik alerjilerdir" Bunlar halk arasında psikolojik alerji veya kurdeşen isimleriyle anılırlar. Bu hastalığın psikiyatrideki ismi "Anjiyo Nörotik Ödem"dir.
Anjiyo Nörotik Ödem; herhangi bir genel tıbbi ve fizyolojik sebebe bağlı olmaksızın, deri üzerinde oluşan kırmızımsı döküntülerdir. Tamamen psikolojik kökenli olan bu bahar alerjileri, çiçek tozu ve polenlerin kişinin bünyesine herhangi bir fizyolojik etkisi olmadığı halde, bu maddelerin havada dolaşmasından dolayı oluşan sinirlilik halinin deri döküntüsü şeklinde dışarıya vurulmasıdır.
Anjiyo nörotik ödem, meyve-sebze alerjilerinden çok farklıdır. Kişinin cinselliği çağrıştıran bu polenlerden nefret etmesinin altında yaşanan cinsel travmaların cinsel yetersizlik veya doyumsuzlukların, yaşanan olumsuz cinsel anıların canlanarak kişiyi rahatsız etmesi şeklinde gerçekleşir.
Anjiyo Nörotik Ödem'in İlkbaharda kişilerde görülme oranı % 2'dir. Uzman yardımı alınarak gökyüzünde uçuşan çiçek hücrelerine karşı duyulan öfkenin sebebi saptanmalı ve tedavi edilmelidir.
Ülkemizde bahar aylarıyla birlikte vücutta oluşan deri döküntüleri, öncelikle bir cilt doktoruna gösterilmektedir. Ancak "Anjiyo Nörotik Ödem"de bilinçaltı psikomotor faktörlerin bir cildiyeci tarafından anlaşılamaması hastalığı tedavisiz bırakır. Anjiyo Nörotik Ödem bir terapi programı gerektiren ciddi bir ruhsal hastalıktır. Deri döküntüleri bir psikiyatrist için kişilik bozuklukları ve cinsel bozukluklarla ilgili ciddi veriler verirler.
Bu sebeple herhangi bir şekilde baharla birlikte ortaya çıkan deri döküntüleri ve alerjilerin sebebi doğru saptanmalıdır. Gelecekte yaşanacak psikiyatrik hastalıkların saptanmasıyla ilgili önemli ipuçları vermektedirler.
Saygılarımla
 

 
Çağımız insanının gelecekte en çok yakalanacağı bozukluklardan biri PDF Yazdır E-posta
Arif Verimli
ImageOrthoreksiya Nervoza; Yunanca "Ortho" yani "Doğru" kelimesinden türemiş yepyeni bir yeme bozukluğunun adıdır. Günümüzde güzellik kavramının zayıf kadın ve atletik erkek üzerine kurulması bu hastalığın gelişiminde son derece etkendir. Özellikle büyük kentlerde "beden imgesi" ve bedeniyle ilgili takıntılar ağırlıklı düşünen aşırı kaygılı ve takıntılı kişilik yapısında görülen bir yeme bozukluğu.

Orthoreksiya Nervozada; kişi, her yediği yemeği abartılı bir şekilde kontrol eder, ürünlerin ambalajlarını saatlerce inceler, o ürünün içinde kanserojen madde, hormon, boya, katkı maddesi olup olmadığına abartılı şekilde kafa yorar. Yiyeceklerin aşırı saf ve katkısız olmasına takıntılı bir titizlik içerisinde önem verir. Yemek konusunda inanılmaz sabit fikirlidirler ve yedikleri besinde 1 mg katkı maddesi olması endişesi hayatlarını karartır. Bu yüzden pek çok besini çiğ olarak yerler. Sağlıklı yemek yeme takıntısı hayatlarına o kadar çok hükmeder ki; pek çok ürünü tüketmekten vazgeçer ve "Anoreksiya Nervoza" da (Yemek yememe bozukluğu) olduğu gibi kilo kaybetmeye başlarlar.

Ortoreksiya Nervoza bir moderne çağ hastalığıdır. İngiliz Beslenme Bozuklukları Derneği'ne göre; hastalık 10 yıl içerisinde büyük bir yaygınlık gösterecektir. Ortoreksiya Nervoza'nın ortaya çıkışında özellikle çağımızdaki güzellik kavramının zayıflığa dayandırılması, medyada her gün ve defalarca çıkan diyet ve ürünlerin içerikleriyle ilgili bilgiler, bazı ürünlerin kanserojen madde, katkı maddesi, boya, hormon. içerdiğiyle ilgili haberler, uzun yaşamanın sırlarıyla ilgili sıkça çıkan bilgiler etkendir.

 Ortorektikler, genetik ve biyolojik olarak zaten yaygınlaşmış anksiyete bozukluğu ve obsesif kompulsif kişilik özellikleri taşıdığından bu tip bilgi ve haberleri abartılı bir endişeyle karşılarlar. Hatta evlerinde inek besleyerek süt içmek ya da sebze yetiştirmek şeklinde ileriye gidebilirler.

Ortoreksiya Nervoza'nın dünya üzerindeki yaygınlığı henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte onbinde 5 gibi bir rakamdan söz edilebilir. Kadınlarda erkeklerden 2 kat daha fazla görülmektedir. Bu sayının gelecek 10 yılda katlanarak artması beklenmektedir. Tedavisi için mutlaka bir psikiyatrist ve beslenme uzmanının konsültasyonu gerekir. Terapi ağırlıklı tedavi başarılı sonuç verecektir.

 
"Metroseksüellik evlilikleri kurtarıyor" PDF Yazdır E-posta
Arif Verimli
ImageKadınlar bakımlı erkeklerle daha mutlu oluyorlar çünkü.
Son günlerde metroseksüellik diye bir kavram çok fazla konuşuluyor. Normal ve sağlıklı bir erkeğin saçından tırnaklarına kadar tüm beden hijyenine ve bakımına, cildine, kokusuna kadar özen göstermesi olarak tanımlanıyor.
Bu kavram benim son zamanlarda gözlemlediğim evlilik sorunlarının çözümü için iyi bir anahtar olabilir. Şöyle ki; artık günümüzde mantık evlilikleri, ideoloji evlilikleri, görücü usulü evliliklerin pek başarılı olmadıklarını görüyoruz. Tedavi ettiğim hastalarım üzerinde gözlemlediğim bu.
Evlilik sorunlarına çözüm bulmak için başvuran her 100 çiftten 45'i  saygısızlıktan ve partnerinin bakımsızlığından şikayet ediyor. En çok şikayet edilen konuların başında da hijyen, bakım ve temizlik alışkanlığına dikkat edilmemesini gösteriyorlar. Bu sorunu karşıdaki kırılmasın diye konuşarak iletişim kurma çabasına girmedikleri için çözmek bizlere kalıyor.
Kadınlar kocalarının Pazar günü pijamalarıyla, tıraş olmadan kahvaltıya oturmalarından, birlikte yattığı erkeğin ağzının veya vücudunun kokmasından, parfüm kullanmamasından, ellerini ve ayaklarını düzgünce yıkamamalarından, tırnak,saç,cilt temizliğine özen göstermemelerinden. çok şikayetçiler. Kadınlar için de erkeklerden kimi zaman aynı şikayetleri alıyoruz.
Bu sebeple kendimize bakmayı asla ihmal etmemeliyiz. Çünkü kendine bakmak insanın kendisine olan saygısının bir göstergesidir. Kendine saygısı olan birey eşine de saygı duymayı becerir. Bakımsızlığın bir Depresyon belirtisi olduğunu da unutmamalıyız. Eşler birbirlerinde eleştirdikleri veya eksik gördükleri kimi noktaları doğru kelimeler kullanarak , iletişim içerisinde çözmeye çalışmalıdırlar.
 
Çocuk yetiştirirken anne ve babalar neler yapmalı, nelere dikkat etmeli? PDF Yazdır E-posta
Arif Verimli

ImageGünümüz, çocuklarımızın her türlü bilgi bombardımanı altında kaldığı iletilerle dolu bir gün. 1990'lar sonrası artan kitle iletişim araçları ile globalizmin etkileri çocuk gelişiminde hem olumlu hem olumsuz bir takım sonuçlar doğurmaktadır. Burada anne ve babalara düşen internet dahil tüm kitle iletişim araçlarının olumlu etkilerini maksimum düzeye çıkarmak, olumsuz etkilerini ise minimum düzeye indirmektir.

Globalizm dediğimiz olgu; insani, dinsel ve ahlaki değerleri dişli çarkların içerisinde ezmekte, hem fiziksel hem de ruhsal olarak gelişmemiş çocuklarımızı toptan ezip geçmektedir. Hiçbir şeyden tatmin olmayan, kısa yoldan ve emeksiz başarılı olmayı hayal eden, sapık ahlaki ve dini akımların ( satanizm gibi), alkol ve uyuşturucunun, yoz bir şöhretin peşinden koşan çocuk ruhları oluşabilmektedir.

Her doğan çocuk önce kendi ailesinin, sonra eğitim ve sosyal çevresinin modellendirmesiyle kişilik gelişimini tamamlar, çocuklarımızın beyin bilgisayarlarına hangi programı yüklersek beyinleri o şekilde işlem üretirler. Yani çocuk yetiştirirken anne-babalar ne ekerlerse onu biçerler. Özellikle 5- 15 yaş arasında onları televizyonun, internetin ve yalnızlığın pençesine bırakırsak geleceğin suç potansiyeli yüksek, terör, uyuşturucu, mafya çetelerinin içerisinde odaklanmış, kişilik gelişimini sağlıklı tamamlamamış, ruhsal hastalıkları nükseden evlatlar yetiştirir ve bir daha da bunun önünü alamayız.
Çocuklarımız madem bizim geleceğimizse işte onları yetiştirirken dikkat etmemiz için bazı tavsiyeler:
 
•    Çocuklarınıza dokunun, sarılın, onları öpün ve sevginizi fiziksel olarak gösterin
•    Çok zaman onların yanında faydanız olmadan oturacağınıza, faydalı birkaç saat geçirin
•    Sorunlarını önemseyin, mantıksız da olsa fikirlerini küçümsemeyin
•    Evle ilgili bir değişiklik yapacaksanız onun da fikrini alın
•    Sohbet edin, derslerine yardımcı olun
•    İyi davranışa ödül, kötü davranışa eğitim verin
•    Öfkenizi bile yumuşak sözlerle anlatın
•    Çocuklarınızın yanında tartışmayın, başkalarının dedikodusunu yapmayın, onu başkalarıyla kıyaslamayın
•    Öğretmek istediğinizi lafla değil, davranışla gösterin
•    Zorlamayın, sıkmayın, boğmayın, onun kişiliğini zorla değiştirmeye çalışmayın, sabırla ve emekle onu kazanabilirsiniz
•    Endişeli, aşırı korumacı ve kaygılı davranmayın, ona sorumluluklar da verin
•    Arkadaşlarını tanıyın, arkadaşlarının aileleriyle tanışın
•    Sanat ve spor faaliyetlerinden uzak tutmayın
•    İlahi, tasavvuf müziği, klasik müzik. gibi ruha terapi yapan müzikleri daha bebekken kulağına aşina hale getirin
•    Siz bir modelsiniz önce kendi eksiklerinizi eleştirin
•    Hayatta her şeyin maddiyat olmadığını öğretin ve hatta ezberletin
•    Şov dünyasını yansıtan programlardan uzak tutun, kimseye özenmesin,
•    Kitle iletişim araçlarını beraber kullanın.
 

 
Mutlu bir evlilik için eşinizle mesajlaşın! PDF Yazdır E-posta
Arif Verimli

Image"Çağımızın metresi internet ve cep telefonu olduğu için kendinize bir cep telefonu edinin ve eşinizle bol bol mesajlaşın"
Evlilik sorunlarıyla ilgili elimizde bulunan veriler, ülkemizde son yıllarda özellikle büyük kentlerde bilinen sorunlara ve sorunların kaynağına artık teknolojinin de katıldığını kanıtlıyor. Mutsuz ve birbiriyle anlaşamayan evli bir çiftin sorunları üç aşağı beş yukarı iletişimsizlik, şiddet, birbirine değer vermeme, aile büyüklerinin evliliğe müdahale etmesi, aldatma, karakter uyumsuzluğu, ekonomik sebepler, eşlerden birinde görülen alkol ve/veya madde kullanımı, cinsel problemler, bakımsızlık... gibi sıralanırken şimdilerde teknolojinin çok ilerlemesiyle birlikte bu sorunlara eşlerden birinin, sahip olunan teknolojik alet veya makineyle eşinin kendisinden daha çok ilgilendiğini hissetmesi de eklendi. En çok da cep telefonu ve internet yüzünden başlayan kavgalar çözümsüzlük yaratıyor.
  2003 senesinde evlilik sorunlarıyla başvuran ve profesyonel yardım verdiğim çiftlerin % 27' sinde dinlediğim bu teknolojik aletlerin çiftin arasına girmesi ve çağımızın metresi olmaları sorunu söz konusuydu. Yardımcı olurken bir de bu aletleri beraber kullanmalarını tavsiye ettiğim çiftler üzerinde son derece olumlu sonuçlarla karşılaştım.
Çağımızın en gerekli ve en zevkli işlerinden biri olan teknolojik nimetlerini birlikte kullanırken eşlerin birbirleriyle chat yapması, mesajlaşması evliliklerine çok olumlu yansıyor. Hem birbirleri için bir şeyler yapıyorlar hem de teknolojiden uzak kalmıyorlar. Birbirlerinin yüzüne karşı söyleyemediklerini de bu sanal ortamlarda açmaları ve tartışmaları sorunlarının çözümünde son derece etkili olmaktadır.
   Bu yüzden eşinizi teknolojik aletlere kaptırmamak için siz de bu ortamın içinde yer almalısınız. Evlilikte mutluluk sadece yüz yüze olarak korunamıyor çünkü son zamanlarda...
 

 
Sosyal fobi % 95 oranında 20 yaşından önce ortaya çıkıyor PDF Yazdır E-posta
Arif Verimli

ImageSosyal fobi başkalarının sürekli kendisine baktığı ve yaptıklarını incelediği korkusu olarak tanımlanabilir.  Sosyal fobiyi aşırı utangaçlık olarak da tanımlayabiliriz. Her 100 kişiden üçünde görülen , kişinin toplumsal ve meslek hayatını çok ciddi şekilde etkileyen ve asla hafife alınmaması gereken ciddi bir psikiyatrik rahatsızlıktır.
Sosyal fobide en sık rastlanan belirtiler; titreme, terleme, çarpıntı, gerginlik,  sıcak veya soğuk basması, göğüste sıkışma, baş ağrısıdır. Peki bu belirtiler sosyal fobide hangi durumlarda ortaya çıkar? Sıralayacak olursak:
 
-      Başkalarının önünde bir şeyler  yemek-içmek
-      Topluluk önünde konuşmak
-      Bir iş yaparken başkaları tarafından seyredilmek
-      Başkaları ile tartışmak
-      İlgi odağı olmak
-      Sorumlu ve otorite durumdaki kimselerle temas kurmak
-      Toplulukta telefonla konuşmak
-      Başkalarının bakışlarını üzerinde hissetmek
-      Karşı cinsle temas
-      Başkalarının önünde yazı yazmak.  gibi durumlarda yukarıda saydığımız belirtiler ortaya çıkar.

Yaşanan bu belirtiler kişide derin bir korku ve heyecan hali yaşanır. Bu korkudan kaçma yaklaşımı ise çok sık görülür. Bunun sonucu ise bireyin "Sosyal Yalnızlık" yaşamasına kadar varabilir.
Sosyal Fobisi olanların sosyal ilişkileri sınırlıdır. İş hayatları düzensizdir. Yalnız yaşama oranları yüksektir. Aşırı utangaçtırlar. İçine kapanırlar. Duygularını rahatça paylaşamazlar. Karşı cinsle olan ilişkilerinde ciddi sıkıntılar yaşarlar. Sürekli olumsuz yönde etkilenen iletişim çabası ileriye dönük yaralar açabilir.
Sosyal Fobi;  iki şekilde tedavi edilir:
-      İlaçla Tedavi: Soysal Fobi tedavisinde kullanılan anti-depresanlar doktor kontrolünde ve uygun sürede ( en az 6 ay) alındıklarında tedavi çok olumlu sonuçlar verir. İlaç tedavisi ile tedavi öncesindeki hassasiyet azalır.
-      Psikoterapi: Hastalar  negatif inançlarıyla yüzleşirler. Hastanın sosyal yaşama uyumu ve sıkıntı duygusunu yenmesi için oldukça başarılı sonuçlar alınır.
Sosyal Fobi başkaları tarafından inceleme altında tutulduğu korkusu olarak tanımlanabilir. En basit anlamıyla aşırı utangaçlıktır. Sosyal fobi kişinin yaşamını , iş ve toplumsal yaşamını çok olumsuz yönde etkileyen bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Sosyal fobide en sık karşılaşılan belirtiler çarpıntı, titreme, terleme, gerginlik, göğüste sıkışma, sıcak ya da soğuk basması, baş ağrısı , baş dönmesi. Yaşanan bu belirtiler kişide derin bir korku ve heyecan hali ile birlikte görülür. Korkulan durumlarda kaçma davranışı genellikle çok belirgindir. Bu durum bazen tam anlamıyla bir sosyal yalnızlıkla sonuçlanır ve kişi bu durumdan kaçmak için olmadık davranışlar sergilerler.
Sosyal fobi tedavisinde genellikle depresyon tedavisinde kullanılan anti depresanlar kullanılır. En az altı ay tedavi devam etmelidir. Tedaviye devam ederken yapılabilecek en büyük hata ise azıcık bir iyileşme görüldüğünde ilacın bırakılmasıdır. Unutulmamalıdır ki; sosyal fobi çok ciddi psikiyatrik bir rahatsızlıktır.
Sosyal fobi iyi tanımlanabilen bir rahatsızlıktır. Fobik kaçınma toplumsal alanda duyulan sıkılmadan kaynaklanır. Toplumumuzun çok büyük bir oranının genç nüfus tarafından oluştuğunu biliyoruz. Ülkemizde yapılan araştırmalara göre 250.000 kişide görülen bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Sosyal Fobinin % 95 oranında ergenlik döneminde görüldüğü ise bilimsel bir gerçektir. Modern çağa ayak uyduracak, Avrupa birliğine girecek gençlerimizin sosyal fobik tablolar yaşamaları ise bilhassa üzerinde durmak istediğim bir konudur. Toplum ve sosyal yaşam korkusu olan gençliğin modern çağda ülkemizi temsil etmesi sağlıklı olmayacaktır.
Bu sebeple önce anne ve babalar sonra eğitimciler ergenlik dönemindeki genç nüfusu çok dikkatli izlemeli sosyal fobi belirtileri gördüklerinde genci tedaviye yönlendirmelidirler. Çünkü Sosyal Fobi çabuk tanımlanan kendini hemen belli eden ve kolay tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır.
 

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 51 - 60 Toplam: 92