|
Rauf Denktaş
|
 Kıbrıs meselesinin ne olduğuna bakmaksızın, bu meseleye gerçekçi bir teşhis koymaksızın “uzlaşmadan”, “adil ve kalıcı bir anlaşmadan”, “son fırsattır” safsatasından bahsetmek ve gerçeklere dayanmayan bir zemin üzerinde “birleşme, bütünleşme” eksersizinden ümit beklemek hayal aleminde yaşamaktan başka bir şey değildir. 45 yıldır devam eden görüşmeler, masaya konan planlar ve öneriler bir sonuç getirmemişse bunun nedeni “gerçeklere bakmaksızın Büyük devletlerin çıkarlarına hizmet edildiğinin bilincinde olmaksızın” kendi kendimizi aldatmakta olduğumuzu öğrenmemiş olduğumuzdandır.
Kıbrıs meselesi Yunanistan’ın Megali İdea doğrultusunda ONÜÇÜNCÜ adayı da almak ve Türkiye’yi kuşatarak Ege meselesinde kendi istediğine kavuşmak meselesidir. Şimdi denizaltı kaynakları da bahis konusu olunca “Tek Kıbrıs Cumhuriyetinin” Mısır ve Yunanistan çizgisi ile “harmanlanacak alan” tamamen Türkiye’yi dışlayacak bir ortam yaratmaktadır. Stratejistler bu konuyu çok iyi değerlendirmektedirler ancak Basın ve Medya bu konuları henüz millete duyurmak gereğini duymamaktadır. Lozan’da İngiliz gaspçıya bırakılmış olan Kıbrıs’ın – hiçbir zaman Yunan’ın olmamasına rağmen - “Yunan adasıdır” diye Yunanistan’a bağlanması için başlatılan girişimler karşısında Türkiye 1954’e kadar Lozan dengesini korumak için “statükoyu” desteklemiştir. Yunanistan Kıbrıs meselesini “Kıbrıs Halkının self-determinasyon hakkı olarak Enosis istemi ile” BM Genel Kuruluna müracaat edince Türkiye “ilgili taraflardan biri” olarak arenaya girmiş ve çeşitli evrelerden sonra Lozan dengesini koruyan “Enosis’e ve çift Enosis’e kapalı, Garantilenmiş Ortaklık Cumhuriyeti” üzerinde anlaşmaya varılmıştır. TEK HALK oyunu o zamandan başlamıştır. Bugün Hristofyas TEK HALK üzerinde ısrarlıdır. Garantiler gerekmez demektedir. Her iki konuda da Yunanistan Hristofyas’ı desteklemektedir. Şimdi, hem Yunanistan hem de Rum tarafı ile destekleyicileri “meseleyi Kıbrıslılar halletsin; dıştan kimse karışmasın” noktasında birleşmektedirler ve bizim içimizde de bazı “iyi niyetliler” bu kafileye katılmış bulunmaktadırlar. Bunun anlamı “Türkiye karışmasın; Garantörlük lâğvedilsin; %80 Rum’un karşısında %20 Türk yalınız kalsın; sonuçta Kıbrıs’ta Rum Cumhuriyeti AB üyeliği ile Enosis’i tamamlamış olsun; Türk sahilleri 13. Yunan adası ile kapansın; Türkiye denizlere açık bir ülke olmaktan çıksın” demektir. İsmet İnönü’nün 1965’de söylediklerini unutmayalım. Kıbrıs’tan Osman Örek’in başkanlığında gelen heyet İnönü’ye “Artık dayanamıyoruz. Sabrımızın sonuna geldik. Bir aya kadar müdahale başlatılmazsa teslim olmaktan başka çare kalmamıştır” mealinde mesajlar vermekteydi. İnönü “Vatan müdafaasında Türklersiniz; bu nedenle sizi destekliyor ve her ay yardım gönderiyoruz; sabrınız tükenmişse ve teslim olacaksanız, Türkiye’nin Kıbrıs davası sona ermiş olmaz, Türkiye Kıbrıs’ı Yunan’a Rum’a bırakmaz, bırakamaz, hatta Kıbrıs’ta tek bir Türk olmamış olsaydı dahi Türkiye Kıbrıs’ı Yunanistan’a bırakmazdı; meseleyi Atina’da hallederdik (savaşırdık Atina’ya kadar giderdik). Türk’ün sabrı vatan müdafaasında sona erdiği yerde yeniden başlar. Türk iseniz sabredersiniz”! demişti. Her Kıbrıslı Türk bu milli sorumluluğu bilerek, bunu omuzlarında hissederek yaşamalıdır. Bugünlere bu şekilde gelindiğinin bilinci içinde olalım.
Evet biz Türklük davasının hudut bekçiliği yapmanın gururu ve sorumluluğu ile yaşadık. Bizi Türkiye’den ayırmak isteyenlerin karşısında sıra dağlar gibi durduk. Dr. Küçük’ün deyimi ile “Türkiyesiz var olamayacağımızın bilinci içinde her konuda Anavatanla el ele yürüdük. Bu nedenle bugün kendi Devletimizde hür ve korkusuz olarak yaşamaktayız. Bugün bütün uğraş bizi Türkiye’den ayırmak, devletimizi yok addederek “Kıbrıs’ı birleştirdik” diye bayram yaparken 13. Yunan adası ile Türkiye’yi köşeye sıkıştırıp Ege meselesinde Yunanistan’ı zafere ulaştırmaktır. Kendimize gelecek miyiz? “Kıbrıslılar” olarak bu Yunan tuzağına girecek miyiz? Cevap HAYIR ve bin defa HAYIR olmalıdır.
|
|
|
Rauf Denktaş
|
 Anavatandan gelerek her iki tarafın Cumhurbaşkanlarını ziyaret etmiş olan deneyimli ve çoğu AKP yanlısı gazeteciler ve köşe yazarları Kıbrıs’ın her iki Cumhuriyetindeki intibalarını ve değerlendirmelerini yazmağa başladılar. Okuyabildiğim kadarı ile hepsi de “barıştan ve iki liderin barıştan yana olduklarından” bol bol bahsediyorlar. Hristofyas’ın “geçmişteki olaylara karışmamış barışçı bir yoldaş olduğunu” bile yazanlar var. Akel partisinin 1963’den 1974’e kadar Makarios ile el ele, kol kola ayni yolu yürüyüp, bize yapılanlardan Makarios kadar sorumlu olduğu unutulmuş bile! Bu “çift taraflı” ziyaretin Kıbrıs Türklerine olduğu kadar Türk ulusuna da “her şey çok iyi gidiyor; barış mümkündür; Kıbrıs Türklerinin çoğu da barıştan yanadır” mesajını vermek için “ilgililer” arasında planlandığı anlaşılmaktadır. Bunun böyle olduğu adayı şereflendiren yazarların “barış görüşmeleri” dedikleri “bubi tuzaklı” yol hakkında aksi görüşte olan kişi, kurum ve kuruluşlarla tek bir temasta bulunmamalarından da anlaşılmaktadır. İşledikleri tema “iki solcu yoldaş kendilerini barışa adamışlar, barış arayışında samimiler ancak zorluklar vardır, bunu da unutmayalım; bu zorluklar iyi niyet varsa aşılabilir”.
Kıbrıs’ta 1960 Antlaşmaları ile başlayan “barış” 1963’de yerle bir edilmiş, barışın temelini teşkil eden iç ve dış dengelerden kurtulup Enosis’in yolunu açmak için bugüne kadar devam eden kanlı kansız süreç başlamıştır. Ortaklıktan silâh zoru ile atılan Türk ortak 20 yıl uğraştan sonra kendi devletini ilân ederek, Rumların yok etmeğe çalıştıkları iç dengeyi somut hale getirmiştir. 1974’den sonra KKTC’nin topraklarına (ve tüm adaya) gerçek barış gelmiştir. O halde bugün aranan barış değildir; iki taraf (iki devlet) arasında bir uzlaşmadır.
Rum tarafı uzlaşmayı “Türk tarafının, var olduğunu iddia ettikleri Kıbrıs Cumhuriyetine dönüşü” olarak değerlendirmekte ve “1960 Cumhuriyeti, Anayasası ve meşru hükümeti ile vardır; eksersiz yeni bir ortaklık oluşturmak değildir; işlevliği olmayan 1960 Cumhuriyetini işler hale getirecek tadilatlar yapılacaktır; bu nedenle Türklere YENİDEN Rumlara, Ermenilere, Maroni ve Latinlere verilmiş olan hakları gölgeleyecek haklar verilmeyecektir; adına Federasyon denecek olan sonuçta AB normları hakim olacaktır; Türklere verilmiş olan haklar bu normlara uymuyorsa yorumlar geçerli olacaktır; serbest dolaşım ve mülk edinme AB üyesi bir ülkede ret edilemez, uygulanacaktır; AB üyesi bir ülkenin başkaları tarafından garanti edilmesi AB teşkilatına da hakarettir; Garantilere gerek yoktur; Kıbrıs askersizleştirilecektir; Kıbrıs Türklerinin Türkiye ile olan bağları koparılmalıdır; Karpas, Maraş, Güzelyurt Türk bölgesinde kalamaz; Yerleşikler Anadolu’ya, Rum göçmenler eski yerlerine dönmelidirler”. Çerçevesi içinde görmektedir. Rum liderliğinin Kırmızı Çizgisi budur.
Ziyaretçi “Yazarlara” göre Türk tarafı Annan Planına evet demekle manevi yücelik kazanmıştır. KKTC’ye direk gelenlerden bahsediliyor, bunların önce İstanbul’da, her uçağın yaptığı gibi, duraklayıp uçuş numarasını değiştirmek zorunda kaldıklarını es geçiyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı Talat’ın kabullerinden ve ziyaretlerinden bahsediliyor. Ziyarete gelenlerin “sizi cemaat lideri olarak ziyaret ediyoruz, KKTC’ni tanımıyoruz, bayrak, sancak görmek istemiyoruz” diyerek geldiklerini de hatırlamak istemiyorlar. En önemlisi bize ve Türkiye’ye evet dedirten Amerikanın Referandumdan hemen sonra “Kıbrıs Türkleri Annan Planına evet dediklerine göre bundan sonra ayrı egemenlik, ayrı devlet talebinde bulunamazlar” yorumunu getirdiğini hatırlamak da istemiyorlar. “Manevi yüceliğin bedeli” KKTC’den, ve hatta 1960’daki haklarımızın esaslarından vazgeçmek pahasına elde edildiğini ve başlatılmak istenilen görüşmelerde başımızın eğik olacağını, görüşmelerin Referandumda hayır diyen Rum tarafını memnun edecek tadilât için yaptırılacağını bilmek de istemiyorlar.
Türk ulusuna ULUSAL KIBRIS DAVASINDA HERŞEY YOLUNDA MESAJI VERİLMEK ÜZERE YAPILMIŞ OLAN BU ZİYARETTE bazı ciddi yazarlar Rum tarafının taleplerine evet denilemeyeceğine de temas etmek yüceliğini göstermişlerdir. Maksat Annan Planına evet demekle içine düşmüş olduğumuz tek çıkışlı teslimiyet kanalının varlığını Türk milletinden gizlemek! Devlet kurmuş olan TÜRK HALKI, masaya %20 toplum olarak oturuyor. Bunun teslimiyet anlamına geldiğini anlamak isteyen de yok.
|
|
|
Çocuk Yetiştirirken Anne ve Babalar Neler Yapmalı, Nelere Dikkat Etmeli? |
|
|
|
|
Arif Verimli
|
 Arif VERİMLİ Günümüz, çocuklarımızın her türlü bilgi bombardımanı altında kaldığı iletilerle dolu bir gün. 1990'lar sonrası artan kitle iletişim araçları ile globalizmin etkileri çocuk gelişiminde hem olumlu hem olumsuz bir takım sonuçlar doğurmaktadır. Burada anne ve babalara düşen internet dahil tüm kitle iletişim araçlarının olumlu etkilerini maksimum düzeye çıkarmak, olumsuz etkilerini ise minimum düzeye indirmektir.
Globalizm dediğimiz olgu; insani, dinsel ve ahlaki değerleri dişli çarkların içerisinde ezmekte, hem fiziksel hem de ruhsal olarak gelişmemiş çocuklarımızı toptan ezip geçmektedir. Hiçbir şeyden tatmin olmayan, kısa yoldan ve emeksiz başarılı olmayı hayal eden, sapık ahlaki ve dini akımların ( satanizm gibi), alkol ve uyuşturucunun, yoz bir şöhretin peşinden koşan çocuk ruhları oluşabilmektedir.
Her doğan çocuk önce kendi ailesinin, sonra eğitim ve sosyal çevresinin modellendirmesiyle kişilik gelişimini tamamlar, çocuklarımızın beyin bilgisayarlarına hangi programı yüklersek beyinleri o şekilde işlem üretirler. Yani çocuk yetiştirirken anne-babalar ne ekerlerse onu biçerler. Özellikle 5- 15 yaş arasında onları televizyonun, internetin ve yalnızlığın pençesine bırakırsak geleceğin suç potansiyeli yüksek, terör, uyuşturucu, mafya çetelerinin içerisinde odaklanmış, kişilik gelişimini sağlıklı tamamlamamış, ruhsal hastalıkları nükseden evlatlar yetiştirir ve bir daha da bunun önünü alamayız.
Çocuklarımız madem bizim geleceğimizse işte onları yetiştirirken dikkat etmemiz için bazı tavsiyeler:
* Çocuklarınıza dokunun, sarılın, onları öpün ve sevginizi fiziksel olarak gösterin
* Çok zaman onların yanında faydanız olmadan oturacağınıza, faydalı birkaç saat geçirin
* Sorunlarını önemseyin, mantıksız da olsa fikirlerini küçümsemeyin
* Evle ilgili bir değişiklik yapacaksanız onun da fikrini alın
* Sohbet edin, derslerine yardımcı olun
* İyi davranışa ödül, kötü davranışa eğitim verin
* Öfkenizi bile yumuşak sözlerle anlatın
* Çocuklarınızın yanında tartışmayın, başkalarının dedikodusunu yapmayın, onu başkalarıyla kıyaslamayın
* Öğretmek istediğinizi lafla değil, davranışla gösterin
* Zorlamayın, sıkmayın, boğmayın, onun kişiliğini zorla değiştirmeye çalışmayın, sabırla ve emekle onu kazanabilirsiniz
* Endişeli, aşırı korumacı ve kaygılı davranmayın, ona sorumluluklar da verin
* Arkadaşlarını tanıyın, arkadaşlarının aileleriyle tanışın
* Sanat ve spor faaliyetlerinden uzak tutmayın
* İlahi, tasavvuf müziği, klasik müzik gibi ruha terapi yapan müzikleri daha bebekken kulağına aşina hale getirin
* Siz bir modelsiniz önce kendi eksiklerinizi eleştirin
* Hayatta her şeyin maddiyat olmadığını öğretin ve hatta ezberletin
* Şov dünyasını yansıtan programlardan uzak tutun, kimseye özenmesin,
* Kitle iletişim araçlarını beraber kullanın
|
|
|
Arif Verimli
|
Bilinçaltında aşağılık kompleksi yaşayan kişiler bir yeteneklerini geliştirerek aşağılık kompleksini aşmaya çalışırlar. Bu basit örnekte olduğu gibi bu psikolojik savunma mekanizmasına yüceltme mekanizması denir. Spor ve rekabet aslında bilinçaltındaki şiddet eğilimlerini kapatıcı bir yüceltme mekanizması olarak davranışlarda yer alır.
Tarihte iki ordunun karşılıklı olarak çarpışması yerine seçilmiş iki dövüşçünün kavgası sonucu belli eder. İşte spor temelde saldırganlık şiddet ve rekabet dürtülerinin bir defansı olup kökünü şiddet ve saldırganlıktan alan ama onu gizleyen olumlu hale getirip sunan kabul edilebilir bir yüz kazandıran psikolojik bir mekanizmayı kullanır. Ayrıca özellikle birey anlamında benlik sayısı düşük kendisini geliştirmemiş ya da toplumun gelişme koşulları sunmadığı bireyler taraftarlık kimliği altında bir değer kazanırlar. "kendisi için hiçbir şey olan olmayan biri bir Galatasaray taraftarıysa ve Galatasaray o yıl şampiyonsa şampiyon Galatasaray' ın taraftarı olarak kendini önemli hisseder." Bu yüzden kişi önemsiz yenilgileri bile kendine atfederek öfkelenir, sinirlenir, önemini yitirmesine yol açacak olan karşı takımı yıkar geçer. Futboldaki şiddetin en temel sebebi budur.
Spor aktivitelerini izleme bu kökünden başkalaşarak kitlelerin izlemekten keyif aldığı rahatladığı bir aktivite ve endüstri halini aldı. Bu yüzden maça gelen taraftar kafasında günlerin gerginliğini ve endüstri toplumunun yorgunluğunu da yanında getirir. Sporun bu rahatlatıcı tarafıyla stad kapısından girildiği an birikimlerini boşaltmaya hazırdır taraftarlar. Stad kapısından girince toplumsal değerleri ifade eden otokontrolü yani el frenlerini dışarıda bırakıyorlar.
|
|
|
Çok Takıntılı ve Evhamlı Bir Millet Olduk! |
|
|
|
|
Arif Verimli
|
 OBSESSİF- KOMPULSİF BOZUKLUKLAR TÜRKİYE'DE ÇOK YAYGI
PEKİ, NEDİR OBSESSİF- BOZUKLUKLAR?
Evinizi, anahtarlarınızı, ütünüzü, prizlerini, arabanızı, yemek ocağını, pencerelerinizi, yatak altlarını, musluklarınızı, gün içerisinde defalarca kontrol edip asla emin olamıyor musunuz? Kendinizi sürekli kirli hissedip aşırı bir şekilde ellerinizi su ve sabunla yıkıyor (günde 30–35 kez), abdest alırken asla aldığınız abdestten tatmin olmuyor ve defalarca mı tekrarlıyorsunuz? Aklınıza takılan, zihninizden elinizde olmaksızın sürekli geçen, aşırı rahatsız eden ve kendi çabanızla uzaklaştıramadığınız bir takım gerçek ve ahlak dışı fikirlerle mi yaşıyorsunuz? Aşırı evhamlı, ters, olumsuz fikirler yürüten biri misiniz? Aşırı batıl ve takıntılı bir şekilde bir takım objeleri uğur sayıp, otomobil plakalarından kelimeler mi üretiyorsunuz? Sayıların anlamlarına takıp tek veya çift olarak uğur getirdiğine inanıp aşırı batıl takıntılarla baş edemiyor musunuz? O halde Obsessif -Kompulsif bozuklukla karşı karşıyasınız.
Obsessif- Kompulsif bozukluklar çok ciddi bir Psikiyatrik rahatsızlıktır. Toplumlarda görülme oranı % 3-5 tir. Bu oran ülkemizde % 5–7 gibidir. Obsessif- Kompulsif bozukluklar kesinlikle bir hekim kontrolünde, ilaç ve psikoterapiyle tedavi edilmelidir. 2002 senesinde Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Ayaktan Tedavi Ünitesine Başvuran ve tedavileri başarıyla tamamlanan 9000 hasta içerisinde Obsessif- Kompulsif Bozukluk teşhisiyle tedavi gören 150 hastanın demografik özelliklerine baktığımızda başvuruların en çok İstanbul'dan yapıldığı ( %85 ) , en çok ev hanımlarının bu tedaviyi gördüğünü ( %70 ) saptamış bulunmaktayız.
Obsessif- Kompulsif bozukluklar mutlaka bir Psikiyatrist tarafından teşhis edilmeli, ilaç tedavisi başlamalı ve sorunun kaynağı bilimsel olarak belirlenmelidir. Takıntı ve evhamlar hafife alınmamalı ve toplum tarafından da tanınmalıdır. Çünkü ciddi bir Psikiyatrik rahatsızlıktır. Hasta tedaviye genellikle olumlu cevap verir. |
|
|
Arif Verimli
|
Sokak çocukları suçlu mu madur mu? Tecrit edilmeli mi? Sokak çocukları bizce madur. Her gece hangi sokaktan hangi çocuğun kaçırılarak hangi ormana götürüldüğünü ve burada hangi organının alınarak organ mafyası tarafından nereye gömüldüğünü ve ya hangi denize atıldığını; her gece hangi sokaktan hangi sokak çocuğunun kaçırılarak cinsel istismar aracı olarak kullanıldığını; her gece hangi sokaktan kaçırılarak kapkaç mafyasına üye yapıldığını biliyor muyuz?
Farkında mısınız son yıllarda en çok gündeme gelen toplumsal sorunlardan bir tanesi "sokak çocukları" diye kolay bir tabirle tanımlanan sorundur. Bu çocuklar kendi istekleriyle bu hale gelmediler. Sokaklara hayatın acımasız tekmesini yiyerek daha hayatın ne olduğunu bilmeden atılıyorlar. Ya çalıştırılmak için ya dilendirilmek için ya da ailesi içerisinde şiddete maruz kaldıkları için sokaklarda yaşamaya mecbur bırakılmış zavallı çocuk yüzleridir onlar. Sokaklarda da onları her türlü acımasızlık çepeçevre sarmalıyor. Fiziksel şiddet, dayak aşağılama, cinsel taciz, uçucu madde bağımlılığı (tiner, bali,hap.) . Birkaç yazı halinde bu sorunu bugünü ve çözüm yollarıyla tartışmak istiyorum
Sokakta çalıştırılan çocukların % 12.26'sını 13-15 yaş arası çocukların oluşturduğunu ve her 100 sokak çocuğundan 40'ının evde fiziksel ve cinsel şiddet gördüğü için sokaklarda yaşamayı tercih ettiğini, 3-7 yaş sokak çocuklarının çok düşük ekonomik gelirli evlerden çıktıklarını, sokak çocukları üzerine yapılan bir araştırmaya göre: aile içi şiddet gören çocukların %30'unda anne veya babanın üvey olduğunu, %85'inin sigara, %65'inin bali, tiner, hap, esrar gibi uyarıcı madde kullandığını, %41'i nin sokak çetelerine katıldığını, %82'sinin kesici delici yaralayıcı alet taşıdığını, %43'ünün fiziksel %54'ünün cinsel ve duygusal şiddet gördüğünü biliyor muydunuz?
Eğer bilmiyor ve sokak köpeklerine verdiğiniz değeri bu çocuklara vermiyorsanız bence bir an önce bu konuda duyarlaşmalısınız. Çünkü gün geçtikçe sayılarının artması özellikle büyük kentlerde çok daha büyük toplumsal sorunlara yol açacaktır.
Konuya durumun hassasiyetinden bahsederek ve bazı oranlar vererek bir giriş yapmak istedim. Unutmayınız ki onlar çocuk. Onların saldırganlıkları kişiliklerinden değil, toplumun onlara nefret dolu bakışından oluşuyor. Onlara sevgiyle, şevkatle yaklaşarak ve duyarlılıkla davranmak bence atılacak en doğru ilk adım olacaktır. Daha sonra ise sorunu asla örtmeden, tüm gerçekliğiyle toplumun tüm kesimlerinin tartışması ve çözüm yollarının aranması bence bir insanlık vazifesidir
Hele de bu soğuk kış günlerinde bizim çocuklarımız sıcacık evlerde huzur içerisinde yaşarken onlar sokakların tüm acımasızlığıyla yaşıyorlar. Lütfen bunu görmezden gelmeyelim.
|
|
|
Herkes Birer Engelli Adayıdır |
|
|
|
|
Sibel Boğaz
|
 Sibel BOĞAZ Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul için bağış toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula ve kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: 'Dışarıdaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa her şeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması gerekenler şeyler nerede?'
Baba devam etti. 'Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.'
Ve sonra şu hikayeyi anlatmaya başladı: Shay ve babası bir gün parkta Shay’in tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler. Shay sordu, 'Acaba oynamama izin verirler mi?' Shay'in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu. Shay'in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla bir şey beklemeyerek) Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra 'Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım' dedi.
Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay'in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babası ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Dokuzuncu turun sonunda Shay'in takımı yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası Shay'e gelmişti. Bu noktada Shay'in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay'e sopayı verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu.
Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay'e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay'e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay'e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.
Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına kolaylıkla atabilecek ve Shay'i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti.
Ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı. Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, 'Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!' Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaşkınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü.
Herkes bağırmaya devam etti, 'İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş' Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı… Takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.
Herkes bağırıyordu, 'Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay'
Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, 'Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!'
Shay üçüncüye gelirken diğer takımdaki çocuklar ve seyirciler ayağa kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, 'Shay, hepsini koş! Hepsini koş!' Shay hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı.
'O gün', dedi babası, gözlerinden yaslar aşağıya doğru süzülerek,'iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar'.
Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı.
Zeka engelli olsun, görme engelli olsun onların da insan olduğunu ve onlarında mutluluğu hak ettiklerini, hayatta belli bir amaç doğrultusunda yaşadıklarını unutmamalıyız. Hatta onlar-bizler diye bir ayrım bile yapmamız yanlış. En başta önyargı ile yaklaşmadan, toplumsal hayattan soyutlaştırılmamalı. Hayatı
engelli insanların yaşamlarını sağlıklı ve huzurlu bir şekilde sürdürebilmeleri, kendi kendilerini idare edebilecek şekle dönüştürmeliyiz.
Her birimiz birer engelli adayıdır. Yarın ne olacağını kimse bilemez. Bu nedenle engelliler için bir olmalı, onların hayatlarını zorlaştırmak yerine bir gün bizim de engelli olabileceğini unutmayarak tüm engelleri birlikte aşmalıyız. Engellilerin sesi, gözü, kulağı olmalıyız.
Görüşmek üzere,
Sevgi ve Saygılarımla… |
|
|
Sibel Boğaz
|
Herkesin yaşamda bir amacı vardır. Bir eve, otomobile sahip olmak, iyi bir evlilik, özgürlük, mutluluk ve başarılı olmak
Başarılı olmak, herkesin kendi elindedir. Herkesin de kendi hedeflerine ulaşmaya ihtiyacı vardır. Hedeflere ulaşmak ta, nereye gideceğimizi bilmek, doğru yolu bulmaktan geçer. “Nereye gideceğini bilmeyen gemiye hiçbir rüzgar fayda vermez” sözü de hedefimiz yoksa elimizdeki fırsatları nasıl değerlendireceğimizi yani yelkenimizi ne şekilde kullanacağımızı bilmediğimizi gösterir. Hedeflerimize ulaşmak için de önümüze çıkan tüm engellerle savaşmalıyız. Bizi o yola götürecek olan önümüzdeki engellerdir. Çünkü başarıya ulaşmak için önümüzdeki engeller bizler için birer fırsattır. Önemli olan ise o fırsatları nasıl değerlendirdiğimizdir. Başarıdaki engellerden biri de çevremizden duyduğumuz ‘senden bir şey olmaz’ sözü cesaretimizi kırmamalı yola devam etmeliyiz. Günümüzde işindeki başarılarla tanınan ünlülerimiz ise bu sözü örnekliyor.
Beethoven; müzik tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Beethoven'ın keman tutuşunu gören müzik hocası onun için "müzisyen olamaz!" demişti.
Sylvester Stallone; artistlik bürosuna başvurduğunda "hey, sen tam aradığımız insansın. Hemen gel sana rol verelim" dediler mi sanıyorsunuz? Hayır... Sylvester Stallone başarıya ulaşıncaya kadar ret üstüne ret cevaplarına dayanma gücü gösterdi. New York'ta bulabildiği tüm artistlik bürolarına başvurdu ve hepsinden "hayır" cevabı aldı... Fakat zorlamaya devam etti ve en sonunda "rocky" filmini yaptı...
Michael Jordan; lise ikinci sınıftayken, okul basket takımına alınmadı. Antrenörü boyunun kısa olduğunu ve bu konuda yeteneksiz olduğunu söyleyerek takımda yer alamayacağını söyledi. O şimdi yalnızca Amerika’nın değil, dünyanın yetiştirdiği "en büyük basketbol yıldızı" ünvanını taşıyor...
Henry Ford; 1903 yılında bir banka müdürü, önüne gelen kredi talebini inceliyordu. Kredinin istenme sebebini okuyunca yüzünü buruşturdu ve "reddedildi" mührünü vurdu. Kredi talebinin geri çevrildiğini duyan Henry Ford, derhal müdürün yanına çıkarak "nasıl böyle bir projeyi geri çevirirsiniz?" diye sordu.
Banka müdürü kendinden emin şekilde, "otomobil ancak geçici bir moda olabilir. Bu tarz geçici işlerle uğraşacak vaktim yok" dedi.
Bu sözler üzerine Henry Ford odayı terkederken şunları söyledi: "Bir gün yollarda at arabaları kalmayacak, tüm ulaşım otomobille olacak."
Henry Ford başarıya ulaşıncaya dek 5 kez iflas edip, herşeye yeniden başlamak zorunda kaldı. Karşısına çıkan sayısız engele rağmen vizyonunun genişliği ve ona ulaşma arzusu sayesinde otomotiv sektörünün kurucusu ve bir numaralı ismi olmayı başardı...
Walt Disney; Walt Disney, farelerin cirit attığı bir garajda "miki fare" adlı ünlü kahramanını çizip şöhreti yakalayıncaya kadar onlarca işten ret cevabı almıştı. hatta Amerika'nın Kansas City kentinde,bir gazetenin editörü,onda zerre kadar bile resim kabiliyeti olmadığını söylemişti. “Engeller beni durduramaz, her bir engel kararlığımı daha da güçlendirir” Leonardo da Vinci
Herkesin başarıya ulaşması dileğiyle hoşçakalın.
Sevgi ve Saygılarımla…
|
|
|
Yaşanabilir Bir Doğa İçin El Ele Verelim |
|
|
|
|
Sibel Boğaz
|
Geçtiğimiz günlerde Dünya Çevre Günü’nü çeşitli etkinliklerle kutladık. Fakat etkinliklerde dikkatimi çeken kötü bir unsur oldu. Çocukların gösterilerle kutladığı bu günde notluk tarzında defterler dağıtıldı. Çevre gününde çocuklara kağıt tasarrufunu anlatacağımız yerde ağaç israflığını öğretmiş olduk. Öncelikle bizler çevrenin korunması konusunda bilinçlenmeliyiz ki çocuklarımıza doğruyu öğretelim. Ama ne yazık ki, Türk toplumu çevre konusunda hala bilinçlenmiş değil.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, ülkemizde bir yılda yaklaşık 1 milyon ton kağıtla gereksiz yazışma yapılıyor ve yalnızca 100.000 aile gereksiz yazışmayı durdurursa, her yıl 150.000 ağacı kesilmekten kurtulacak.
Geri dönüşümle elde edilmiş dahi olsa topraklarımızı, ormanlarımızı yok ederek, suyumuzu kirleterek dünyamızı da yok ettiğimizi çocuklarımıza anlatmalıyız. Bu konuda onları bilinçlendirmeliyiz. Gelecek nesillerimizin yaşama olanaklarının ellerinden alınmasın istemiyorsak toprağımıza, suyumuza, dünyamıza sahip çıkmalıyız.
Doğamızı korumak ve daha temiz bir ülkede yaşamak istiyorsak başta denizlerimiz, göllerimiz, parklarımız ve sokaklarımızın da çöplük olmadığının bilincine varmalıyız. Arabamızı temizledikten sonra çöpleri dışarıya atmanın, yine arabamızdayken yiyip içtiklerimizin çöplerini camdan dışarı atmanın, evdeki çöplerimizi çöp konteynırlarına atmak yerine hiç düşünmeden üst kattan aşağı fırlatmanın, ormanlarda, sahillerimizde hatta boş bulduğumuz küçük bir çimenlik alanda bile piknik yapıp çöplerimizi orada bırakmanın ve ateş yakmanın hatta denizlerimize attığımız çöplerin doğanın dengesini bozduğunu unutmamalıyız.
Bunları yaparak doğamızın dengesini bozmaktayız. Çünkü sokağa attığımız bir cam şişe, doğada 4000 yıl, plastik 1000 yıl, hatta bir sakız bile 5 yıl süreyle yok olmamaktadır. Ve yediğimiz en ufak bir çekirdeğin kabuğu bile çevremizi kirletmekte. Fabrikaların zehirli atıkları, fabrikalardan çıkan gazların yanı sıra kullandığımız deodorantlar dahi soluduğumuz havayı kirletmekte. Trafik tıkanıklıkları, egzoz gazları ve gürültü de hayatın kalitesini hızla düşürmektedir.
Çevre kirliliği sadece günümüzde değil, eski çağlardan bu yana sorun olmuştur. 1930 yılında hava kirliliğinden Belçika’nın Mosa Vadisi’nde 63 kişi ölmüştür. 1952 yılında ise nefes alma zorluğundan 4000’i aşkın kişi ölmüştür. Çevre kirliliği günümüzde de birçok hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Bu nedenle çevre konusunda toplumumuzu bilinçlendirmeli ve çevre sorunlarına karşı daha duyarlı insanlar haline dönüşmeliyiz.
Doğanın bir parçası olan insanoğlu, çevreye verdikleri zararların bir gün kendilerine döneceğini unutmamalıdırlar. Artık kötü alışkanlıklarımızdan vazgeçelim ve dünyamızın yok olmasına izin vermeyelim.
Yaşanabilir bir doğada yaşamak istiyorsak temiz bir çevre için el ele verelim ve çevremizi koruyalım.
Görüşmek üzere.
Sevgi ve saygılarımla…
|
|
|
Sibel Boğaz
|
Çocuk olmak, sevmek, sevilmek ve dünyanın tam merkezinde olmaktır. Çocuklar her zaman sevilmeyi hak eder. Yapılan araştırmalarda çocukların anne babalarından aldıkları sevgi ve mutluluk, onların hayata daha olumlu mutlu bakabildiklerini daha sevgi dolu olduklarını ortaya koymuştur. Bunun için aileler çocuğu ile doğru iletişimi kurarak onları iyi birey olmaları için çaba göstermeleri gerekir. Fakat en başta anne-babaların bu konuda bilinçli olmaları gerekiyor. Ebeveynlerin çocuklarına olan davranışlarında orta kararlı olmaları çok önemli. Ülkemizde ise daha çok katı anne baba tarzı var. Katı aile yapısında anne-babanın dediği olur ve hep onlar kazanırken diğerinde ise çocuk kazanır. Çocuğumuza katı davranıp ona ceza vermek veya iyi olduğunda hediye vererek ödüllendirmek yerine çocuğumuza vaktini ayırarak ve onunla paylaşımlarda bulunarak iletişimimizi güçlendirmeliyiz. Çünkü ona vakit ayırmamız ona verdiğimiz değeri göstermektedir. Ve onunla geçirdiğimiz zamanın uzunluğu değil, kalitesi önemlidir. Ona verdiğimiz eğitim önemlidir. Siz çocuğunuzla konuştuğunuz zaman farkında olmadan çocuğunuzun alması gereken temel dersleri vermiş olursunuz. Fakat aileler ne kadar üniversiteye gitmiş olsalar da iletişim konusunda yetersiz olunuyor. Geleneksel eğitim metotlarına bağlı kalınıyor. Ama unutulmamalıdır ki çocuk anne-babanın eseridir. Çocuğunuzda gördüğünüz kötü bir huyun, suçunu mutlaka kendinizde arayın. Çocuğun sorunlarını dinlemek, onun stres ile kolay baş etmesine ve zorlukları kolay yenmesine yol açacaktır. Ceza sisteminde ise aileler bir şey elde etmeyerek çocuğun güvenini yitirmesine neden olur.
Ceza sistemini Aziz Nesin’in 1967’de yazdığı ‘şimdiki Çocuklar Harika’ adlı kitabından bir yazıyla sizlerin yüzünüzde sadece bir nebze olsun tebessüm oluşturması için aktarmak istiyorum
CEZA ÇOCUĞA BIRAKILIRSA
Çocuklara şu soru yönelmişti; siz baba olsanız, babanız da çocuğunuz; suç işlediğinde ona ne ceza verirdiniz? ‘Onu bir topal ata bindiririm. Üstüne çadır örterim. Çadırın tepesine bir bıçak asarım. At topalladıkça bıçak kafasına dokunsun, akıllansın. ‘Ağzına fermuar dikerim’ , bir sütçünün oğlu ise ‘Eşeklerin yanında yem yesin’ , şiddetli baskı altında tutulan bir çocuk, ‘Olmaz, çocuk da olsa babaya el kalkmaz’ diye cevap veriyordu. Yapılan anket sonucunda aileden alınan eğitim ve görgü ayrımını ortaya koyuyordu. Yaşayış şartları normal olan çocuklar ise soruyu şöyle cevaplamışlardı; ‘İyilikle söylerdim’, ‘Poposuna usulca vururdum’, ‘İçinde fare olan tuvalete kapatırdım’. Gecekondu bölgesinde oturan çocukların cevapları ise daha ağırdı; ‘Bir tencere çorbayı kafasına geçirirdim’, ‘Ayaklarından tavana asardım’, ‘Pastırma gibi doğrarım’, ‘Eşek sudan gelene kadar döverim’, ‘Kaynar suyla haşlarım’” 1967’de yapılan anket sonucunda çocuklar bu cevapları veriyordu. Şimdi bu anket yapılsa çocuklarımızın vereceği cevapları merak ediyorum. Çocuklar sevgidir, onlara sevgimizi verelim.
Bir daha ki sayımızda görüşmek üzere. Hoşçakalın
Sevgi ve Saygılarımla... |
|
|