|
Menopoz'un kadın ve erkek ruh sağlığı üzerine etkileri |
|
|
|
|
Arif Verimli
|
Menopoz öncesi psikiyatrik bir rahatsızlık geçiren kişilerde menopoz’un yarattığı etkiler 3 katı fazla oranda görülmektedir.
Bireylerde görülen psikiyatrik rahatsızlıklar beyin kimyasının değişimiyle ilgili rahatsızlıklar olup tedavi edilebilir rahatsızlıklardır. Menopozun ortaya çıkması da kadın vücudunda azalan östrojenin düzensiz adet görülmesine ve en sonunda tamamen adetten kesilmesine yol açmaktadır. Dişiliği koruyan östrojen hormonunun menopozda üretilmemesi, kadının stres uyarıcılarına karşı daha desteksiz olduğunu göstermektedir.
Psikiyatrik anlamda menopoz döneminin psikiyatristleri ilgilendiren 3 yönü bulunmaktadır:
- Kadının ruh sağlığında yarattığı etkiler
- Alkol madde ve sigara bağımlılığının menapoza etkisi
- Menopozda evlilik sorunları
Kadın ruh sağlığında görülen etkiler:
Östrojen hormonunun direkt etkisinden bağımsız olarak yaptığımız araştırmalarda menopoz’a giren her 100 kadından 60'ı doğrudan veya dolaylı olarak psikiyatrik sorunlar yaşamaktadır. Bu yaşanan sıkıntıları sıralayacak olursak akut stres bozukluğu, ateş basmaları- uyuşmalar- şişkinlikler- denge bozuklukları-kalp çarpıntılarıyla süregiden panik bozukluk, duygusal çökkünlük ve depresif ruh hali, kişilik ve özgüven problemleri, mutsuzluk, hevessizlik, uyku düzeninde bozukluklar şeklinde sıralanmaktadır.
Alkol, madde ve sigara kullanımı beyin hücrelerinin ölmesine sebep olmakta (atrofi) ve hücresel rejenerasyon (hücre yenilenmesi) mümkün olmamaktadır. Bu, bedenin erken yaşlanmasına ve dolayısıyla menopoz yaşının düşmesine neden olmaktadır.
Menopozda evlilikte çok ciddi sorunlar görülmektedir. Kadının ruh sağlığındaki bozulmalar direkt olarak eşini de etkilemektedir. Özellikle cinsel yaşam üzerinde çok ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Bir kadının menopoza girmeyi bir yeti kaybı, bir kadınlık vasfı kaybı gibi görmesi son derece yanlış bir bilgi işlem hatasıdır. Erkeği seksten uzaklaştırır. Menopoz döneminde de sağlıklı bir cinsel yaşam sürdürülebilir.
Menopoz döneminde psikiyatrik yardım alınması çok olumlu sonuçlar doğurur. Hem kişisel hem de bir çift olarak destek alınması gerekebilir. Maksimum altı ay sürecek olan bu tedavi, hem depresif ruh halinin aşılmasında hem de evlilik sağlığı üzerinde olumlu sonuçlar yaratır ve durumun patolojik değer kazanmaması anlamında gereklidir.
|
|
|
Sonbahar depresyonuna dikkat |
|
|
|
|
Arif Verimli
|
Depresyon çok ciddi bir psikiyatrik rahatsızlık olup, beyin kimyasının değişmesiyle ilgili yaşanan birtakım davranış değişikliklerine yol açan tedavi edilebilir bir beyin hastalığıdır.
Cinsel istek azalması, sıkıntılı, çaresiz, neşesiz ve sinirli tavırlar, uykusuzluk çekme, yorgun ve bitkin uyanma, davranışlarda yavaşlama, geçmişe dönük pişmanlık duygusu, suçluluk duygusu, son derece bitkinlik ve yaşama dair isteksizlik duyma, iştahın kesilmesi ya da artması, hayattan zevk almama, kendini mutsuz, işe yaramaz ve değersiz hissetme gibi bir takım belirtileri olan depresyonun yaşam boyu bir bireyde görülme şansı % 20 olup, dünya genelinde de en sık görülen psikiyatrik rahatsızlıklardan bir tanesidir.
Sıcak, tasasız yaz günlerinin geride kaldığı, sararan ağaçların yapraklarının yerlere döküldüğü, puslu, kararsız ve kapalı gökyüzünün ortaya çıktığı sonbaharda, depresyon görülme sıklığı diğer mevsimlere göre % 60 artmıştır.
2003 yılında "depresyon" tanısıyla tedavi ettiğim hastalarımın % 60'ının sonbahar mevsiminde belirtiler göstermeye başlayarak, depresyonu en yoğun sonbaharda yaşadıklarını izledim. Bu oran 2002 yılında % 65 olarak görülüyordu.
Depresyon tedavi edilebilir ve tedaviye olumlu cevap veren bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi ve psikoterapi olmak üzere iki ana yöntem kullanılır. Hastaların teşhisten sonra en az 6 ay ilaç kullanımına devam etmeleri tedaviyi olumlu sonuçlandırır.
Son olarak ise eklemek istediğim; depresyon ve mutsuzluk kavramları toplumumuzda birbirine çok karıştırılmaktadır. Ancak kesinlikle çok farklıdırlar. Depresyon kendi kendine tedavi edilemez, mutlaka uzman yardımı alınmalıdır.
|
|
|
Çocuk Yetiştirirken Anne ve Babalar Neler Yapmalı, Nelere Dikkat Etmeli? |
|
|
|
|
Arif Verimli
|
 Arif VERİMLİ Günümüz, çocuklarımızın her türlü bilgi bombardımanı altında kaldığı iletilerle dolu bir gün. 1990'lar sonrası artan kitle iletişim araçları ile globalizmin etkileri çocuk gelişiminde hem olumlu hem olumsuz bir takım sonuçlar doğurmaktadır. Burada anne ve babalara düşen internet dahil tüm kitle iletişim araçlarının olumlu etkilerini maksimum düzeye çıkarmak, olumsuz etkilerini ise minimum düzeye indirmektir.
Globalizm dediğimiz olgu; insani, dinsel ve ahlaki değerleri dişli çarkların içerisinde ezmekte, hem fiziksel hem de ruhsal olarak gelişmemiş çocuklarımızı toptan ezip geçmektedir. Hiçbir şeyden tatmin olmayan, kısa yoldan ve emeksiz başarılı olmayı hayal eden, sapık ahlaki ve dini akımların ( satanizm gibi), alkol ve uyuşturucunun, yoz bir şöhretin peşinden koşan çocuk ruhları oluşabilmektedir.
Her doğan çocuk önce kendi ailesinin, sonra eğitim ve sosyal çevresinin modellendirmesiyle kişilik gelişimini tamamlar, çocuklarımızın beyin bilgisayarlarına hangi programı yüklersek beyinleri o şekilde işlem üretirler. Yani çocuk yetiştirirken anne-babalar ne ekerlerse onu biçerler. Özellikle 5- 15 yaş arasında onları televizyonun, internetin ve yalnızlığın pençesine bırakırsak geleceğin suç potansiyeli yüksek, terör, uyuşturucu, mafya çetelerinin içerisinde odaklanmış, kişilik gelişimini sağlıklı tamamlamamış, ruhsal hastalıkları nükseden evlatlar yetiştirir ve bir daha da bunun önünü alamayız.
Çocuklarımız madem bizim geleceğimizse işte onları yetiştirirken dikkat etmemiz için bazı tavsiyeler:
* Çocuklarınıza dokunun, sarılın, onları öpün ve sevginizi fiziksel olarak gösterin
* Çok zaman onların yanında faydanız olmadan oturacağınıza, faydalı birkaç saat geçirin
* Sorunlarını önemseyin, mantıksız da olsa fikirlerini küçümsemeyin
* Evle ilgili bir değişiklik yapacaksanız onun da fikrini alın
* Sohbet edin, derslerine yardımcı olun
* İyi davranışa ödül, kötü davranışa eğitim verin
* Öfkenizi bile yumuşak sözlerle anlatın
* Çocuklarınızın yanında tartışmayın, başkalarının dedikodusunu yapmayın, onu başkalarıyla kıyaslamayın
* Öğretmek istediğinizi lafla değil, davranışla gösterin
* Zorlamayın, sıkmayın, boğmayın, onun kişiliğini zorla değiştirmeye çalışmayın, sabırla ve emekle onu kazanabilirsiniz
* Endişeli, aşırı korumacı ve kaygılı davranmayın, ona sorumluluklar da verin
* Arkadaşlarını tanıyın, arkadaşlarının aileleriyle tanışın
* Sanat ve spor faaliyetlerinden uzak tutmayın
* İlahi, tasavvuf müziği, klasik müzik gibi ruha terapi yapan müzikleri daha bebekken kulağına aşina hale getirin
* Siz bir modelsiniz önce kendi eksiklerinizi eleştirin
* Hayatta her şeyin maddiyat olmadığını öğretin ve hatta ezberletin
* Şov dünyasını yansıtan programlardan uzak tutun, kimseye özenmesin,
* Kitle iletişim araçlarını beraber kullanın
|
|
|
Arif Verimli
|
Bilinçaltında aşağılık kompleksi yaşayan kişiler bir yeteneklerini geliştirerek aşağılık kompleksini aşmaya çalışırlar. Bu basit örnekte olduğu gibi bu psikolojik savunma mekanizmasına yüceltme mekanizması denir. Spor ve rekabet aslında bilinçaltındaki şiddet eğilimlerini kapatıcı bir yüceltme mekanizması olarak davranışlarda yer alır.
Tarihte iki ordunun karşılıklı olarak çarpışması yerine seçilmiş iki dövüşçünün kavgası sonucu belli eder. İşte spor temelde saldırganlık şiddet ve rekabet dürtülerinin bir defansı olup kökünü şiddet ve saldırganlıktan alan ama onu gizleyen olumlu hale getirip sunan kabul edilebilir bir yüz kazandıran psikolojik bir mekanizmayı kullanır. Ayrıca özellikle birey anlamında benlik sayısı düşük kendisini geliştirmemiş ya da toplumun gelişme koşulları sunmadığı bireyler taraftarlık kimliği altında bir değer kazanırlar. "kendisi için hiçbir şey olan olmayan biri bir Galatasaray taraftarıysa ve Galatasaray o yıl şampiyonsa şampiyon Galatasaray' ın taraftarı olarak kendini önemli hisseder." Bu yüzden kişi önemsiz yenilgileri bile kendine atfederek öfkelenir, sinirlenir, önemini yitirmesine yol açacak olan karşı takımı yıkar geçer. Futboldaki şiddetin en temel sebebi budur.
Spor aktivitelerini izleme bu kökünden başkalaşarak kitlelerin izlemekten keyif aldığı rahatladığı bir aktivite ve endüstri halini aldı. Bu yüzden maça gelen taraftar kafasında günlerin gerginliğini ve endüstri toplumunun yorgunluğunu da yanında getirir. Sporun bu rahatlatıcı tarafıyla stad kapısından girildiği an birikimlerini boşaltmaya hazırdır taraftarlar. Stad kapısından girince toplumsal değerleri ifade eden otokontrolü yani el frenlerini dışarıda bırakıyorlar.
|
|
|
Çok Takıntılı ve Evhamlı Bir Millet Olduk! |
|
|
|
|
Arif Verimli
|
 OBSESSİF- KOMPULSİF BOZUKLUKLAR TÜRKİYE'DE ÇOK YAYGI
PEKİ, NEDİR OBSESSİF- BOZUKLUKLAR?
Evinizi, anahtarlarınızı, ütünüzü, prizlerini, arabanızı, yemek ocağını, pencerelerinizi, yatak altlarını, musluklarınızı, gün içerisinde defalarca kontrol edip asla emin olamıyor musunuz? Kendinizi sürekli kirli hissedip aşırı bir şekilde ellerinizi su ve sabunla yıkıyor (günde 30–35 kez), abdest alırken asla aldığınız abdestten tatmin olmuyor ve defalarca mı tekrarlıyorsunuz? Aklınıza takılan, zihninizden elinizde olmaksızın sürekli geçen, aşırı rahatsız eden ve kendi çabanızla uzaklaştıramadığınız bir takım gerçek ve ahlak dışı fikirlerle mi yaşıyorsunuz? Aşırı evhamlı, ters, olumsuz fikirler yürüten biri misiniz? Aşırı batıl ve takıntılı bir şekilde bir takım objeleri uğur sayıp, otomobil plakalarından kelimeler mi üretiyorsunuz? Sayıların anlamlarına takıp tek veya çift olarak uğur getirdiğine inanıp aşırı batıl takıntılarla baş edemiyor musunuz? O halde Obsessif -Kompulsif bozuklukla karşı karşıyasınız.
Obsessif- Kompulsif bozukluklar çok ciddi bir Psikiyatrik rahatsızlıktır. Toplumlarda görülme oranı % 3-5 tir. Bu oran ülkemizde % 5–7 gibidir. Obsessif- Kompulsif bozukluklar kesinlikle bir hekim kontrolünde, ilaç ve psikoterapiyle tedavi edilmelidir. 2002 senesinde Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Ayaktan Tedavi Ünitesine Başvuran ve tedavileri başarıyla tamamlanan 9000 hasta içerisinde Obsessif- Kompulsif Bozukluk teşhisiyle tedavi gören 150 hastanın demografik özelliklerine baktığımızda başvuruların en çok İstanbul'dan yapıldığı ( %85 ) , en çok ev hanımlarının bu tedaviyi gördüğünü ( %70 ) saptamış bulunmaktayız.
Obsessif- Kompulsif bozukluklar mutlaka bir Psikiyatrist tarafından teşhis edilmeli, ilaç tedavisi başlamalı ve sorunun kaynağı bilimsel olarak belirlenmelidir. Takıntı ve evhamlar hafife alınmamalı ve toplum tarafından da tanınmalıdır. Çünkü ciddi bir Psikiyatrik rahatsızlıktır. Hasta tedaviye genellikle olumlu cevap verir. |
|
|
Arif Verimli
|
Sokak çocukları suçlu mu madur mu? Tecrit edilmeli mi? Sokak çocukları bizce madur. Her gece hangi sokaktan hangi çocuğun kaçırılarak hangi ormana götürüldüğünü ve burada hangi organının alınarak organ mafyası tarafından nereye gömüldüğünü ve ya hangi denize atıldığını; her gece hangi sokaktan hangi sokak çocuğunun kaçırılarak cinsel istismar aracı olarak kullanıldığını; her gece hangi sokaktan kaçırılarak kapkaç mafyasına üye yapıldığını biliyor muyuz?
Farkında mısınız son yıllarda en çok gündeme gelen toplumsal sorunlardan bir tanesi "sokak çocukları" diye kolay bir tabirle tanımlanan sorundur. Bu çocuklar kendi istekleriyle bu hale gelmediler. Sokaklara hayatın acımasız tekmesini yiyerek daha hayatın ne olduğunu bilmeden atılıyorlar. Ya çalıştırılmak için ya dilendirilmek için ya da ailesi içerisinde şiddete maruz kaldıkları için sokaklarda yaşamaya mecbur bırakılmış zavallı çocuk yüzleridir onlar. Sokaklarda da onları her türlü acımasızlık çepeçevre sarmalıyor. Fiziksel şiddet, dayak aşağılama, cinsel taciz, uçucu madde bağımlılığı (tiner, bali,hap.) . Birkaç yazı halinde bu sorunu bugünü ve çözüm yollarıyla tartışmak istiyorum
Sokakta çalıştırılan çocukların % 12.26'sını 13-15 yaş arası çocukların oluşturduğunu ve her 100 sokak çocuğundan 40'ının evde fiziksel ve cinsel şiddet gördüğü için sokaklarda yaşamayı tercih ettiğini, 3-7 yaş sokak çocuklarının çok düşük ekonomik gelirli evlerden çıktıklarını, sokak çocukları üzerine yapılan bir araştırmaya göre: aile içi şiddet gören çocukların %30'unda anne veya babanın üvey olduğunu, %85'inin sigara, %65'inin bali, tiner, hap, esrar gibi uyarıcı madde kullandığını, %41'i nin sokak çetelerine katıldığını, %82'sinin kesici delici yaralayıcı alet taşıdığını, %43'ünün fiziksel %54'ünün cinsel ve duygusal şiddet gördüğünü biliyor muydunuz?
Eğer bilmiyor ve sokak köpeklerine verdiğiniz değeri bu çocuklara vermiyorsanız bence bir an önce bu konuda duyarlaşmalısınız. Çünkü gün geçtikçe sayılarının artması özellikle büyük kentlerde çok daha büyük toplumsal sorunlara yol açacaktır.
Konuya durumun hassasiyetinden bahsederek ve bazı oranlar vererek bir giriş yapmak istedim. Unutmayınız ki onlar çocuk. Onların saldırganlıkları kişiliklerinden değil, toplumun onlara nefret dolu bakışından oluşuyor. Onlara sevgiyle, şevkatle yaklaşarak ve duyarlılıkla davranmak bence atılacak en doğru ilk adım olacaktır. Daha sonra ise sorunu asla örtmeden, tüm gerçekliğiyle toplumun tüm kesimlerinin tartışması ve çözüm yollarının aranması bence bir insanlık vazifesidir
Hele de bu soğuk kış günlerinde bizim çocuklarımız sıcacık evlerde huzur içerisinde yaşarken onlar sokakların tüm acımasızlığıyla yaşıyorlar. Lütfen bunu görmezden gelmeyelim.
|
|
|
29 Mart seçimlerinin kodları |
|
|
|
|
Necati Özdemir
|
Kabul etmek gerekir ki; 29 Mart seçim sonuçları herkesi şaşırttı. Bana göre,çıkan sonucu hem iktidar ve hem de diğer partiler beklemiyordu.
Genel oy oranları arasında çok fazla değişiklik olmamasına rağmen, belediye başkanlığı açısından önemli değişiklikler meydana geldi.
İktidar partisi yönünden, seçmen sıkı bir kulak çekme yaptı. İktidar partisini, çok değil yirmi ay önce yüzde kırk yedi ile destekleyen halk, bu def yüzde otuz dokuz ile ikaz etti.
İktidar açısından bu sonucun iyi tahlil edilmesi gerektiği ortada. Umarız seçmenin mesajı gerçekten iyi değerlendirilir.
Muhalefet cephesinde ise hayli karmaşık bir tablo oluştu. CHP İstanbul ve Antalya başta olmak üzere bazı şehirlerde umduğunun üstünde bir sonuç elde etti.
Keza, MHP de özellikle Eğe kıyısında beklenenin üzerinde başarılı oldu.
DTP ise, hem kendisi, hem de Türkiye açısından üzerinde düşünmeye değer bir sonuca ulaştı.
Her parti kendi çıkarları açısından seçimleri yorumlamaktalar. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir durum var ki; seçmen bugüne kadar ki, seçimlerde olmayan bir tarzda sonucu belirledi.
Buradan yola çıkıldığında şunları söylemek mümkün. Seçim sonuçları partilerin, bu kadar tecrübeye rağmen hala, Türk seçmenini yeterince tanımadığını ortaya koydu.
Bir vatandaşla yaptığım sohbette, “muhalefet seçim kazanmadı, Ak Parti kaybetti” dedi. Üstünde düşünmeye değer bulduğum bu tahlil, belki de seçim sonuçlarının en çarpıcı analiziydi.
Seçimlerin sonuçlarına baktığımda, muhalefet cephesinde CHP ile MHP’ye oy verenlerin gizli yada açık bir işbirliği yaptıkları görülmektedir.
Bu tahlile itirazlar olacağını biliyorum. Ancak ben de itirazcılara şu soruyu sorarım. “ Kedi buradaysa et nerede”.
Kaldı ki; seçim ittifaklarına da kimsenin diyebileceği bir şey olamaz. Nihayetinde seçim bir demokrasi aracıdır ve elbette ittifak da, meşru bir araçtır. Dolayısıyla ittifak MHP ile CHP arasında olsa bile, denilecek bir şey olamaz..
İktidarın, seçime giderken bu ihtimali de dikkate alması gerekmekteydi ki, alınmadığını görüyoruz.
Ayrıca tüm muhalefet partileri iktidara yüklenirken, bu seçimlerde, iktidarın yalnız kaldığı da bir gerçek.
Böyle olmasına rağmen; iktidar partisinin, parti içinden yükselen sesleri de dikkate almadığını görüyoruz ki; asıl önemli noktanın bu olduğunu düşünüyorum.
Bütün bunların sonunda, Ak Parti aday tespitinde yeteri kadar doğru davranmamıştır. Özellikle milletvekillerinin seçmene rağmen kendi kişisel ilişkileri doğrultusunda aday belirlemesi, seçmen tabanında ciddi küskünlükler yaratmıştır.
Özellikle İstanbul ‘da teşkilatların istediği adaylar değil, etkin kişilerin ağırlığı sonunda adaylar belirlenmiş ve adeta bu sonuç hazırlanmıştır. Bazı ilçelerde Ak Parti kendi içinden olmayan “çakma adaylarla” seçime gitmeyi tercih etmiş ve bu durum partiye pahalıya mal olmuştur.
Adana ve Şanlıurfa ‘da ki sonuçlar aynı yanlışın göstergesidir.
Klasik SP seçmeni daha önce Ak partiyi desteklemekte iken bu seçimde, (çoğu küskünlükle) Saadet Partisine oy vermiştir.
Şişli dışında, DSP seçmeninin oyları CHP ‘ye gitmiştir.
DTP açısından ise, Kürt yurttaşlarının çoğunluğunun DTP‘ye desteğinin devam ettiğini görüyoruz. Kürt seçmen hala (önemli açılımlara rağmen) sisteme ve sistemin partilerine, şüpheyle bakmaktadır, yapılanları yetersiz görmektedir.
Özet olarak; Türk seçmeni, muhalefete bugüne kadar durduğu noktadan bakmış ve yaptığınızın karşılığı bu kadar demiştir.
Ancak iktidara açık ve net şunu söylemiştir.
Biz seni üç seçimdir muktedir olman için iktidar yaptık. Ancak hala muktedir olamadınız. Daha da ötesi, kendini bu ülkenin sahibi ,milleti köle olarak görenlere karşı sürdürdüğün mücadeleni de yavaşlattın. Tekrar düşün. Seni yoldan çıkarmaya çalışan, yanında yama gibi duran “çakma efendileri” uzaklaştır ve bizim gösterdiğimiz istikamette iktidar ve muktedir ol.
Baron’ların sözcülüğünü yapan eskimiş bir baş savcı daha geçen gün, sizi ve ergenekon savcılarını kast ederek “bunların hepsi yüce divanda yargılanacaklar” diyordu.
Biz millet olarak hak ettiğimiz demokratik yaşam biçimimize,her ne olursa olsun sonuna kadar sahip çıkacağız.
Efendiler’le kol kola girip uşaklık yaparak milleti yönetmeye kalkanların durumuna bak. Hepsi siyaset mezarlığında çürümek üzereler.
Bu yolda bize başkasını arattırma !
|
|
|
Kıyamet Türkiye'nin elinde! |
|
|
|
|
Necati Özdemir
|
1879 yılında yapılan 1.Siyonizm kongresinde alınan “Filistin topraklarında bir İsrail devleti kurulması” kararından bu yana Filistin topraklarında herkes için huzur kaybolmuştur.
Birinci Dünya Savaşında, Osmanlı hakimiyeti altında bulunan arap halkları, İngilizlerle işbirliği halinde Osmanlı‘ya baş kaldırmışlardır.
1918 yılında Osmanlı İmparatorluğu "nun savaşta yenilmesi ile ortadoğu ve özellikle Filistin, İngiliz sömürgesi haline gelmiştir.
1920 yılı ile 1948 yılına kadar İngiliz mandası altında bulunan topraklarda bir yandan yahudi yerleşimciler Filistin topraklarına yerleşmeye başlamış, diğer yandan Filistin ve yahudiler arasında savaş, kan, gözyaşı artarak devam etmiştir.
1948 yılında ise İngiltere’nin, Filistin yönetimini BM "ye devretme kararının ardından, teslimin ertesi günü İsrail Devleti kurulmuştur.
Kan ve gözyaşı yine durmamıştır.
Savaşın cephesi İsrail, Lübnan, Mısır, Ürdün ve Suriye "yi de içine alan ve giderek genişleyen bir alana yayılmıştır.
1967 ve 1973 savaşları, 1993-1999 Filistin-İsrail görüşmeleri, sözde barış anlaşması savaşı durduramamıştır.
Ne Filistin yönetiminin kendi içinde bölünmesi, ne bölünmüş yönetimin bir tarafının İsrail "i tanıması çözüm olmamıştır.
2008 sonunda gerçekleşen İsrail "in Gazze "yi işgali de göstermiştir ki; bu savaşın galibi olmayacaktır.
Devam eden savaşın görünmeyen/söylenmeyen niyet ve sebepleri görünen ve söylenen sebeplerin önüne geçmektedir.
Şu anda İsrail, Filistin topraklarının yüzde doksanına yakın bir kısmını işgal ve kontrolü altında tutmaktadır.
Bir yandan barış ve huzur içinde kendi özgür topraklarında yaşamak istediklerini söylemekte, diğer yandan aynı hakkı Filistin halkına tanımamaktadır.
Bu savaş eğer istenir ise bir günde biter ve her iki halkın da kendi içinde özgür devletleri pekala olur. Ancak istenmiyor.
Yüz yıldır devam eden savaşta, 2009 yılında BM, ABD, AB ve Rusya isteyecek ve savaş bitmeyecek öyle mi?
Kargalar bile güler buna.
Her vesile ile söylemeye çalıştığım bir inancım var. Kıyamet Ortadoğu ve Türkiye "nin içinde bulunduğu coğrafyadan kopacaktır.
Herkes aklını başına toplamalıdır.
Kıyametin pimi Türkiye’nin elindedir.
Dünyanın tüm güçleri için bu mukadder değişmez. Kıyameti isteyenler için denemesi bedavadır.
Ölüm kurtuluş mu, diriliş mi işte o zaman belli olacaktır.
|
|
|
Türkiye'nin yönetim çıtası |
|
|
|
|
Necati Özdemir
|
Türkiye "nin yönetim grafiğine baktığımızda “her ne kadar şaşı olanlar görmese de” ilginç sonuçlara ulaşırız.
Cumhuriyetle birlikte, demokrasi ile “en azından tanışan” millet, bu sihirli yönetim şeklini hemen benimsemiştir.
Her ne kadar 1950 yılına kadar demokrasinin adı dışında gerçek işlevi ile tanışmamış olsa da, inanmış ve ardından gitmiştir.
1950 yılından 1985 yılına kadar, elindeki tek demokrasi aracı olan seçimi iyi kullanmıştır. Bu süreçte başına her ne gelmişse sabır içinde beklemiş, sandık önüne konulduğunda, “daha çok demokrasi getireceğine inandığı” siyasal oluşumu iktidar yapmıştır.
Milleti küçük gören, diniyle alay eden, aç ve sefil bırakan, hizmet götürmeyen, adam yerine koymayan bir elit kadronun, yıllar boyunca millete yaptığı eziyeti asla unutmamıştır.
Bu çizgi hiç değişmemiştir ve bu günlerin siyasal yapılanmasına bakıldığında, daha, uzun yıllar değişmeyeceği anlaşılmaktadır.
Sırasıyla Menderes-ihtilal, Demirel-muhtıra, Ecevit+Demirel-ihtilal, Özal-öldürme teşebbüsü, Erbakan-darbe, Erdoğan-ihtilal teşebbüsü, Gül-darbe teşebbüsü olaylarını gözlemlediğinizde durum açıkça anlaşılmaktadır.
Bu noktada önemli bir hususa da dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu gelişim, 1985 yılından sonra millet tarafından daha fazla içselleştirilmiş ve halk, sadece “oy veren” olmaktan çıkmış, demokrasinin unsuru olmaya da başlamıştır.
Sivil toplum örgütlenmeleri başlamış, sağ-sol demeden her grup, her fikir şu yada bu şekilde örgütlenme sürecine katkıda bulunmuştur.
Halen devam etmekte olan bu gelişme daha bilinçli bir şekilde yaygınlaşmaktadır.
Ayağı yalın, göbeğini kaşıyan cahiller olarak görülen Anadolu insanı, belki bir yandan göbeğini kaşımış ama o göbeği taşıyan vücudun üstündeki beyinle, demokrasiye de sıkı sıkı sarılmıştır.
Türkiye "nin yaşadığı sosyolojik değişim , ezilmiş milletlere, diktatörlere, demokrasiye susamış mazlum halklara örnek olacak bir gelişmedir.
Bilinmelidir ki; Türkiye Cumhuriyeti "ne olan iç ve dış saldırıların temelinde yatan dürtü budur. Türkiye Cumhuriyeti "nin, yeniden dünyada söz sahibi olacağı, imparatorluk mirasına sahip çıkacağı, dünyadaki bir buçuk milyar ezilmiş insanın lideri durumuna geleceği korkusudur.
Türkiye Cumhuriyeti bu kulvara girmiştir. Üzerinde oynanan tüm sefil oyunlara rağmen yoluna devam etmektedir.
İnsanlık tarihinin bir gerçeği daha vardır. Milletler, bulundukları zaviyeden liderler çıkarırlar. Bunun önünde ne ihtilalle, ne topla, ne tankla durulamaz. Nihayet durulamadığı da görülmüştür.
Artık bu gelişime ayak uyduramayan hiçbir fikir, örgüt , kişi ve kadronun Türkiye "yi yönetme imkanı kalmamıştır.
Hangi parti ve fikir iktidar olursa olsun kendilerinden önceki iktidardan çok daha fazla çalışmak zorundadır.
Bu millet, daha çok demokrasi içinde kendine hizmet edenler dışında hiç kimseyi iktidar etmez, etmeyecektir.
Bundan böyle Türkiye "yi yönetmek isteyenler kendilerini bu çıtaya göre hazırlamalıdırlar
|
|
|
Necati Özdemir
|

Önümüzdeki mahalli seçim sürecine biz de bir yerinden Müdahil olduk. Özellikle Bakırköy‘lü dostlarımın teşviki ve isteği üzerine Belediye Başkan Adaylığı için başvuruda bulunduk.
Yaklaşık iki ay süren yolculuk sonunda, başvuruda bulunduğum parti, bir başka kişiyi aday gösterince ,biz de ana kulvarımıza döndük.
Başkalarını bilmiyorum ama ben kendi adıma kazançlıyım. Eskiler “bir insanı tanımak için ya yolculuk yapacaksın, yada alışveriş” derlerdi. Buna “siyaseti” de eklemek lazımmış.
Gerçekten siyaset, hayatımızın tümünü şekillendiren hale gelmiş. Aslında siyasetin içinde olmayı fikir ve ideallerimiz için arzu etsek sorun yok. Ancak siyaset amaç haline gelmiş.
Ben iki ayda ,bir yanda saf, samimi, pırıl pırıl yürekleriyle “Necati Özdemir iyi hizmet eder” diye inanarak heyecanlanmış dostlar tanıdım. Diğer yanda da “gözleri felfecir okuyan”, “bu yarın aday olursa kazanır, şimdiden yanında yerimizi alalım” diye çırpınan insanlar gördüm.
Yalan ile doğruların çoğu defa yer değiştirdiğini fark ettim.
Bu serüven sırasında her yerde, herkese şunu söyledim. “Benim birşey olma sevdam yok, birşey yapma sevdam var” dedim. Bu bakımdan da çok fazla etkilenmedim. (Eh biraz olacak.)
Çünkü bizim ülkemizde halk, istediğini hiçbir zaman seçemedi. Sadece önüne konulana oy verdi. Daha uzun yıllar da ,bu durumun değişeceğini sanmıyorum.
Tekrar döndük hayatımıza derken ,Kanal T televizyonunda bekleyen bir proje vardı, onu hayata geçirdik. “Necati Özdemir ‘le Terazi” programına başladık.
Geriye dönüp baktığımda, kazanmak ve kaybetmeyi terazinin iki kefesine koyarken gerçekten kazandığımı görüyorum.
Bakırköy serüveni sırasında yürekleriyle, eliyle, diliyle, ilmiyle yanımda olan, destekleyen, anlatan, öğreten çok değerli Bakırköy ‘ün birlik, dernek, vakıf başkan ve yöneticilerine, basın mensuplarına, partililere, muhtarlara; Bakırköy ‘lü dostlara, büyüklerime, küçüklerime teşekkür ediyorum.
Kazanmak – kaybetmek kime göre ?
Ben sizlerle kazandım.
Sizi kazandım..
|
|
|