BAKIRKÖY EKSPRES - BAKIRKÖY'ÜN TARAFSIZ GAZETESİ

  • Giriş
  • KAYIT OL
    Kayıt
    Yıldız ile (*) işaretli alanları doldurmak zorunludur.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    E-posta: *
    Parola: *
    Parola Tekrar: *
  • ARAMA YAP
YAZI BOYUTU
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow YAZARLAR
YAZARLAR
Ölen çocuklar ve zalimler! PDF Yazdır E-posta
Necati Özdemir

Ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylara bakıp haklı olarak korkuyoruz.  Ümitlerimiz kırılıyor, gelecekten endişe ediyoruz.
Her gün renkli camda, insanın ortaya koyduğu vahşeti, kirli ilişkileri, darbe girişimlerini, işgalcileri, öldürmeleri kimi zaman canlı olarak izliyoruz.
Gördüklerimiz, izlediklerimiz karşısında kanımız donuyor, dehşete kapılıyoruz.
Kendi kendimize sıkça şu soruyu soruyoruz. Gerçekten bunları yapanlar insan mı, İnsan olabilirler mi?
Ne yazık ki, insan!
Peki ne adına yapılıyor olabilir ? Bana göre; tek bir neden var. İhtiras ve İktidar. Kısaca emperyalizm.
En küçük topluluk olan aileden başlayarak, en büyük devletlerarası ilişkideki şiddetin ve vahşetin altındaki dürtü aynı. Emperyalizm.
ImageBir diğerine  egemen olmak. Kendisini  efendi ,diğerini köle görmek ya da köle olarak kullanmak.
Bu sefil dürtü, öylesine baskın bir halde ki, adeta insanı şeytan yapmaktadır.
Hatta bir dönem zulme uğramış olanlar bile, bir süre sonra (zulümden kurtulduklarında) kendileri de başkalarına zulüm etmeye başlamaktadır.
Gelişmesini ve kalkınmasını tamamlamış ülkelerin ürettikleri katma değerleri adil paylaşabilsek yeryüzünde aç insan kalmaz.
İmkanlardan eşit yararlanabilirsek sefalet yok olur.
Elbette, bütün bunları biliyoruz. Fakat emperyalizmin etkileri ve devamlı uyguladıkları dezenformasyon beyinlerimizi iğfal etmektedir.
Sağlıklı düşünemiyor, baktığımızı göremiyoruz. Beyinlerimizi kiraya vermişiz.
Bu sebeple de ideolojik saplantılar içinde ezilen sınıflar olarak bir araya gelemiyoruz.
Emperyalizmin dini, dili, ırkı olmadığını fark edemiyoruz.
Sözde kendi ideolojilerimiz, inançlarımız uğrunda diğerleriyle mücadele ederken, aslında emperyalizme hizmet ettiğimizi bilmiyoruz.
İşin en kötüsü, emperyalistlerin korkak, sefil ve acımasız olduğunu  unutup onlar gibi olabilmek için, biz de  canavarlaşıyoruz.
İyilerle kötülerin arasındaki bu mücadelede, şimdilik kötüler galip gibi gözüküyor olabilir. Unutulmamalıdır. Bulut güneşin ışığını bir müddet kapatabilir. Ama asla ebediyen devam edemez.
İyiler mutlaka galip geleceklerdir.
Bilinmelidir ki; “Zulüm ile abad olanın, akıbeti berbat olur”
 

 
Glasnost ve prestroika PDF Yazdır E-posta
Necati Özdemir

ImageHiçbir diktatörlük sonuna kadar devam edemez. Ve hiçbir rejim/devlet dünyadaki gelişmelerden bigane kalamaz. 
İnsan nasıl sürekli gelişen ve değişen bir varlıksa, insanla ilgili ne varsa o da gelişecek ve değişecektir. Yaradılışın en temel düsturlarından birisi budur.

Değişime ve gelişmeye direnmek çoğu defa direnenlerin yok olmasıyla sonuçlanmıştır. 

Tarihin en büyük imparatorluklarından birisi olan Osmanlı İmparatorluğu bu açılımı ve değişimi gerçekleştiremediği için bütünlüğünü ve varlığını koruyamamıştır. 

Aksine Gorbaçov ise Rusya "yı böyle bir parçalanmaktan değişimi başlatarak kurtarabilmiştir. 

 Türkiye "de de, derin devlet olarak devleti elinde tutan güçler, çok uzun süreden bu yana değişime ve gelişmeye direnmektedirler. Bu güçler Türkiye "nin 1950 yılından bu yana ortaya koyduğu açılım-değişim isteklerine hep engel olmuşlardır. 

İhtilallerle, darbelerle, kimi zaman yargıyı kullanmak suretiyle, kimi zaman üniversiteleri kullanmak suretiyle, tehditlerle, bir şekilde değişimin önü tıkanmıştır. 

Fakat, deniz bitmiştir. Denizin bittiğini Türkiye "yi elinde tutan derin yöneticiler de artık bilmektedir. 

Dış yüzüyle AKP-CHP arasında siyasi bir çekişme gibi görünen mücadelenin arka yüzündeki gerçekler başkadır. 

Asıl çatışma ,değişim isteyen millet çoğunluğu ile, Türkiye "yi elinde tutan güçler arasındaki direnç çatışmasıdır. 

Hatırlayacağınız üzere Ak Parti "nin kapatılması davasında kapatma kararı verilmemiştir. Tıpkı aynı gemi içindeki rakibini yok etmek için ,okyanusta gemiyi batırmak gibi. 

Anlaşıldı ki; gemi batarsa hep birlikte batacağız. 

Bu çatışmadan da devleti, halka karşı elinde tutanların daha çok zararla çıkacağı anlaşılmıştır. 

“Taşıma su ile değirmen dönmeyeceği “yeni bir  keşif değildir. 

Türkiye ,önünde dağ gibi sorunlarla karşı karşıyadır. 

Kürt sorunu, eğitim sorunu, üniversite sorunu, türban sorunu, laiklik sorunu, işsizlik sorunu, AB sorunu. 

Bunlar, bildirilerle milleti hizalamaya çalışanların maddi ve manevi boylarını fersah fersah aşan sorunlardır. 

Sayın Baykal "ın son dönemde hararetle yaptığı ve savunduğu çarşaf açılımı, muhtemelen Türkiye "nin  glasnostu (açılımı) olacaktır. 

Sayın Baykal laf olsun diye, çarşaflı birine rozet takmayacak kadar birikimi olan birisidir. 

Ortada iki ihtimal vardır. Siyasi ve entelektüel birikimine dayalı olarak ya tamamen kendi kavrayışı ve insiyatifi ile, yada Türkiye "yi elinde tutan derin güçlerin de isteğiyle birlikte hareket etmektedir.  

Her iki halde de doğru yapmaktadır. 

Yani “eniştem beni niye öptü” diye sormayın. 

Birincisi zaten bayram, ikincisi de, yüzünü uygarlığa çevirmiş Türkiye "nin önünde kimse duramaz artık. 

Gelişim  ve değişim başlamıştır.
 

 
Şapkadan demokrasi çıkar mı? PDF Yazdır E-posta
Necati Özdemir

ImageŞapkanın melon, fötr, kasket, resmi, takke yada külah biçiminde olup olmasının hiçbir önemi yoktur. İçinden kuş çıkabilir, civciv çıkabilir, tavşan çıkabilir ama “demokrasi” çıkmaz. 
Türkiye’nin geride kalan son elli yılında şapkadan çıkanları hatırlayınız. 
Şapkadan mermi, top, tank, tüfek, bomba, para, banka, servet, sıkıyönetim, ihtilâl, anayasa, idam, çıktı. 

Fakat demokrasi çıkmadı. Demokrasi dışında her şey çıktı. Demokrasi çıkmadı. 

Çıkmaz, çükü demokrasi erdem rejimidir. Erdemlilerin rejimidir.

Siz, şapkadan çıkan kavalı, başımızda devamlı çalmalarının sebebinin ne olduğunu zannediyorsunuz? 

Koyun olduğumuzu unutturmamak için. Bizi gütmek için kaval lazımdır. Kaval şapkadan çıkabilir.

Bize demokrasi lazım değildir. Demokrasi şapkadan çıkmaz. 

Demokrasi hiçbir ülkeye kendiliğinden gelmedi. Demokrasi hak edenlerin rejimidir.Kendisi için istediği güzel şeyleri, diğer insanlar için de isteyenlerin rejimidir. 

İnsandan üstün değer tanımayan, devleti insanın hizmetkârı olarak görenlerin rejimidir. 

Ayrı ırklardan, ayrı dinlerden, ayrı kültürlerden, ayrı sınıflardan olanların bir arada saygı ve güven içinde yaşadıkları rejimin adıdır, demokrasi.

İnsan olmaktan utanmayan, farklı olmaktan ürkmeyen, aykırı düşünmekten korkmayan, inandığını söyleyebilen bireylerin yaşam biçimidir. 

Birbirlerinin haklarına göz dikmeyen, göz dikene fırsat vermeyen, eğitimli, çalışkan, yeterince kazanan, saygı duyan, güven içinde yaşayan insanların rejimidir. 

Bu yaşam biçimini korumak için anayasalar yapan, yasalar çıkaran, hukuk düzeni kuran sistemdir demokrasi.

Kayırmaya, çalmaya, rüşvete, yalana, dolana, gerek duymayan yönetim biçimidir. 

Demokrasi, insan olarak mutlu olduğunuz, yarınlardan korkmadığınız, yurttaşı olduğunuz devletten utanmadığınız bir rejimdir. 

Elbette mümkündür. Gerçekten istenildiğinde de, çok kolaydır. 

Ama şapkadan çıkmaz. 
 

 
Türkiye kimin ülkesi? PDF Yazdır E-posta
Necati Özdemir

ImageAldık başımızı gidiyoruz. “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” deyişindeki gibi. Anayasa Mahkemesi, halkın iki dönem üst üste çoğunlukla seçtiği hükümeti oluşturan siyasi partiyi “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” kabul ediyor.  Öyleyse niye kapatılmadı?

Kapatılamadı? 

Kararın anlaşılır tercümesi şu; Bak Erdoğan, millet seni seçmiş, başbakan yapmış olabilir. Ancak bu ülkede öyle din- min lafları etme. Ülkenin temel siyasi ve sosyal sorunlarına müdahale etme. Vatandaşların kılık kıyafetini biz belirleriz. Sen karışamazsın 

Ha, bir de sivil anaya hazırlığı yapıyorsun Türkiye"nin sivilleşeceğini söylüyorsun. Bu iş o kadar kolay değil. Ateşle oynama. 

Şimdi paranı alıyoruz, devam edersen canını da alırız.  

Sen, Anayasada yazılı olan “anayasa değişiklikleri sadece şekil, usul yönünden denetlenebilir” hükmüne de takılma. Biz her şeyi düzenleriz. Eğer yeni bir Anayasa yapılacak ise, onu da biz yaparız. 

Hani “Egemenlik kayıtsız şartsız milletin”di?

Bizler de gerçekten inanmıştık. Ne kadar salakmışız meğer. 

Her gün her şehirde, insanları hunharca katleden, gasp eden, tecavüz eden, haraca bağlayan çeteler ortaya çıkarılıyor.

Öte yandan Cumhuriyet tarihinin en büyük çete davası yargılaması başladı. 

Bu dava ilginç şeyler ortaya çıkardı. Yıllardır sıkı bir komünist olarak bilinen siyasi lider Perinçek, bu davada sanık. Solcu olarak bilinen ana muhalefet lideri Baykal davanın ve sanıkların genel avukatı olmuş. 

Ülkeyi kırk yıl yöneten ve  ülkenin  sağcı lideri olarak bilinen Demirel ve yakın arkadaşı Cindoruk davaya “fasa fiso” diyorlar. 

Davada yargılanan sanıkların her birisi ayrı siyasi kişilikler. Biz saftirikler de neler düşündük, kimlere inandık yıllarca. Hakikaten salakmışız be. 

Kürtler, dağlarda yada yüksek yerlerde yaşayan Türklermiş. Kürtçe de,  Türkçenin bozulmuş bir lehçesi imiş. Yüksek yerlere yağan karın donmuş haline kartık, Kürtük denilirmiş. Bu sebeple de, yüksek yerlerde yaşayan bu kardeşlerimize kürt denilirmiş .

Bu sebeple, sınırlarımız içerisinde Türkten başka kimse yoktu, olamazdı. Türkiye Türklerindi. 

Ama gördük ve anladık ki; bu insanların ayrı bir ırkı ve ayrı bir dilleri varmış. Türkiye Cumhuriyetini de canlarıyla başlarıyla Türklerle beraber kurmuşlar. 

Nasıl da inandık yıllarca saçma sapan uydurma dayatmalara. Salak mıyız, değil miyiz? 

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsalar bile,

Kürtler sakıncalı mı? Evet

Fethullah Gülen"i sevenler sakıncalı mı? Evet 

Herhangi bir tarikat yada dergaha bağlı olanlar sakıncalı mı? Evet

Dindar olan valiler sakıncalı mı? Evet 

Dindar hakim-savcılar sakıncalı mı? Evet

Başını örten sakıncalı mı? Evet 

Marksistler-Komünistler sakıncalı mı? Evet

Aleviler sakıncalı mı? Evet 

Azınlıklar sakıncalı mı? Evet

Ülkücüler sakıncalı mı? Evet 

Bir kısmının aidiyetini belirttiğim bu katagoriyi sayılandırın. Geriye sakıncalı olmayan kaç kişi kaldı dersiniz. 

“Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.” 

Hadi sıkıysa değiştirin anayasayı. 

Nasıl inandık yıllarca, temiz duygularımızla ve umutla. 

Ne salaklık ki sormayın...
 

 
Ne Oldu, Gerçekten? PDF Yazdır E-posta
Necati Özdemir

Necati ÖZDEMİR
Necati ÖZDEMİR
Vaktin birinde, ağa ve gulam ‘ı (hizmetkâr) bir beldeye gitmek üzere yola çıkarlar. Ağa eşşeğin üstünde oturmakta, gulam da yaya olarak, yanında yürümektedir. Yol taşlık, dikenli çetin bir yoldur. Güneş ısınmaya ve kavurmaya başlamıştır.

Gulam yalvarmaya başlar;  “ağam kurban olayım biraz dinlenelim”. Ağa dinlemez. Gulamın yürüyecek dermanı kalmamıştır. Ağlayarak ağanın ayağına yapışır.  “Ağam bo…nu yiyeyim, ya  biraz dinlenelim ya da sen biraz yürü”.

Gulamın çilesinden ve yakarışından şeytani keyifler alan ağa birdenbire sorar;

-    Ne diyorsun sen?
-    Bo…nu ağam , bo..nu yiyeyim.
-    Essahtan yen  mi ulan?
-    Yerim ağam vallahi de yerim billahi de yerim.
-    Yersen seni eşeğe bindirim he.
-    Yerim ağam.

Ağa bu. İner ve bağırsaklarını boşaltıp, gulama seslenir.

-    De hadi ye bakim

Çare kalmamıştır. Gulam bir avuç alır ve ağzına atar. Kendisine hizmet etmekten bitap düşmüş hizmetkârına, zulüm etmekten utanmayan ağanın keyfine diyecek yoktur.

-    Aferin len. Gel hadi gel bin şu eşeğe acık,

der ve eşşekten iner gulam biner. Fırsat geçmiştir gulamın eline ve bir daha inmez eşşekten.

Ağa başlar yalvarmaya. Koca gövdeyi taşımakta zorlanan ayaklar hareket edemez olmuştur. Tüm yalvarmaları, tehditleri boşunadır.

-    Ulan gulam sen benim kötü sözüme bakma. Bilirsin ben seni çok severim.

Gulam da tık yoktur.

-    Güzel gulamım bak etme, bo… nu yiyim etme.
-    Ne? Diyerek sorar gulam
-    Bo…nu yiyim canımın içi.
-    Yen mi?
-    Yerim.

Sıra ağadadır. Gulam içini boşaltır. Ağa pençele,r atar ağzına. Tekrar değişmişlerdir. Gulam yaya, ağa eşşek üzerindedir. Çok geçmeden amaçladıkları köye ulaşırlar.

    Gulam ağaya seslenir.

-    Ağa sana bir şey sorim mi?
-    Sor, der ağa
-    Ağa yav, biz evden çıktığımızda sen eşşekte ben yaya idim.
-    Eee
-    Aha geleceğimiz köye ulaştık, sen gene eşşektesin ben gene yayayım.
-    Eee ne var bunda?
-    Eee si var mı ağam, durum gene aynıysa, biz bu boku niye yedik?

Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. (T.C Anayasası Md.2)
 

 
TÜRKİYE'NİN Yenilenme İhtiyacı PDF Yazdır E-posta
Necati Özdemir
Türkiye‘nin geldiği noktayı nasıl tanımlamalıyız. Ülkenin kaderinden sorumlu temel kurumlar adeta birbirine girmiş durumdalar.

TBMM, TSK, Hükümet, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, muhalefet, üniversite cephesinin her birinden ayrı bir ses çıkmakta. Halk bu didişmeyi endişe içinde seyrediyor.

Ülke dar bir alana sıkışmış, yarınlarından ümidini kaybetmiş durumda. Laiklik sarmalına dolanmış sürekli kan kaybediyoruz. Adeta, acil serviste yatan ve ölümle pençeleşen  hastanın tedavisinden sorumlu doktorlar, kavgaya tutuşmuş gibiyiz. Doktorların kavgası sırasında hasta  ölüyor ama doktorların hastanın durumunu görecek halleri yok.

Bu didişme doğal olarak halkı kutuplaştırmakta.

Sonuç ortada. Dünyanın mutluluk sıralamasında 75., gelişmişlik sıralamasında 80., eğitim sıralamasında 85. sırasındayız. Toplumsal erdemlerimizi hızla kaybediyoruz. Birbirimize güvenmiyoruz. Çalışanları aylık 600--1.600 YTL aralığında maaşa mahkum etmişiz. Kurumlar güvenirliliğini yitirmiş. Otuz yıldır terörle mücadelede bir iğne boyu yol katedememişiz. Kendimizden olmayana hayat hakkı tanımıyoruz.

Bir milletin geleceğini ihtilal anayasasına bırakmış, bunun etrafında kavga ediyoruz.

Ben bu kavgaya inanmıyorum. Bu kavga benim kavgam değil.

Bir an için tüm saplantılarımızdan kurtulup düşünelim. Ülkemizde bulunan tüm insanların mevcut haliyle tam dindar (hangi dine inanıyorsa) olduğunu varsayalım. Yada tam tersi herkesin dinden uzak (laik) olduğunu kabul edelim. Kadınlarımızın hepsi çarşaflı yada hiç kapalı olmadığını kabul edelim.

Ne çıkar sevgili okurlar. Allah aşkına söyleyin ne çıkar. Bu cehalet, bu fukaralık içinde ne değişir. Yukarıda sıraladığım sorunların hangisi çözülür.

Fukaralığa ve cehalete düçar olmuş bir toplumda açık olsa, kapalı olsa, sağcı olsa, solcu olsa ne fark eder?

Ne Atatürkçüyüm diyenler, ne laikim diyenler, ne dindarım diyenler ne de demokratım diyenler samimi değil. Çünkü bu kavramların içinde sevgi var. İnansalar birbirlerine önce insan gibi bakarlar.

Bunların hepsine soruyorum. Ne yaptınız? Mustafa Kemal ‘den sonra hanginiz ne yaptınız? Ülkeyi getirdiğiniz nokta ortada. Hangi yüzle, neyin kavgasını yapıyorsunuz?

Sevgili okurlar her şeye rağmen ben ümidimi kaybetmedim. Sizde kaybetmeyiniz. Bu fetret döneminin ardından mutlaka selamete çıkacağız.

Kısa bir süre sonra anayasadan başlayarak gerekli tüm yasal altyapı değiştirilecektir. Yeni bir ruh, yeni bir heyecanla tüm kurumlar hem görev, hem yetki bakımından yerine oturacaktır.

Bizler, birbirimizi “öteki”leştirmek isteyenlerin oyununu bozalım yeter. Birbirimizi tanımaya, anlamaya, saygı duymaya çalışalım. Bütün varlığımızı, çocuklarımızın mümkünse dünyanın en iyi okullarında eğitimlerine harcayalım. Kapalı, açık demeden korkmadan eğitelim.
Peki, ya bu kavga! Bizi ilgilendirmiyor. Bu kavga onların çıkar, ikbal, mevki ve makam kavgaları. Yani amacı sefil, sonucu hüsran olan bir kavga. Anadolu çocukları ülkelerini sırtlayacak ve “muasır medeniyet” seviyesine çıkaracaklardır. Az kaldı göreceksiniz.

 
BAKIRKÖY MİSYONU PDF Yazdır E-posta
Necati Özdemir

ImageMerhaba sevgili okurlar.    Yazarlar, yeni bir gazetede yazmaya başladığında, bir mahalleye ilk defa gelen yabancı gibi olurlar. Şaşkın, biraz ürkek ve çekingen. Hele bu semt eğitimli kişilerin çoğunlukta bulunduğu bir yer ise, biraz da baskı eklenir üzerinize.

Doğrusu bende anlattığım duyguları yaşıyorum. İstanbul ‘u hiç görmemiş birine İstanbul ‘da hangi semtler var diye sorsanız, ağzından ilk çıkan yer birinci olmasa bile ikinci sırada “Bakırköy” olur.

Bakırköylü olmak ayrıcalık haline gelmiş İstanbul içinde. Bu sosyolojik tespite birçok neden bulabilirsiniz. Ancak bana göre en önemlisi “eğitim”  ve “eğitim seviyesi”dir.

İstisnalara rağmen Bakırköy bu anlamda homojen bir yapıya sahiptir.

Bilirsiniz şehirler, semtler de canlı varlıklar gibidir. Her birinin kendine has karakteristik özellikleri vardır. Bu özellikler içindeki “baskın hal” etkileyen ya da etkilenen olma vasfını hazırlar. 

Doğal olarak mevcut yapı, dışardan gelen unsurlardan etkilenir. Ya da tersine, geleni etkiler. Hem değişir, hem değiştirir.

Ülkemiz son yirmi beş yıl içinde birçok sosyal değişimlere tabi olmuştur. Bakırköy ‘de öyle. Özellikle göç, farklı kültür yapılarından ve farklı coğrafyalardan gelen insanlar yeni yerleşim bölgelerine eski özellikleriyle gelmişlerdir.

Değişim doğal sürecinde ya kondukları yeri geldikleri yere benzetmiş, ya da kendileri kondukları yere benzemişlerdir.

Birinci hale uğrayan semtler-şehirler hızla bozulmaya başlamış, ikinci halde, gelenler olumlu değişimler yaşamaya başlamıştır.

İşte Bakırköy bu ikinci haldeki semtlerimizin başında gelmektedir. Bu güne kadar hiçbir unsur Bakırköy ‘ü değiştirememiş, aksine Bakırköy’e gelenler olumlu yönde değişmiştir.

Tıpkı yabancı olduğumuz mekanda, bir beyefendi gördüğümüzde kendimize çeki düzen vermemiz gibi.

Bu yüzden Bakırköy ‘de olmak ayrıcalık kabul edilebilir.

Merhaba Bakırköy,

Merhaba Bakırköy Ekspres okuyucuları..

 
"KYOTO"AH anlaşmasıyla hayatımız yeniden değişecek PDF Yazdır E-posta
Ali Ahmet Salmanoğlu

ImageÇevreci olmanın, olmazsa olmazı, geriden gelen neslimize, çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak. Küresel ısınma, tüm Dünyanın yavaş yavaş yok olmasının eşiğindeki en büyük tehlike.
    Dünyanın çevresini saran ve sera gazları dediğimiz karbondioksit, metan azotoksit gibi gazlar, normal koşullarda gezegenimizi, canlıların yaşaması için uygun olan, 18 derecelik sıcaklıkta tutarlar. Sanayi devrimiyle atmosfere salınan sera gazı miktarında ciddi bir artış oldu. Ve Dünyanın ısınmasına yol açtı.  Hâlihazırda ortalama sıcaklıkta 0,8 derecelik bir artış gerçekleşti. Bilim adamlarının yaptığı araştırma sonucunda 2 derecelik bir artıştan sonra küresel ısınmanın geri dönüşü olmayan bir noktaya geleceğini gösteriyor. Bu araştırmayı yapan Bilim Adamları ülkeleri ciddi anlamda uyarıyor.
    Türkiye’nin durumu ise birçok açıdan farklılık içermektedir. 1997 deki ilk metinde kendisini OECD ülkesi olduğu için gelişmiş ülkelerin yanında bulan Türkiye, uzun yıllar yükümlülük alacak ülkeler arasında yer aldı.
    Türkiye’nin ilk yıllarda küresel ısınmaya gereken ilgiyi göstermemesi nedeniyle, bu sorun fazlaca gündeme gelmedi, işin ciddiyeti daha sonra anlaşıldı. Ve Türkiye 2001 yılında Fas’ın Marakes kentinde taraflar toplantısında ( Cop )  kendi özel durumunu kabul ettirerek, Ek – B adı verilen listeden ismini çıkarttırdı. Bugün protokole imza atan Türkiye, 2001 yılına kadar yükümlülük almıyor.
    2009 Aralık ayında Danimarka’nın kopenhog kentinde yapılacak toplantıya Türkiye’de katılacak.
05 Şubat 2009 da KYOTO protokolüne taraf olan Türkiye, protokolle birlikte tüm yaşam biçimini değiştirecek bazı taahhütler altına da girmiş oldu.
Türkiye İstatistik Kurumu  ( TUİK ) verilerine göre, 1990 yılında Türkiye’nin 170 milyon ton karbondioksite eş değer olan seragazı emisyonu 2006 yılı sonunda 331 milyon tonu geçti.
Bu da yüzde 95’lik artış anlamına geliyor. Ve Türkiye’yi dünya birincisi yapıyor. Türkiye’yi  %  50 ile ispanya izliyor.
Ülkelerin karşılaştırılmalarında kullanılan bir diğer kriter ise, kişi başına düşen sera gazı salımı 5 tona yaklaştı. Bu rakam dünya ortalamasının, Çin ve Hindistan gibi, ülkelerin üstünde ve AB – 25 ortalaması olan 10 tona yakın.
Üç yıl boyunca Türkiye’yi etkileyen en büyük yükümlülük Birleşmiş Milletlere verilecek olan raporların daha detaylı olarak hazırlanacak olması. Takip edilecek makro politikalarda şu hedefler takip edilecek.
01)  Sanayinin yapılanması yeşil teknolojiye göre olacak.   
02)  Toplu taşıma yaygınlaştırılacak, karayollarından demir yollarına geçilecek.
03)  Rüzgar güneş ve biyokütle gibi temiz enerji kaynaklarının kullanımı
        artırılacak. 
04)  Orman alanları ve su havzaları kesinlikle korunacak.
05)  Ev ve işyerlerinde yalıtım ve enerji verimliliği olan cihazlar kullanılacak.
06)  Geri dönüşüm için çöpler ayrıştırılacak, gelişigüzel atık çıkarılmayacak.
    Kyoto protokolünde bugüne kadar, 185 ülke taraf oldu ve küresel ısınmaya yol açan seragazı emisyonlarını 2012 sonuna kadar, 1990 yılındaki seviyenin en az % 5 altına çekmeyi kabul ettiler. 1997 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde ortaya çıkan anlaşmada bu sorumluluk tüm taraf ülkelere verilmedi. Gelişmiş ülkeler olarak adlandırılan grup indirim taahhütlerini kabul ederken, gelişmekte olan ülkeler için yatırım içermeyen tedbirler kabul edildi. Bugün protokole taraf olan Çin, Hindistan gibi ülkeler bu nedenle, 2008 – 2012 yılları arasında seragazı emisyonlarını indirmek zorunda değiller.
Avrupa Birliği ( AB )  Kyoto protokolüne top yekün taraf olarak, tüm üyelerin sorumluluk almasını şart koştu. Türkiye’nin AB ye girişinde  de, Kyoto’ya taraf olması şart koşulmuştu.
AB – 15 üyeleri 2013’e ortak bir hedef belirledi ve seragazlarını 1990’a göre toplamda % 8 azaltmayı kararlaştırdı. Bu ortak hedefe ulaşmak için, her ülkeye ayrı hedefler verildi. Bazı ülkeler 1990 yılına göre sınırlıda olsa artırım hakkı kazanırken, Almanya, Danimarka ve İngiltere gibi ülkeler AB ‘nin ortalama % 8 indirimi yakalaması için yüksek hedeflerle yola çıktılar.
Avrupa Çevre Ajansı AB ye üye olan 27 ülke içerisinde, sadece İspanya, İtalya ve Danimarka’nın, bu hedefleri yakalamayacağı ve ikinci dönem için daha fazla yükümlülük alacağını tahmin ediyor.      
Bu bilgiler ışığında ülkemizin taahhüt ettiği makro politikalara, bizlerinde bireysel olarak katkıda bulunmamız, gelecekte çocuklarımız için temiz bir çevre, yaşanabilir bir ülke bırakmak için bilinçlenmemiz ve çalışmamız gerekiyor.

Saygılarımla
 

 
29 Mart kıran kırana seçimin galibi gerilim oldu PDF Yazdır E-posta
Ali Ahmet Salmanoğlu

ImageTürkiye, Türkiye olalı böylesine kıran kırana, böylesine gerilimi yüksek bir seçim görmedi desem yeridir. Seçim meydanlarında liderler,  özellikle de Ak Parti, CHP , MHP liderleri birbirleriyle kıyasıya atıştılar. Sözlü salvolar o kadar şiddetliydi ki, bu gerilim 2004 te merkez sağın erimesinden istifade ederek, Türkiye genelinde doğu ve güneydoğu dahil oylarını arttırarak, birinci parti olan Ak Partinin, bu seçimde ciddi bir yara almasına neden oldu. Buna rağmen rakamsal olarak seçim sonuçlarını değerlendirdiğimizde, bunun daha ziyade Ak Partiye bir uyarı olduğunu düşünebiliriz. Zira Ak Parti sonuçta CHP ve MHP nin toplamı kadar oy almıştır. Başka bir deyişle iki partinin toplamı ancak Ak Partinin aldığı oylar kadar etmektedir. Şayet bu bir genel seçim olsa, Ak Parti aldığı bu oylarla tek başına iktidar olurdu.
    Gerilim ve yolsuzluk iddiaları Ak Partiyi, İstanbul ve Ankara’da zorlasa da, sonuçta iki büyük ili kaybetmedi ve kazandı. Özellikle İstanbul’da, Kılıçtaroğlu’nun nefesi, Topbaş’ın sürekli arkasındaydı. Buna mukabil Ak Parti, Türkiye’nin Doğusunda, kuzeyinde, batısında, güneyinde mevcudiyetini korumuştur. CHP ve MHP ise Güneydoğuda, hiçbir varlık gösterememiştir. Üstelik seçimden önce, CHP ve MHP nin kendilerinin koydukları, bir çıta vardı. İşte ikisi de, tespit ettikleri bu çıtanın altında kaldılar. CHP nin birkaç puanlık oy artışı Ankara, İstanbul, Antalya, İzmir gibi vilayetlerdeki, oy artışından kaynaklanıyor. MHP ise Ak Parti ile, çok fazla atışma tartışmalarına girmeyerek, 8 ilde aldığı Belediye Başkanlıklarında başarılı olmuştur. Diğer  taraftan Güneydoğuda MHP yi hiç görmedik.                
    Türkiye, Türkiye olalı böylesine heyecanlı, böylesine kıran kırana bir seçim yaşamamıştı. Özelliklede İstanbul’da. İstanbul seçimleri Kılıçtaroğlu ile, Ak Parti arasında geçti diyebiliriz. İstanbul’un her noktasında Kılıçtaroğlu’nun nefesi Kadir Topbaş’ ın adeta ensesindeydi. CHP bir ara galibiyetini erkenden ilan etmeye kalktı ama, sonuçta ipi göğüsleyen Kadir Topbaş ve Ak Parti oldu.
    Bakırköy’de Oğuz Satıcı ile, seçime bütün güçü ile asılan Ak Partinin seçimi kaybetmesi hayli şaşkınlık yarattı. Aslında şaşıran sadece Ak Parti değildi. Seçim öncesi sonuçları belirlemek isteyen araştırma şirketleri de, bir hayli yanıldı. Özellikle bu şirketlerden KONDA ‘nın tahminleri neredeyse  % 30 yanıldı.
    Aslında birçok yerde olduğu gibi, Bakırköy’de de, Ak Parti aday tercihini belirlemekte hatalı hareket etmişti. Oğuz SATICI profil olarak Bakırköy’e uyuyordu fakat, Bakırköylü değildi. Bakırköylüler tarafından yakınan tanınmıyordu. Eski başkanlardan Ahmet Bahadırlının fazla bir varlık gösterememesi, daha doğrusu CHP nin tabanından beklendiği gibi oy alamaması, CHP nin oldukça yüksek bir oy farkıyla, başkanlığı kazanmasıyla sona erdi.
    Sayın Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN açıkça söylemese de, Ak Parti ciddi bir uyarı ile karşı karşıyadır. Aslında sayın Başbakan “ seçmen hizmete oy vermedi ” derken bunu kastetmektedir herhalde. Zira seçimin sürprizi, gerçekten Antalya’ya hizmette kusur etmeyen Menderes Türelin kaybetmesiydi. Çünkü herkesimin gözünde Antalya bankoydu. Esasında Ak Partinin Antalya da aldığı oy, 2004 yılı yerel seçimlerine göre aynı oranda kaldı. Ne var ki, CHP Antalya’da MUSTAFA AKAYDIN ile büyük sıçrama yaptı.
    Bence birçok ilde , Ak Partiye oy kaybettiren faktörlerden biride, aday tercihlerinden kaynaklanmaktadır.. Seçimin kaybedildiği illerde yöre Milletvekilleri, aday tercihinde Başbakanı yanıltmış olabilirler diye düşünüyorum.
    29 Mart seçimlerinde öne çıkan partilerden biride, Numan KURTULUŞ ile sıçrama yapan Saadet Partisi olmuştur. Saadet Partisinin aldığı ilave oylar tamamen Ak Partiden gelmiştir. Bu yüzden muhafazakarlaşmak yerine daha liberal politikalar benimsemek gerekiyor. DP Parti ise, yüzde 4 civarında bir oy alarak, bu yerel seçimlerde küçümsenmeyecek bir başarıya imza atmıştır. Süleyman SOYLU yu bu ortamda başarılı buluyorum. Bence merkez sağ yeniden toparlanıyor.  
    Sivas’ta ise, elim bir kaza sonucu hayatını kaybeden BBP Genel Başkanı Muhsin YAZICIOĞLU’ nun,  acı kaybına toplum  duygusallıkla cevap vermiş. BBP adayını  ezici   bir çoğunlukla Belediye Başkanı seçmiştir.
    Peki bu seçimin galibi kim olmuştur. Bana göre bu seçimim galibi gerilim olmuştur. Gerilim sonucu seçmen siyasi partilerin programlarına değil, siyasi kimliklerine oy vermiştir. Akdeniz sahil şeridinde CHP, Güneydoğuda DTP, bazı iç kesimlerde MHP, diğer bölgelerin tamamında Ak Parti oyları kümelenmiştir. Diyarbakır’da Osman BAYDEMİR’ in ezici bir çoğunlukla yeniden seçilmesi, kürt sorunu açısından, önemli bir mesaj. DTP sadece Diyarbakır, Siirt  ve Vanı da kazanmasıyla değil, Doğu ve Güneydoğudan hatta, Batıdan aldıkları oylarla da, sıçrama yaptı. Bu sıçrama, “ Hizmet mi ? Kimlik mi ? ” dayatmasına bir tepki gibi geliyor. Buradaki insanlar sorunun sadece ekonomik olmadığına, başka sorunlarında var olduğu mesajını verdi.                               
    Bugün artık seçim bitmiştir. Yeni bir süreç başlamıştır. Herkes için, her parti için maksadını aşan ifadeler geride kalmıştır. Seçim sonuçları demokratik istikrara işaret etmiştir. Herkes sandıktan çıkan milletin iradesine saygı göstermek zorundadır.
    Devir kavga devri değil, barış ve uzlaşma devridir. Bu açıdan baktığımızda Bakırköyümüzde de,  yeni bir sürecin başlayacağına, geçmişteki eksiklerin tamamlanacağına, beklentilere ve seçimde verilen mesajlara, Belediye Başkanımız sayın Ateş Ünal ERZEN’ in çalışmalarıyla en iyi cevabı vereceğine ve herkesi, herkesimi kucaklayacağına inanıyorum.
    İktidar ve muhalefet seçim bittiğine göre, sandıktan çıkan iradeyi küçümsemeyip, bir an önce işsizliğe ve ekonomik krize çözüm için, süratle bir araya gelip, bir uzlaşma zeminini birlikte ortaya koymaları gerekmektedir.               

 

 
Avrupa Birliğine "Öncü Türk Tırlarıyla" Girdik Bu Türkiye İçin Önemli Bir Zafer PDF Yazdır E-posta
Ali Ahmet Salmanoğlu

ImageÜÇ TIR ŞOFÖRÜMÜZÜN adına merkezi Lükssemburg da bulunan, AB’nin en yüksek yargı organı olan, Avrupa Adalet Divanında, vize alma zorunluluğu adına açılan davada, mutlu sona ulaşıldı.

Yıllardır süren hukuk mücadeleleri sonunda elde edilen sonuç, Türkiye açısından tam bir zafer demektir.
“ Avrupa Adalet Divanı ” 19 Şubat 2009’da tarihi bir karar alarak, Almanya’ya hizmet sunumu için gelen Türk vatandaşlarından, vize istenmeyeceğine karar verdi. 

Bu karar Türk Tır Şoförlerinin vize uygulamasına karşı açtıkları dava sonucu alındı.

Almanya’da, CAT Nakliyecilik Firmasının sahibi olan Osman CAT, İstanbul – Berlin arası yük taşıyan tır şoförlerinin vize almakta yaşadığı sorunlar nedeniyle, dava açmaya karar verdi.

CAT 1995 yılında firmasında görevli tır şoförleri ;
MEHMET SOYSAL ile H. İBRAHİM SAVATLI adına kendilerinden alınan vizenin kanunsuz olduğu gerekçesiyle, Berlin Eyalet Mahkemesine dava açtı.
Dava sonucu çıkan kararı yorumlayan uzmanlar, kararın ”  Schengeni ” değiştirdiğine dikkat çektiler.

- Akdeniz Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakülteleri ( İİBP ) uluslararası ilişkiler bölümü öğretim üyesi ile vizesiz Avrupa Araştırma Grubu Başkanı Prf., Dr. Harun GÜMRÜKÇÜ düzenlediği basın toplantısında kararı değerlendirerek şöyle dedi.

Cebinizde geçerli bir pasaportunuz ve paranız varsa yarın uçağa binip istediğiniz Avrupa ülkelerine gidin. Aslında   kararla tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Avrupa’ya vizesiz geçiş hakkı doğmuştur.

- Avrupa Adalet Divanı Alman plakalı tırları kullanmalarına izin verilmeyen, vize istenen Türk tır şoförlerini açtıkları davada haklı buldu.
Bu şekilde, işadamları, serbest meslek sahipleri, ve hizmet sunumu yapan Türklerden vize istenmeyeceğine karar verdi. OSMAN ÇAT’ ın yürüttüğü bu dava tam 13 yıl sürdü.

Karar Türkiye ile AB arasında geçiş dönemi ilişkilerini düzenleyen 23 Kasım 1970 tarihli  katma  protokolün 36 ve 41inci maddelerle dayandırıldı. Antlaşmanın 36. maddesine göre,Türkiye ile AB üyesi devletler arasında, işçilerin serbest dolaşımı bu anlaşmanın yürürlüğe girişinden sonraki 12’nci yılın sonu ile, 22’nci yılın sonu arasında kademeli olarak gerçekleştirilecektir deniliyor. İlgili katma protokol 1973 yılında yürürlüğe girdiğine  göre en geç 1995 de,  serbest dolaşımın hayata geçirilmesi gerekiyordu. Oysa bu konuda AB üye devletler kıllarını bile bu ana kadar kıpırdatmadılar.

    Avrupa Adalet Divanının kararı AB’nin tüm üyeleri için yani 27 ülkenin 27 sinide bağlayacaktır.

    Bundan çıkaracağımız sonuç Avrupa Başkentlerinden bazılarının söylediği gibi, Türkiye AB hedefinden asla vazgeçmeyecektir. Sürekli yeni hamlelerle yeni kazanımlara imza atmaktadır.

    Çünkü AB ye tam üyelik Türkiye’nin değişmeyen, değişmeyecek olan, devlet politikasıdır. İnternetten bu kararı bulup, pasaportumuzun içine koyup, uçağa atlayıp, istediğiniz AB ülkelerine gidebilirsiniz. AB tam üyelik bu hukuk zaferini kazanan CAT NAKLİYECİLİĞİN sahibi OSMAN CAT’ı  ve tır şoförlerini tebrik ediyorum.                   
 

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 71 - 80 Toplam: 92