BAKIRKÖY EKSPRES - BAKIRKÖY'ÜN TARAFSIZ GAZETESİ

  • Giriş
  • KAYIT OL
    Kayıt
    Yıldız ile (*) işaretli alanları doldurmak zorunludur.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    E-posta: *
    Parola: *
    Parola Tekrar: *
  • ARAMA YAP
YAZI BOYUTU
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow YAZARLAR
YAZARLAR
Terörün Askeri boyutu ve yorumlar PDF Yazdır E-posta
Tahsin ATAİZİ

Image
“Kontrolsüz güç, güç değildir” düşüncesi ile şehitlerimizin acısıyla daha da bütünleşen yüce ulusumuzun tartışılmaz manevi gücünü bu erişilmez potansiyeli nasıl kullanabiliriz?

Genelkurmay Başkanımız Sayın Yaşar BÜYÜKANIT’IN ifade ettikleri gibi itidalle kararlı ve planlı olarak herkesin çok iyi düşünerek hareket etmeleri gerektiğini biz de hatırlatmak isteriz. Zira 1955’deki bir 6-7 Eylül olaylarına dönüşülmemesi, protestolar da etnik çatışmaların yaratılmamasına cadde ve sokaklarda yağmacılığa yönelik provokasyonlara dönüşülmemesi için dikkatli ve tutarlı olmamız gerekmektedir.

Yurt içinde olduğu gibi, yurt dışında da acılara ortak öğrenci, iş adamları, çalışan yurttaşlarımızın olduğunu biliyorsunuz. Sayın Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’IN Amerika seyahati öncesi İngiltere’de öğrenci Lale CAN ile karşılaşmaları aksi tesadüf mü tatlı tesadüf mü? Ne desek bilemiyorum? Zira karşılaşmaların değerlendirilmesi her iki kesim ve kişiler için her zaman tatlı tesadüf olmayabiliyor. Sorulan suallerde ve diyalog anlaşmazlığında… Nitekim Emekli Jandarma Yb. Şenol CAN ve edebiyat öğretmeni Neşe CAN’IN biricik kızları Lale CAN’IN, Recep Tayyip ERDOĞAN’IN Oxford Üniversitesi'ndeki konuşması sırasında; kendisinin de bir subay kızı olduğunu açıkladıktan sonra TERÖRÜN neden durdurulamadığını soran; ancak “ASKERİ BOYUTUNU BABANA SOR” karşılığını alan LALE kızımız: “Başbakanımızın yanıtını yorumlamak istemem” nezaketini de göstermiş ve “Sorumda bir provokasyon ya da kasıt yoktu” açıklamasını yapmış.

Jandarma Yb.mızın ailesini ve kızını tanımam. Ama yurtdışında ülkemizi temsilen okuyan ve dönüşünde ülkesine babası gibi sonsuz hizmetler vermekten kaçınmayacak düşüncesiyle yetişen ve yetiştiren bu aileyi kutlamak ve de tanışmak, dertleşmek istiyorum. Zira hepimizin çocukları var. Lale kızımız gibi babasından alamadığı bilgileri “Askerin üzerinde ben varım, onlar bana bağlıdır” diyen (nezaket kuralları ve demokratik düşünce doğrultusunda) yetkiliye bu suali sorması doğal değil midir?

Oxford… Hangi okul veya üniversitede okursa okusun, babalarından bile bazı bilgileri alamayan, babaları görevdeyken onlara anaları ile birlikte dua ederek yetişen görevlilerin çocuklarına Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’IN cevabı reva değil, adeta tokat olmuş. Ki bu çocuklarımızı, tahsil süresince anaları televizyonlardaki acı haberlerden etkilenmesin diye uzak tutmuşlar. Hatta gazetelerdeki acı haberleri okutmamak için evlerine gazete dahi alınmadığı dönemleri bilen var mı acaba?…

Evet yıl 1984 - sene 2007. Şimdi ben emekli bir asker olarak yüksek müsaadeleriyle soruyorum. “TERÖR ne olacak Sayın Başbakanım?” Ben de mi babama sorayım? (Mümkün değil kendileri rahmetli) Komutanlarıma sormuyorum sormaya da hakkım yok. Zira onlar ne yapılacağını biliyor. Onlar gerektiğinde ne pasaport ne Amerika’dan icazet alırlar. Ama şu Avrupa birliği ve üzerinde oynanmaya çalışılan güzelim anayasamız da yok mu?… Ayıp olmasın, asker Avrupa birliğine girişi engelledi, asker çok konuştu demesinler yok muhtıra! yok bilmem ne!… Tenkitleriyle muhatap olmak istemez komutanlar. ASKER susmasını da, vatanın bölünmez bütünlüğü, ülkenin koruma ve kollama görevi söz konusu oluğunda konuşmasını da bilir… Gereğini de yapar. ATATÜRK’ün “Ordular ilk hedefiniz AKDENİZ ileri” dediği gibi “Haydi ilk hedef IRAK’taki bölücüler” de diyebilir. Ki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın Yaşar BÜYÜKANIT komutanımız “Tezkere öncesi bize hedef verin, hedefleri belirleyin” diye de hükümete adeta yol da göstermiştir. Ancak, hükümetten tezkere çıkıncaya kadar askerlerimiz tezkeresini alamadan şahadet mertebesine ulaştılar. Maalesef askere taş atarak “Geciktiler, sorumluluk alamadılar” gibi yaklaşımlar bazı yayın organlarında yer aldı.

Gelelim kızımız Lale’ye Allah bağışlasın güzel bir çiçek ismi olan meslektaşımın kızının yolu bahtı, ailesi ve ülkesi için açık olsun. Hiç solmasın Lale’lerimiz, Gül’lerimiz, gencecik MEHMETÇİKlerimiz, fidanlarımız.

Kızım Lale; sen kimseye soramadıklarını emekli olan bizlere de sorabilirsin ama dersin ki; “Amca; senin yetkin ne ki etkin olsun?” Merak etme. Benim gibi, baban gibi emekli olup da emeklemeyen çok kişi var bu ülkede korkma. Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Bu sancağı bayrağı dalgalandıracak ismini yazamadığım niceleri var bilir misin?...

Lale kızımız ile ilgili 25 Ekim 2007 tarihindeki Milliyet Gazetesi Nevsal ELEVLİ, Utku Çakır ÖZER’İN Londra’dan bildirdiği özel haberi müsaadeleriyle bizim köşemize direk aktarıyorum.

“GURUR DUYMUŞTUM”

“Oxford Union’da yılda bir ya da iki kez böyle dünya çapında isimler gelir ve bizim sorularımızı yanıtlar. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı okuluma geldiği için öyle duygulanmış ve gurur duymuştum ki, yabancı arkadaşlarıma bile “Bu benim Başbakanım” diye övündüm.

Ertesi gün teslim etmem gereken kritik bir ödevim vardı. Orada olmak ve Başbakan’ı dinlemek için dersin hocasını arayıp durumu anlattım ve teslimi bir gün geciktirme izni istedim.

Hem Türkiye’de teröre verilen şehitler nedeniyle hem de yıllardır bu konuyu asker kızı olarak yakından bilen biri olarak o soruyu yönelttim. Eminim ülkemin lideri olarak ne yapılması gerektiğini hepimizden iyi biliyordur.”

Terörü öğrenmek için babasına sormaya gerek olmadığını belirten CAN şöyle devam etti:

“LOJMANIMIZ TARANIRDI”

“Babam jandarma subayı olduğu için yıllarca Doğu’da görev yaptı ve oralarda birlikte yaşadık. İlkokuldan İngiltere’ye geldiğim lise ikiye kadar babamın tayinleri nedeniyle Türkiye’nin 11 ilini dolaştık.

Güneydoğu’da çatışmalar sırasında sık sık lojmanlarımız taranırdı. Babam görevde olduğu zamanlarda annem hemen kardeşim ve beni kucaklayıp önce koridorda yere yatırırdı. Sonra da apartmanın altına inerdik. Terör tehdidi altında yaşamanın ne olduğunu biliyorum.

Başbakan’a verdiğim örnekteki babamın yakın çalışma arkadaşı üsteğmen Erdal KURTOĞLU’NUN şehit düşüşü de bunun bir parçası. Sanıyorum 1994’tü. Ben 7 yaşındaydım. Ama yıllardır aklımdan gitmez. Aslında kurşun babamı hedef almış. Ancak son anda annemin hazırladığı börekleri yemek için eğilince hemen ardındaki Erdal Amca’ya isabet etmişti. Bu olay babam ve bizim aile için unutulmayacak acı bir gündür.”

Lale kızımızın okul döneminde tamamını anlatamadığı ama zihnine beynine adeta kazınırcasına yaşadığı kabus dolu günlerden çok kısa anılarından buraya taşıdıklarımız…

Aynı dönemlerde güneydoğu görevine batı garnizonlarından giden Bolu, Kayseri vs birliklerin komutanları olarak çeşitli rütbedeki kişilerin (acemi asker misali!) 4 – 6 ayda bir 7 günlük izne ailelerini çocuklarını görmek için Bolu, Kayseri, Ankara vs gidip tekrar Güneydoğu görevi adı altında Şırnak, Gabar, Hakkari, Yüksekova, Bingöl, Tunceli, Silopi mezraları ve görev bölgelerine tekrar döndüklerini biliyor musunuz? Ve bu gidiş dönüşlerde askeri lojmanlar bölgesindeki evlerine giden silah arkadaşlarımın izne gelemeyen diğer komutan ve rütbeli arkadaşlarımın çocukları “Bizim babamız niye gelmedi?” diye mahsun kalıp ağlaşmasınlar diye 7 gün evde kapalı kalındığını ve göreve dönüşte akşamın karanlığında evinden kaçarcasına gittiğini biliyor muydunuz? Ben bir şey demiyorum. Yine de Allah’ıma şükrediyorum. Bizler döndük. Ya dönemeyen arkadaşlarım? Ya onlar? Yeni nişanlılar? Yeni evliler? Onlar nerede? Biz ve ben nerede? Ne mutlu onlara o rütbeye erişenlere. Şehit Alaattin Saraçyakupoğulları, Ferruh Dündar’lar, Feral Altun’lar, Coşkun Alp’ler, Korhan Zağralı’lar Allah rahmet eylesin. Hepinize selam olsun. Ailelerinizin ve çocuklarınızın yanındayız. Gönüllerimizde yaşıyorsunuz. Bu yalan mı arkadaşlar? Mithat, Müjdat, Bekir, Ünal, Tevfik, Cengiz, Süleyman, Zeki, Fikri, Abdullah, Nihat, Basri, Yılmaz, Muammer, Taner, Gürtan ve ismini yazamadığım nice kahraman subay, astsubay, erbaş ve er silah arkadaşlarım. Lütfen sizleri de köşeme bekliyorum. İhtiyacım var hepinize… Söndürelim yüreklerdeki yangını…

 

Sonuçta; yazılacak konuşulacak çok şey var. Yani; “Lafın ve sözün bittiği yer gibi”… yorumlara girmiyorum.

İçimi dökemedim, anlatamadım hissiyle, ortak düşüncelerimiz olarak gördüğüm teşhislerimi aktarmaya devam etmek istiyorum.

Evet, hükümetin en yetkili kişisine Başbakanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’A nezaket ölçülerinde tevcih edilen soruda size öyle bir arz var ki; Cevap “Babana sor” olmamalı. Bilakis öngörülü terbiye ölçülerinde sual arz eden kişiye “Teşekkür ederim kızım” diye başlayıp daha uygun cevabı verebilir ve de İngiltere gibi bir yerde dünya basını ve medyanın gözü önünde size yapılan asistle sadece Amerika’ya değil dünya kamuoyuna da eski futbolculuk özelliğinizle tabiri caiz ise gol bile atabilirdiniz TERÖR belasına… Ne yapalım acele (cevapla) insanlar ofsayta düşebiliyor. Ancak milletimizi ofsayta düşürmeye hakkımız yok sanırım. Dağlarda, cephede kanını canını verip şehit olanlarla kazanılan bu topraklar, ofsayta düşülerek masa başında kaybedilmemeli. Dünya siyaset sahasında da futbol sahasında olduğu gibi yerinde durmasını adam eksiltmesini eski futbolcular çok iyi bilirler. Ama bilip de, uygulamanın esas olduğu unutulmamalı. Yeni federasyonlar oluşmasını kurulmasını düşünen, düşleyen dış mihraklar!... penaltılar verilse de takip edilen yoldaki kararsızlık ve gecikmeler aleyhimizedir. Dolayısıyla her türlü sahada yerimizi konumumuzu ve durumumuzu koruyarak  kimseye taviz vermeden dimdik ayakta olmak zorundayız.  

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Yalnız bu cevap yoğurt yemeye benzemez… Öyle değil mi sevgili okurlarım. Bilmiyorum şöyle bir cevap nasıl olurdu diye düşündüm: “Bush ikiz kuleler saldırıya uğrayınca ya bizden yanasınız ya teröristten yanasınız” demişti. Dolayısıyla karşılık olarak; “siz teröristten yana iseniz herkes kendi yoluna” Herkes kendi yoluna (Hande Yener’in şarkısı değil bu! “Sen yoluna ben yoluma” diye!) Resti, elimdeki kozlara göre oynayabilirdim. Ama ben sen, sen de ben değilsin. Ne zaman bizim düşüncelerimizde ortak paydada birleşir, BİZ oluruz; O zaman ne Amerika’dan icazet, ne de IRAK için pasaport… Gereken neyse o yapılırdı. IRAK’taki haddini bilmeyenlere... Dünya yıkılsa, yeniden kurulduğunda TÜRKİYE ve TÜRKLER kendine mutlaka bir yer bulacaktır. (İsmet İNÖNÜ’ye de rahmet olsun)

Sayın Başbakan, yurt dışındaki çocuklarımız dolayısıyla; sizin de çocuklarınız. Onların sesini de sözünü de dinleyerek kaile alalım lütfen. Siz Türkiye’mizi temsile giden başbakanımız olarak yurt dışındaki vatandaşlarımızın da devlet baba sıfatıyla manevi babası sayılırsınız. O halde önerimi normal karşılayacağınızı tahmin ederek bahse konu olan kızımızla tekrar diyalog sağlamanız sizin konumunuz itibariyle çok kolay olduğunu sanıyorum.

Herkes kendi yanlışında; yanlışın neresinden dönerse doğruyu o an orada bulacaktır. Oxford’da öğrenci olarak bizi temsil eden ve Türkiye’ye çok çok hizmetleri olacak kızımızı kucaklayın. Çocuklarımızın baba olarak bizleri üzmemesi için soramadığı soruların cevabını yetkili ağız olarak açıklar mısınız? Yoksa çok bilinmeyenli denklem gibi herşey kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarda mı kalır? Ama tarihin her şeye ışık tutacağı kaçınılmaz. Bir gün kimlerin ne zaman, nerede, nasıl, neler yaptığı zaten açık olarak ortaya çıkar. Ama zaman kısa; ne olur bildiklerinizi bilmemiz gereken prensiplere göre şimdi açıklayın. Yoksa “Genelkurmay Başkanlığı bana bağlı bir kurumdur.” (Herkes gibi biz ve silahlı kuvvetler mensupları da biliyor bunu) Bu sözler biz emeklilerin düşüncelerine gem vuramaz, milliyetçi duygularımızı bağlamaz.

Pkk terör örgütünü koruyan ve yanında olan benim de düşmanımdır düşüncesindeyim.

Amerika’nın Talabani ve Barzani’nin ve Türkiye’nin hedefleri TERÖR noktasında bir noktada odaklaşmıyor, kesişmiyor. Yapılacak harekat hükümetten gelecek siyasi direktifli olarak ve mutlaka;

1 – Ekonomik

2 – Siyasi

3 – Politik

4 – Askeri cephesi düşünülerek yapılmalı. Ve bu dört ayaktan Askeri ayağı kaldırmak olmaz. Mücadele 4. maddeyi de kapsayan top yekün mücadele olarak mütala edilmelidir.

1992de ekim ayında rahmetli Orgeneral Eşref BİTLİS ve Orgeneral Necati ÖZGEN zamanında sınır ötesi harekatta ne pasaport ne Amerika’dan icazet almadan gereği yapıldı.

Yurt dışı gezilerim:

Vatandaşın vergisi, devletin imkanı, komutanlarımın lütfu sayesinde 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman DEMİREL ve heyetiyle birlikte Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutan yardımcısı olarak, güney doğu (Şırnak – Dargeçit) dönüşü bilgim, görgüm, tecrübem artsın moral motivasyon açısından yurtdışına gönderildim. Bu kısa seyahatlerimde bile acaba bir Türk vatandaşı ile karşılaşır mıyım heyecanı ile dolu doluydum. Ve gittiğim her yerde çok şükür ki nice Türk vatandaşı ile karşılaştım, mutlu oldum sarıldık sarmaş dolaş olduk. Sanki en yakın akrabalarım kardeşlerim gibi hasretlik giderdik. Bu güçlü bağlılığın hiçbir ulusun fertlerinde olduğunu zannetmiyorum. Bu özelliğin genlerimizden kaynaklandığı şüphesiz.

Kanarya Adaları, Arjantin, Brezilya, Amerika, Romanya ve kısa geziler… Bu gezilerden Romanya’da T.C. Büyükelçimiz Volkan BOZKIR’a nezaket ziyaretine gidip Cumhurbaşkanlığı Muhafız A. K.lığı forsu olan şildi teslim ettiğimizde bize sarılması kucaklaşması ve ilgilenmesi bu satırlarda ifade edilemeyecek kadar güzelliklerle doluydu.

Mutlaka diğer devlet büyüklerimiz ve hükümetin en yetkili kişileri ile büyükelçilerimiz de yurtdışında görev yapan, okuyan, çalışan vatandaşlarımızı da kucaklıyor, dertlerini dinliyordur. Yoksa gayet acılı suallerde alınganlık gösterip “Sen onu babana sor oğlum, kızım” demiyorlardır.

Yurtdışında bir devlet erkanı, bir hükümet başkanı, başbakanla karşılaşmak ne büyük şans… Ve o anı yaşamak büyüklerimizle konuşmak ve paylaşmak ne kadar güzel bir duygu. Bu duygudan eksik olanlar bu duyguyu yaşayamayanlar üzülmeyin. Kişiler makamlar gelip geçicidir. Bu devlet ilelebet kalıcıdır. Dolayısıyla; devlet baba çalışanını da yurt dışında okuyanını da her zaman kucaklar. Her zaman vatandaşına sarılır. Acı günde, elemde, kederde ve sevinçte bir yumak gibi oluruz üzülme kızım Lale CAN. Seni bu satırlarımda Allah’ın bir kulu devletin emekli bir ferdi emekli bir asker olarak kucaklıyor, öpüyor başarılarının devamını diliyorum. Bana ulaşman bu iletişim çağında hiç zor değil ( Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır ) istediğin soruları bize de sorabilirsin. Bildiğim kadarını cevaplarım. Bilemediklerimin cevabını tarih zaten size verecektir. Biz o cevapları duymasak dahi, sizler o cevapları duyacaksınız… Tarih yazacak bu günleri ve de nesiller köklerini okuyacaklar… İnşallah muasır medeniyetler seviyesine gelerek Atatürk’ümüzün de ruhunu şad etmiş olacağız o zaman…

    

Saygılarımla

 
Şehitlerimiz - Gazilerimiz PDF Yazdır E-posta
Tahsin ATAİZİ
Şehitlerimiz - Gazilerimiz
    Millet olarak Ulusça, terör olayları sonucunda kaybettiğimiz genç fidanlarımız evlatlarımızın MEHMETCİKLERİMİZİN acısı yüreğimizde. Bu acının, ateşin düştüğü yeri daha derin izler bırakarak yaktığı tartışılmaz.Ulus olarak bu acıyı yurdun ( güneyi - kuzeyi, doğusu – batısı) her tarafında paylaşmaya çalıştık, çalışıyoruz. Ne yazık ki gidenler gelmiyor.Şehitlerimize rahmet ailelerine başsağlığı ve sabırlar dilerken, hudut görevine şark hizmeti dolayısıyla 3. kez giden (şarka gitmek istemeyen genç, doktor, öğretmen, bürokrat vs kamu görevlilerinin dikkatine arz olarak sunulur) genç arkadaşlarımızdan Yarbay İsmet ZEREN’in “ŞEHİT KİMDİR” tarif ve yorumlarını o acıyı bizzat çeken silah arkadaşımızın yüreği hançerisinden çıkan (bize sevgi ve saygılarıyla) gönderdiği ifadelerini köşemize taşıdım. Bu vesile ile komutanlarım ve tüm silah arkadaşlarıma görevinde başarılarının devamını diler sevgi ve saygılarımı sunarım.  

 

ŞEHİT KİMDİR?

 

Bebeğini sevmeden, ona isim veremeden bu kutsal toprağın kara bağrına düşen fidanlardır. Kanıyla al bayrağını, canıyla, aziz vatan toprağını yaratanlardır. Şehit olmak ülküsüyle savaşan, elinde sancağıyla o mertebeye ulaşmak için en önde koşanlardır.

 Hücumdan yılmayan, korku nedir bilmeyen, kurşun yaraları gül kokan hürriyete sevdalı, istiklale hülyalı olanlardır.

Ölümün üstüne bilerek, merminin üstüne gülerek gidenlerdir.

Tüfeğine yar mezarına bahar diyenlerdir.

Esareti ihanet, kelepçeyi cinayet kabul edenlerdir.

Kendisi cihan öyküsü destandır.

Mermi yarasını gizleyen, hücum narasını özleyenlerdir.

Ekmek torbasında 2 metre bez ve bir kalıp sabundan başka bir şey bulunmayanlardır.

Arkadaşı şehit düştüğünde ben olamadım diye için için ağlayandır.

 Ruhunu imanı ile aklayan, bedenini milletine saklayanlardır.

Barışta Furkan, savaşta volkandır.

Şahadeti şerbet bu dünyayı gurbet sayanlardır.

Şehit olup Tanrı’ya kavuştuğunda tekrar şehit olmak için bu dünyaya dönmeyi dileyenlerdir. Hayini tüfekle değil imanıyla yıkanlardır.

Ölmekten değil unutulmaktan korkanlardır.

 Bu dünyaya gelişleri herkes gibi olan, ama bu dünyadan gidişleri hiç kimse gibi olmayanlardır.

Bu milletin, bu devletin istikbalinin kararmaması için kendi istikbalini karartanlardır.

 Yanan yürekleriyle bize ne kadar acı söz söylerlerse söylesinler “ elleri öpülecek anaların, babaların günahsız evlatlarıdır.

İsimleri yad edildikçe ruhları şad olan. Ruhları şad oldukça isimleri abad olan, isimleri anıldıkça ruhları bayraklaşan, ruhları bayraklaştıkça isimleri anıtlaşan, cesur yürekleri ve kahramanlıkları ile ezelden ebede koşan önce kurşunla sonra tanrıyla buluşan yiğitlerdir.

Tanrıya kavuşurken; göz bebeklerindeki ışık yıldızlar kadar parlak; bakışlarındaki sıcaklık güneş kadar yakıcı; car verişlerindeki gurur ulu çınarlar kadar heybetli; son sözleri ve vasiyetleri hadisler kadar iman yüklü ve manidar; naaşları kardelen çiçekleri kadar masum ve muhteşem; mezarları en isyankar yürekleri sakinleştirecek kadar huzur verici, bu dünyadan şan ve şerefle ayrılmış en şanslı ve en bahtiyar fanilerdir.   Bize bugünleri yaşatan Atatürk’ümüzü şehit ve gazilerimizi şükranla anar CUMHURİYETİMİZİN  84. Yıldönümünü kutlar, şehitlerimizi yad ederken gazilerimizi de unutmamak gerekir. Dolayısıyla Yarbay İsmet Zeren’in duygularıyla kaleminden; GAZİ KİMDİR?... 

GAZİ KİMDİR?  

Kaybedilen kol bacak, kazanılan hür toprak!

Kaybedilen el ayak, kazanılan al bayrak!

Kaybedilen göz kulak, kazanılan ak şafak

Gazi derler onlara… İyi tanı! İyi bak! 

Onlar şehitlerin şahitleridir.

Onlar şehitlerin unutulmamak için Türk milletine bıraktıkları en şerefli emanettir…

Onlar muzaffer Türk ordularının zafer nişanesidir…

Gazi yaşayan mazidir…

Gazilerini silen milletlerin, tarih de mazilerin siler…

Şehitler destanı yazmakla, gaziler destanı yaşatmakla görevlidir…

Onların kaybettikleri her uzuv, Türkiye’nin aydınlık geleceğine atılmış çelikten bir köprüdür.

Türk oğlunun tanrıdan ilk dileği gazi gibi yaşamak, son dileği şehit gibi ölmektir.

Şehitlik bir insanın tanrı katında ulaşacağı en yüksek makam, gazilik bir insanın bu dünyada alabileceği en onurlu ve en yüksek rütbedir…

Gazilerin vücudundaki her şarapnel parçası Türk milletinin onurunun bir parçası, her mermi çekirdeği bu milletin milli birliğinin mayasının çekirdeği, kesilen her organ yükselen milli ülkünün en haysiyetli işaretidir…

Gazilerin yüzüne baktığında; Türk bayrağını görmeyen, gazilerin gözlerine baktığında bu cennet Türkiye’yi düşünmeyen ve eksilen her uzuva baktığında yüreği kabarmayanların ben Türk’üm demeye hakkı yoktur.

Şehidin gaziden tek farkı üzerine örtülen ay yıldızlı kefendir. O kefen gazinin yüreğindedir.

Gazinin mermi yarası vatan sevgisinin darasıdır.

Yara gazide güzel, onuru Türk milletine özeldir.

Gazi sırtta değil yürekte taşınmak ve elde değil gönülde alkışlanmak ister.

Yaraları, gazilerin yaşadıkça onur madalyası, öldükten sonra Türk milletinin gurur mirasıdır.  

Mektubunda bizleri duygu seline sürükledin. Teşekkürler İsmet Yarbay’ım…

Saygılarımla

 
Mevzi PDF Yazdır E-posta
Tahsin ATAİZİ
Mevzi
 
Merhabalar PDF Yazdır E-posta
Tahsin ATAİZİ
Merhabalar
Saygılarımla
 
MEVZİ PDF Yazdır E-posta
Tahsin ATAİZİ
MEVZİ
Saygılarımla 
 
POSTAL MI, CONVERSE Mİ? PDF Yazdır E-posta
Tahsin ATAİZİ
POSTAL MI, CONVERSE Mİ?
Seçimler sonucu AKP’nin %47 ile iktidara gelişi Meclis aritmetiğine göre partilerin Milletvekili dağılımı AKP 340 MHP 70  CHP 98 DSP 13 DTP 20 Bağımsız 5 olarak yer aldığı hepimizce malum.Demokratik bir seçim sonucu ve TBMM’de Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan oylama sonucunda 3. turda Sayın Abdullah GÜL 11. Cumhurbaşkanımız olarak seçildi. Devletimize Milletimize hayırlı uğurlu olsun.

Devletimizin bazı kurumlarında, seçim sonrası spekülasyonlar yaratılmasına rağmen en yüce makam ve kurumlar arasında lüzumsuz gerginlikler, muhalefet ve iktidar yanlısı medyada çok değişik yorumlarla dış basına dahi yansıdı. Bu gerginliklerin gerek toplum huzuru gerekse piyasa, borsa ve ekonomide etkisini göstermesi kaçınılmazdı.

 

Sonuç; seçim neticelerinin herkes tarafından kabullenilmesi ve (tescili) ile Cumhurbaşkanlığı seçimi ve tabiî ki seçim sonrası seçilen kişinin Cumhurbaşkanlığı Makamında tebrik edilmesi tebrikleri kabul etmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ancak o yüce makama tebrik maksadıyla kabul edilen ve çıkan kişiler  “Genç Siviller Hareketi” öncüsü Turgay UĞUR’UN Genç Subaylara karşı hatta Postala karşı tepkisi olarak Cumhurbaşkanlığı Makam platformunu kullanması ne derece doğru tartışmaya açılmalı. İlelebet devam edecek T.C. Devletinin o yüce makamına nasıl ve ne tür kıyafetle çıkılacağı, postala protesto niteliğinde converse v.s ile çıkılmayacağı, huzura kabul edilmeyeceği de bazı vatandaşlarımıza hatırlatılmalı. Hatta izan kural bilmeyene de öğretilmelidir. Aksi takdirde bir kuruluşun bir grubun temsilcisi show maksadı ile çok değişik kılık kıyafet ile, çıkılan yüce makama yakışmayacak tarzda davranış sergileyebilir.

 Bu satırlarımda buraya kadar kimseye görgü nezaket kural dersi öğretmeye kalkmak haddime düşmez. Kişilerin tavrı, görüşü, düşüncesi, fikri varsa; protestosunu yapacağı yer, zaman, mekan seçimlerini de iyi düşünmeli. Önce kişi kendine, sonra makama saygı olarak tavır sergilemelidir.

Gelelim olayın bir başka boyutuna; “Genç subaylar rahatsız” ifadesine karşı Genç siviller rahatsız ifadesiyle ortaya çıkan ve liderlerinin ODTÜ mezunu Turgay U¼UR’un ve aynı zamanda da SABANCI ÜNİVERSİTESİ öğrenci işleri sorumlusu genç arkadaşımız Çankaya’da Cumhurbaşkanlığı (davetine) resepsiyonuna CONVERSE spor ayakkabı ile katılmış. 22 Temmuz seçimi öncesi de AKP den milletvekili adayı imiş…. Benim şahsen bir itirazım olamaz kendileri resepsiyona bu şekilde kabul buyrulduktan sonra…

 Üzüntüm; 30 küsür sene postal giymiş emekli bir asker olarak Postala tepki olarak doğan ve özgürlüğü temsil ettiği için hareketinin simgesi CONVERSE ayakkabı ile POSTALa tepki mi olmalıydı? Kurtuluş savaşımızda özgürlüğümüzü nasıl çarık, yırtık postallarla kazandığımızı resimden çok iyi anlar karşıt fikirli converse li arkadaşlar!

Yapılan demokratik seçim sonuçları herkesin önünde iken; neyin özgürlüğü neyin tepkisi anlamış değilim. POSTALIN altında kalmış ezilmiş mi? Ezilen mi olmuş? Ne olmuş?

 Biz emekli olduk postallarımızı çıkarttık ama, ÖZGÜRLÜK diye show yapanlar, işlerini kazançlarını refah seviyelerini en üst düzeye çıkarmak için hayatın güzelliklerini yudum yudum tadarlarken postalını giymiş bu vatan savunması için Güneydoğu’da, hudutlarda… nöbetlerde… Kıbrısta da vatanımızın korunmasında devleti anayasal biçimde koruma ve kollama görevini (yürütenlere) yapanlara karşı biraz ayıp olmuyor mu? Evet, converse giyerek yabancı sermayeye destek verdikleri yetmiyormuş gibi…

Öğrenci işleri sorumlusu genç arkadaşıma ve özgürlük adına show meraklılarına o kadar çok yazmak anlatmak isterdim ama, kısaca şunu hatırlatmak kafi gelir mi bilmem? Bu kişilerin de mutlak askerlik yapmış, postalı hakkıyla giymiş aile bireyleri vardır. Olmayanlar yurt içi ve yurt dışı seyahatlerinde havaalanları nöbetçilerine o postalına kurban olduğum o askerime bir  baksınlar uçağın küçük penceresinden ufka kadar… bir şey göremezlerse eğer; lütfen o askerin başında sevk idarede (iskarpin veya CONVERSE) giymeyen postallı; komutanlarına sorsunlar danışsınlar.

 Danışmaktan çekinirlerse 20 Eylül 2007 tarihli Hürriyet gazetesi yazarı Sayın Yılmaz ÖZDİL’in “ÖZGÜRLÜ¼Ü ENGELLEYEN ANAYASA!” adlı yazısını HÜRRİYET gazetesinin internet sayfasından okuyabilirler.Çanakkale savaşlarında İngiliz bir gazeteci tarafından çekilmiş yırtık postallı çarıklı 2 askerimizin haline bir bakın! Bugünlere gelmemize borçlu olduğumuz kişiler sayesinde şuanki yaşantımıza bin şükürler olsunAllah, vatanımızı korumak için (dahili ve harici bedhahlarına karşı) size, hepimize kuvvet versin. Benim postallarım hazır. Olmayana ödünç de bulur, bu vatan için yalınayakla da savaşmaya hazır oluruz. Ancak bizler, yüce makama yakışır bir  şekilde çıkılmasını tavsiye eder; protestomuzu yeri ve zamanında! postalsız da converse giymeden de fikir ve düşüncelerimizle yaparız.Postala tercih converse ise; ileride pabucun bedeli pahalı olur.Biz bu cumhuriyeti nasıl kurduk? Özgürlüğümüzü nasıl kazandık? Bu resim size bir fikir vermiyor mu?

Saygılarımla…

 

 
ŞEHİTLERİME, ANNE-BABALARINA ve YÜCE ULUSUMA! PDF Yazdır E-posta
Tahsin ATAİZİ
ŞEHİTLERİME, ANNE-BABALARINA ve YÜCE ULUSUMA!
Tarifi imkânsız duygular içerisinde kaleme aldığım bu satırlarımda; hayatının baharını göremeden VATAN GÖREVİNİ seve seve yapmak uğruna Anadolu’muzun dört bir yanından davullarla zurnalarla uğurlanan gençler, ana baba kuzuları… Vatani görevinize gidişinizde sizlere “Güle güle” derken, dönüşünüzü göremeyip “Hoş geldin” diyememenin, tekrar kavuşamamanın, sizlere sarılamamanın hasret ve üzüntüsünü çeken anne ve babalarınızın yanındayım.
Duygularımın ifadesi olan bu satırlarda gönlümden, onlara zaten ulaştım. Keşke bedenen ve ruhen de onların o güzel mertebesine ulaşabilseydik.
Sizleri yetiştiren, şehit anne babaları! Oğullarınız aslında ölmedi. Onlar bizim gönüllerimizde ilelebet yaşayan taptaze birer fidan gibiler. Onları yetiştiren siz anne ve babalar, ne kadar gurur duysanız azdır. Bizlerin bu toplumun fertleri olarak hayatımızı, yaşantımızı devam ettirebilmemiz ve bayrağımızın dalgalanması, yetiştirdiğiniz evlatlarınızın sayesindedir.
SİZ AZİZ ŞEHİTLERİMİZ!!! Bu vatana sahip çıkmak uğruna canınızı çekinmeden verdiniz, “ŞEHİT” olarak, o en yüksek mertebeye eriştiniz.
Biz, bizler ne mi yaptık? Şu anda ne yapıyoruz?
Sizleri anmak, yâd etmek mi sadece görevimiz? Bunu bile eksik yapıyorsak bağışlayın bizleri. Suallerimizin cevabını millet olarak düşünsek mi acaba? O, şehit anne babalarının yerine kendimizi koysak mı bir kere?
Sizleri anmak, yâd etmek her an boynumuzun borucudur. Kabriniz başında olmadığımız anma günlerinde de onların yokluğunu her an hisseden, yaşayan anne babaları düşünelim. Her yönden, maddi ve manevi, acılarına merhem olalım.
Avrupa Birliği’ne girmeden, gireceğiz diye ödünler vermeden önce kendi birlik beraberliğimizde kenetlenelim. Kenetlenmiş gibi değil, kırılmaz bölünmez gerçek bir zincirin halkaları olalım.
Yoksa vatan hizmetine gönderirken “En büyük asker, bizim asker!” diye konu komşu çoluk çocuk bayraklarla, davulla, zurnayla coşkuyla uğurladığımız evlatlarımızı da hazin bir sonda yalnız bırakmayalım ki; o fedakâr aileler “VATAN SAĞOLSUN” tevekkülüyle kendi yanan yüreklerinin ateşi ile kavrulan kişilerin acısına ortak olalım. O ailelerin tekbir çiçeği, fidanı olan evlatlarının; hele hele o evin geçimini sağlayan tek ferdiyse… Düşünün yüreklerindeki yangını…
Mutlaka düşünüldüğünü de tahmin edebiliyoruz; ama (maddi-manevi) onlara ne derece katkıda bulunabiliyoruz? Bu işi somut olarak nasıl yapabiliriz, diye kendi kendimize bir kez daha soralım mı acaba?
Aziz şehitlerimiz! Rahat uyuyun.
Sizler gönüllerimizde ilelebet yaşacaksınız. Yalnız değilsiniz. Bu millet sizinle ve sizleri yetiştiren ailelerinizle gurur duyuyor.
Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.
Ruhları şad olsun.
 1999–2001 tarihleri arasında Eğirdir’de KOMANDO Alay Komutanlığı görevimde iken; her yemin töreninde, vatani görevini yapmaya gelen askerlerimize ve onların değerli ailelerine hitaben “Her yemin töreni yeniden doğuş ve tazeleniştir bizim için” derdim.
“Daha nice törenlerde doğacağız çoğalacağız her celp her döneminde…”
“Bir kere ölünüz, binlerce kez diriliniz, ilelebet yaşarız gönüllerde .”
Şehit ailelerine tekrar taziyelerimi sunar, şehit anne ve babaların ellerinden öperim.
“ŞEHİTLERİME, Anne- Babalarına ve YÜCE ULUSUMA” mektup olarak kaleme almıştım bu makalemi.
  
1999- 2001 tarihlerinde 26 bin 71 komando askerimizi o dönemde yetiştiren Eğirdir Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı’nın KOMANDO ALAY Komutanlığı bünyesindeki tüm subay, astsubay, ve uzman çavuşları eğitici personeline emekleri için buradan şükranlarımı sunuyorum.
Bizden sonra görevi devralan başta Dağ Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanları’nın bizlerden daha güçlü, daha iyi KOMANDO’LAR yetiştireceği inancı ile başarılarının devamını temenni ediyor ve saygılarımı sunuyorum.
ATATÜRK’ün gençliğe emanetinin, bizlere tevdi ettiği görevlerin ve İNKILÂPLARININ bekçisi olarak daima göreve hazırız. Yasalardan ATAMIZ’ı silmeye, AB yardakçılarının tavsiyesi ile duvarlardan portelerini indirtmeye çalışanlar bilsinler ki, O’nu kalbimizden beynimizden kazımalarının çıkartmalarının adeta imkansız olduğunu öğreneceklerdir.
 
SEÇİM mi, GEÇİM mi? PDF Yazdır E-posta
Tahsin ATAİZİ
SEÇİM mi, GEÇİM mi?
Özdemir  ASAF
 
Merhaba PDF Yazdır E-posta
Tahsin ATAİZİ
Merhaba

Yeniden yapılanmamız dolayısıyla SİPER’imizden çıkıp BAKIRKÖY EKSPRES ile yeni köşemiz MEVZİ de siz Bakırköylüler’le tekrar buluşmak, konuları gündemi dertleşerek paylaşmak yükümüzü alır mı? Dertlerimizi, sıkıntılarımızı hafifletir mi bilemiyorum. Ancak sevinçlerimizi mutluluklarımızı da bu köşede paylaşarak hemen hemen hepimizin, herkesin hem SEÇİM hem GEÇİM derdinde olduğu bu ortamda; çorbada bir tutam tuz misali katkımızın olmasını arzularım. Gerek Alo BAKIRKÖY EKSPRES hattı ile, gerekse MEVZİ köşemizde; sizlere, çevrenizde şahsınıza yapılan haksızlıklar yada mağduriyetleriniz de bize bir telefon (mail, fax) kadar yakın olduğunuzu, sıkıntılarınızı paylaşmak, hakkınızı aramak için yanınızda olduğumuzu hissedip bilmenizi isteriz. BAKIRKÖY EKSPRES ailesi olarak!

Dolayısıyla sizlerden biri olarak, sizlerin derdi bizim derdimiz hassasiyetiyle algılanacaktır. Yaşadığınız tanık olduğunuz haksızlıklar, yolsuzluklar, hastane köşelerindeki mağduriyetleriniz, çevre trafik canavarlarına karşı şikayetleriniz,  tüketici haklarınızın korunması vs… Sorunlarınızı lütfen gazeteniz BAKIRKÖYEKSPRES ile paylaşmaktan çekinmeyiniz.

15 günde bir çıkacak gazetemizde misyonumuz; ATATÜRK ilke ve inkılaplarına bağlı laik, demokratik, sosyal, hukuk devletinden yana olarak ulusal çıkarlarımızdan ve Cumhuriyetimiz’den asla taviz vermeden “Hedefimiz; Daima İleri TÜRKİYEM, daima ileri”….

Mevzi’mizde buluşmak üzere …

Saygılarımla.

 
HERKES MEMNUN(MUŞ) PDF Yazdır E-posta
Rauf Denktaş
HERKES MEMNUN(MUŞ)


Hristofyas’ın BM Genel Sekreterine neler söylediği bilinmektedir: “Kıbrıs meselesi işgal ve kolonizasyondan kaynaklanan Rum göçmenlerin geri dönüş ve tazminat haklarının tanınması meselesidir. Kıbrıs AB üyesidir. Garantilere gerek yoktur. Kıbrıs’ta asker de gerekmez. Talat ile bu konuda anlaşmıştık ancak Talat şimdi baskı altında bu konularda gerekeni yapamıyor. Türkiye Talat’ı serbest bırakmalı ve askerini geri çekmeye başlamalı, Kıbrıs hükümetini tanıyıp limanlarını Kıbrıs bayrağına açmalıdır. Türkler arasındaki yoldaşlarımız da bu görüştedirler. İstenen ABD ile diğer Güvenlik Konseyi hükümetlerinin Türkiye üzerinde baskı yapmaları ve Kıbrıs meselesinin hallinin biz Kıbrıslılara bırakılmasıdır. Dıştan müdahale ile bu meselenin halledilemeyeceğini gördünüz. Biz Kıbrıslılar asırlarca barış içinde yaşadık. Türkiye müsaade etse yine de kardeş gibi yaşarız.” Yeni Genel Sekreter “Türk kardeşlerin toplu mezarlardan çıkarılmakta olduğunu” her halde bilmiyor. Bilenler ne yaptılar ki?

Bunları nereden çıkarıyorsunuz demeyiniz. Hristofyas Genel Sekreter ile görüşürken, görüşmeden önce ve sonra, Kıbrıs’ta sözcüsünün ve Başpapaz Hrisostomos ile diğer Parti liderlerinin açıklamalarına bakmışsanız siz de ayni sonuca varırsınız. Hristofyas BMGS ile temaslarından sonra adaya döner dönmez bu gruba bilgi vermiş, onlar da sonuçtan memnuniyet izhar etmişlerdir. İşte bize ilham veren beyanatlardan kesitler:
(1) Kıbrıs Cumhuriyeti Dağılamaz,(2) TC’den gelenler gitmeli kolonizasyona son verilmelidir, (3) Türk işgaline karşı mücadele sürecek, (4) işgale ve kolonizasyona son vererek adamızı birleştirmek istiyoruz, (5) Garantilerin devamı AB ülkelerine hakarettir, kabul edilemez. Hristofyas bu tezleri savunmamış olsaydı bu beyanatları yapan sözcü ve Akel Patisi, Kilise ve diğer parti liderleri Hristofyas’ın BMGS ile temasından memnuniyet getirirler miydi?   Rum-Yunan ikilisinin “milli görüş ve siyasetinin” bunlardan başka bir şey olmadığını bilmeyen var mı?

KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Talat da BMGS ile temaslarından memnun döndü. Genel Sekreter de bu temaslardan memnun olduğuna göre Sn. Talat’tan “biz uzlaşmadan yanayız, ayrı egemenlik, ayrı devlet istemiyoruz” sözlerini mi işitti ki “bunlar uzlaşabilir” sonucuna vardı? Bilmiyoruz.

Ancak 45 yıllık senaryo tekrarlandı. İki lider arasına “kırmızı telefon hattı” konulacak. Direk temas edebilsinler diye! Amerikalılar benimle Klerides arasına da böyle bir hat koymuşlardı. Tek bir kez bunu kullanmayı denedim fakat karşı taraf cevap vermemişti. Klerides ile yeniden bir araya geldiğimizde Klerides’e bundan bahsettim. Yarı şaka yarı ciddi bir şekilde “başka yer olmadığı için bu telefonu aşağı kattaki tuvalete koyduk, bu nedenle olacak aradığını işitemedik” dedi. Mesaj alınmıştı. Özel telefonlaşacak bir şey yoktu! Şimdi yeniden “kırmızı hat” oyunları. Kimse açık konuşmuyor Rum’dan başka!

Rum “Kıbrıs benimdir, benim olan Kıbrıs işgal altındadır, başka mesele yoktur” diyor. Siz “KKTC benimdir, dokundurmam ona” demediğiniz sürece eli kanlı Rum’u “45 yıldır “meşru Kıbrıs Hükümeti” yapmış olanlar “uzlaşmadan yanayız” demenin ötesinde bir söz söylemeyen “uslu çocuğa” “o halde git Kıbrıslılar olarak hükümetinle anlaş” diyeceklerdir. Şimdiki durumumuz budur. Yes be annem!     
 

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 12 - 22 Toplam: 46