|
Yaşanabilir Bir Doğa İçin El Ele Verelim |
|
|
|
|
Sibel Boğaz
|
Geçtiğimiz günlerde Dünya Çevre Günü’nü çeşitli etkinliklerle kutladık. Fakat etkinliklerde dikkatimi çeken kötü bir unsur oldu. Çocukların gösterilerle kutladığı bu günde notluk tarzında defterler dağıtıldı. Çevre gününde çocuklara kağıt tasarrufunu anlatacağımız yerde ağaç israflığını öğretmiş olduk. Öncelikle bizler çevrenin korunması konusunda bilinçlenmeliyiz ki çocuklarımıza doğruyu öğretelim. Ama ne yazık ki, Türk toplumu çevre konusunda hala bilinçlenmiş değil.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, ülkemizde bir yılda yaklaşık 1 milyon ton kağıtla gereksiz yazışma yapılıyor ve yalnızca 100.000 aile gereksiz yazışmayı durdurursa, her yıl 150.000 ağacı kesilmekten kurtulacak.
Geri dönüşümle elde edilmiş dahi olsa topraklarımızı, ormanlarımızı yok ederek, suyumuzu kirleterek dünyamızı da yok ettiğimizi çocuklarımıza anlatmalıyız. Bu konuda onları bilinçlendirmeliyiz. Gelecek nesillerimizin yaşama olanaklarının ellerinden alınmasın istemiyorsak toprağımıza, suyumuza, dünyamıza sahip çıkmalıyız.
Doğamızı korumak ve daha temiz bir ülkede yaşamak istiyorsak başta denizlerimiz, göllerimiz, parklarımız ve sokaklarımızın da çöplük olmadığının bilincine varmalıyız. Arabamızı temizledikten sonra çöpleri dışarıya atmanın, yine arabamızdayken yiyip içtiklerimizin çöplerini camdan dışarı atmanın, evdeki çöplerimizi çöp konteynırlarına atmak yerine hiç düşünmeden üst kattan aşağı fırlatmanın, ormanlarda, sahillerimizde hatta boş bulduğumuz küçük bir çimenlik alanda bile piknik yapıp çöplerimizi orada bırakmanın ve ateş yakmanın hatta denizlerimize attığımız çöplerin doğanın dengesini bozduğunu unutmamalıyız.
Bunları yaparak doğamızın dengesini bozmaktayız. Çünkü sokağa attığımız bir cam şişe, doğada 4000 yıl, plastik 1000 yıl, hatta bir sakız bile 5 yıl süreyle yok olmamaktadır. Ve yediğimiz en ufak bir çekirdeğin kabuğu bile çevremizi kirletmekte. Fabrikaların zehirli atıkları, fabrikalardan çıkan gazların yanı sıra kullandığımız deodorantlar dahi soluduğumuz havayı kirletmekte. Trafik tıkanıklıkları, egzoz gazları ve gürültü de hayatın kalitesini hızla düşürmektedir.
Çevre kirliliği sadece günümüzde değil, eski çağlardan bu yana sorun olmuştur. 1930 yılında hava kirliliğinden Belçika’nın Mosa Vadisi’nde 63 kişi ölmüştür. 1952 yılında ise nefes alma zorluğundan 4000’i aşkın kişi ölmüştür. Çevre kirliliği günümüzde de birçok hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Bu nedenle çevre konusunda toplumumuzu bilinçlendirmeli ve çevre sorunlarına karşı daha duyarlı insanlar haline dönüşmeliyiz.
Doğanın bir parçası olan insanoğlu, çevreye verdikleri zararların bir gün kendilerine döneceğini unutmamalıdırlar. Artık kötü alışkanlıklarımızdan vazgeçelim ve dünyamızın yok olmasına izin vermeyelim.
Yaşanabilir bir doğada yaşamak istiyorsak temiz bir çevre için el ele verelim ve çevremizi koruyalım.
Görüşmek üzere.
Sevgi ve saygılarımla…
|
|
|
Sibel Boğaz
|
Çocuk olmak, sevmek, sevilmek ve dünyanın tam merkezinde olmaktır. Çocuklar her zaman sevilmeyi hak eder. Yapılan araştırmalarda çocukların anne babalarından aldıkları sevgi ve mutluluk, onların hayata daha olumlu mutlu bakabildiklerini daha sevgi dolu olduklarını ortaya koymuştur. Bunun için aileler çocuğu ile doğru iletişimi kurarak onları iyi birey olmaları için çaba göstermeleri gerekir. Fakat en başta anne-babaların bu konuda bilinçli olmaları gerekiyor. Ebeveynlerin çocuklarına olan davranışlarında orta kararlı olmaları çok önemli. Ülkemizde ise daha çok katı anne baba tarzı var. Katı aile yapısında anne-babanın dediği olur ve hep onlar kazanırken diğerinde ise çocuk kazanır. Çocuğumuza katı davranıp ona ceza vermek veya iyi olduğunda hediye vererek ödüllendirmek yerine çocuğumuza vaktini ayırarak ve onunla paylaşımlarda bulunarak iletişimimizi güçlendirmeliyiz. Çünkü ona vakit ayırmamız ona verdiğimiz değeri göstermektedir. Ve onunla geçirdiğimiz zamanın uzunluğu değil, kalitesi önemlidir. Ona verdiğimiz eğitim önemlidir. Siz çocuğunuzla konuştuğunuz zaman farkında olmadan çocuğunuzun alması gereken temel dersleri vermiş olursunuz. Fakat aileler ne kadar üniversiteye gitmiş olsalar da iletişim konusunda yetersiz olunuyor. Geleneksel eğitim metotlarına bağlı kalınıyor. Ama unutulmamalıdır ki çocuk anne-babanın eseridir. Çocuğunuzda gördüğünüz kötü bir huyun, suçunu mutlaka kendinizde arayın. Çocuğun sorunlarını dinlemek, onun stres ile kolay baş etmesine ve zorlukları kolay yenmesine yol açacaktır. Ceza sisteminde ise aileler bir şey elde etmeyerek çocuğun güvenini yitirmesine neden olur.
Ceza sistemini Aziz Nesin’in 1967’de yazdığı ‘şimdiki Çocuklar Harika’ adlı kitabından bir yazıyla sizlerin yüzünüzde sadece bir nebze olsun tebessüm oluşturması için aktarmak istiyorum
CEZA ÇOCUĞA BIRAKILIRSA
Çocuklara şu soru yönelmişti; siz baba olsanız, babanız da çocuğunuz; suç işlediğinde ona ne ceza verirdiniz? ‘Onu bir topal ata bindiririm. Üstüne çadır örterim. Çadırın tepesine bir bıçak asarım. At topalladıkça bıçak kafasına dokunsun, akıllansın. ‘Ağzına fermuar dikerim’ , bir sütçünün oğlu ise ‘Eşeklerin yanında yem yesin’ , şiddetli baskı altında tutulan bir çocuk, ‘Olmaz, çocuk da olsa babaya el kalkmaz’ diye cevap veriyordu. Yapılan anket sonucunda aileden alınan eğitim ve görgü ayrımını ortaya koyuyordu. Yaşayış şartları normal olan çocuklar ise soruyu şöyle cevaplamışlardı; ‘İyilikle söylerdim’, ‘Poposuna usulca vururdum’, ‘İçinde fare olan tuvalete kapatırdım’. Gecekondu bölgesinde oturan çocukların cevapları ise daha ağırdı; ‘Bir tencere çorbayı kafasına geçirirdim’, ‘Ayaklarından tavana asardım’, ‘Pastırma gibi doğrarım’, ‘Eşek sudan gelene kadar döverim’, ‘Kaynar suyla haşlarım’” 1967’de yapılan anket sonucunda çocuklar bu cevapları veriyordu. Şimdi bu anket yapılsa çocuklarımızın vereceği cevapları merak ediyorum. Çocuklar sevgidir, onlara sevgimizi verelim.
Bir daha ki sayımızda görüşmek üzere. Hoşçakalın
Sevgi ve Saygılarımla... |
|
|
Sibel Boğaz
|
Büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK, “Gelecek gençlerin, gençler ise öğretmenlerin eseridir” sözüyle gençliğe ve öğretmene verdiği önemi vurgulamıştır. Eğitimin önemi ve geleceğimiz olan gençliğin iyi yönde yetişmesi gerekir.
Fakat günümüzde Türk gençliğinin bilgiyi ne kadar üretip yaydığı konusu da tartışılır. En başta kendisine olmak üzere ailesine, topluma ve ülkesine bir şeyler üretip katkıda bulunan gençlerin sayısı da gittikçe azalmaktadır.
Çünkü kendimizi geliştiren kurslara katılıp, kitap okuyarak, tiyatroya giderek bir şeyler üretmemiz gerekir. Ne yazık ki şimdiki gençler zamanını internette oyun oynayarak ve televizyonda magazin programı izleyerek harcıyor. Oysaki yapılacak o kadar çok iş var ki! Bunlardan en önemlisi topluma ve ülkemize hayırlı birey olmak üzere eğitim için çaba göstermek.
Anadolu’da bir yığın çocuk okumak için zorluklar içinde mücadele ediyor. Eğitim için ellerinden tutacak bir ışık bekliyorken, okuma fırsatı olanlar ise, bunu tepiyor. Yada aile baskısı nedeniyle istemedikleri bölümü okuyorlar. Çocuklarının kendisinin istediği meslek alanında okuma şansı olmuyor. Çevresinde gördüğü öğretmenlik ve polis gibi mesleklere aileleri yönlendiriyor. Bunun amacı ise belli bir maaş alıp geçimleri sağlansın diye. Ancak İstanbul gibi büyük metropol şehirlerde yaşayan ve eğitim alan biz gençler daha şanslıyız. Bu şansı kullanıp kendi istediğimiz meslekte başarılı olup, ülkemize hizmet etmeliyiz.
Biz gençlerin gelecek elinde ise, en başta aileler çocuklarının eğitimi için her türlü fedakarlığı yapmalı; bizler ise ailelerimize örnek olup gurur duydurmalıyız.
Büyük önder Atatürk’ün “Eğitimdir ki bir ulusu ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek, bir toplum halinde yaşatır. Ya da bir ulusu esaret ve sefalete terk eder” sözünü dikkate alarak yazıma son verirken, ailelerimize gururu yaşatmalıyız. Başarılı bir gençlik için bazı fedakarlıklara katlansak bile, bunun ürününü ömür boyu alırız. Haydi genç arkadaşlarım güzel bir gelecek için, iyi bir eğitim ve iyi bir sosyal yaşantınızla ülkemizin örnek başarılı gençleri olalım.
Her zaman genç kalın. Görüşmek üzere hoşçakalın. Sevgilerimle |
|
|
Necati Özdemir
|
Aldık başımızı gidiyoruz. “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” deyişindeki gibi. Anayasa Mahkemesi, halkın iki dönem üst üste çoğunlukla seçtiği hükümeti oluşturan siyasi partiyi “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” kabul ediyor. Öyleyse niye kapatılmadı?
Kapatılamadı?
Kararın anlaşılır tercümesi şu; Bak Erdoğan, millet seni seçmiş, başbakan yapmış olabilir. Ancak bu ülkede öyle din- min lafları etme. Ülkenin temel siyasi ve sosyal sorunlarına müdahale etme. Vatandaşların kılık kıyafetini biz belirleriz. Sen karışamazsın
Ha, bir de sivil anaya hazırlığı yapıyorsun Türkiye"nin sivilleşeceğini söylüyorsun. Bu iş o kadar kolay değil. Ateşle oynama.
Şimdi paranı alıyoruz, devam edersen canını da alırız.
Sen, Anayasada yazılı olan “anayasa değişiklikleri sadece şekil, usul yönünden denetlenebilir” hükmüne de takılma. Biz her şeyi düzenleriz. Eğer yeni bir Anayasa yapılacak ise, onu da biz yaparız.
Hani “Egemenlik kayıtsız şartsız milletin”di?
Bizler de gerçekten inanmıştık. Ne kadar salakmışız meğer.
Her gün her şehirde, insanları hunharca katleden, gasp eden, tecavüz eden, haraca bağlayan çeteler ortaya çıkarılıyor.
Öte yandan Cumhuriyet tarihinin en büyük çete davası yargılaması başladı.
Bu dava ilginç şeyler ortaya çıkardı. Yıllardır sıkı bir komünist olarak bilinen siyasi lider Perinçek, bu davada sanık. Solcu olarak bilinen ana muhalefet lideri Baykal davanın ve sanıkların genel avukatı olmuş.
Ülkeyi kırk yıl yöneten ve ülkenin sağcı lideri olarak bilinen Demirel ve yakın arkadaşı Cindoruk davaya “fasa fiso” diyorlar.
Davada yargılanan sanıkların her birisi ayrı siyasi kişilikler. Biz saftirikler de neler düşündük, kimlere inandık yıllarca. Hakikaten salakmışız be.
Kürtler, dağlarda yada yüksek yerlerde yaşayan Türklermiş. Kürtçe de, Türkçenin bozulmuş bir lehçesi imiş. Yüksek yerlere yağan karın donmuş haline kartık, Kürtük denilirmiş. Bu sebeple de, yüksek yerlerde yaşayan bu kardeşlerimize kürt denilirmiş .
Bu sebeple, sınırlarımız içerisinde Türkten başka kimse yoktu, olamazdı. Türkiye Türklerindi.
Ama gördük ve anladık ki; bu insanların ayrı bir ırkı ve ayrı bir dilleri varmış. Türkiye Cumhuriyetini de canlarıyla başlarıyla Türklerle beraber kurmuşlar.
Nasıl da inandık yıllarca saçma sapan uydurma dayatmalara. Salak mıyız, değil miyiz?
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsalar bile,
Kürtler sakıncalı mı? Evet
Fethullah Gülen"i sevenler sakıncalı mı? Evet
Herhangi bir tarikat yada dergaha bağlı olanlar sakıncalı mı? Evet
Dindar olan valiler sakıncalı mı? Evet
Dindar hakim-savcılar sakıncalı mı? Evet
Başını örten sakıncalı mı? Evet
Marksistler-Komünistler sakıncalı mı? Evet
Aleviler sakıncalı mı? Evet
Azınlıklar sakıncalı mı? Evet
Ülkücüler sakıncalı mı? Evet
Bir kısmının aidiyetini belirttiğim bu katagoriyi sayılandırın. Geriye sakıncalı olmayan kaç kişi kaldı dersiniz.
“Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.”
Hadi sıkıysa değiştirin anayasayı.
Nasıl inandık yıllarca, temiz duygularımızla ve umutla.
Ne salaklık ki sormayın...
|
|
|
Necati Özdemir
|
 Necati ÖZDEMİR Vaktin birinde, ağa ve gulam ‘ı (hizmetkâr) bir beldeye gitmek üzere yola çıkarlar. Ağa eşşeğin üstünde oturmakta, gulam da yaya olarak, yanında yürümektedir. Yol taşlık, dikenli çetin bir yoldur. Güneş ısınmaya ve kavurmaya başlamıştır.
Gulam yalvarmaya başlar; “ağam kurban olayım biraz dinlenelim”. Ağa dinlemez. Gulamın yürüyecek dermanı kalmamıştır. Ağlayarak ağanın ayağına yapışır. “Ağam bo…nu yiyeyim, ya biraz dinlenelim ya da sen biraz yürü”.
Gulamın çilesinden ve yakarışından şeytani keyifler alan ağa birdenbire sorar;
- Ne diyorsun sen?
- Bo…nu ağam , bo..nu yiyeyim.
- Essahtan yen mi ulan?
- Yerim ağam vallahi de yerim billahi de yerim.
- Yersen seni eşeğe bindirim he.
- Yerim ağam.
Ağa bu. İner ve bağırsaklarını boşaltıp, gulama seslenir.
- De hadi ye bakim
Çare kalmamıştır. Gulam bir avuç alır ve ağzına atar. Kendisine hizmet etmekten bitap düşmüş hizmetkârına, zulüm etmekten utanmayan ağanın keyfine diyecek yoktur.
- Aferin len. Gel hadi gel bin şu eşeğe acık,
der ve eşşekten iner gulam biner. Fırsat geçmiştir gulamın eline ve bir daha inmez eşşekten.
Ağa başlar yalvarmaya. Koca gövdeyi taşımakta zorlanan ayaklar hareket edemez olmuştur. Tüm yalvarmaları, tehditleri boşunadır.
- Ulan gulam sen benim kötü sözüme bakma. Bilirsin ben seni çok severim.
Gulam da tık yoktur.
- Güzel gulamım bak etme, bo… nu yiyim etme.
- Ne? Diyerek sorar gulam
- Bo…nu yiyim canımın içi.
- Yen mi?
- Yerim.
Sıra ağadadır. Gulam içini boşaltır. Ağa pençele,r atar ağzına. Tekrar değişmişlerdir. Gulam yaya, ağa eşşek üzerindedir. Çok geçmeden amaçladıkları köye ulaşırlar.
Gulam ağaya seslenir.
- Ağa sana bir şey sorim mi?
- Sor, der ağa
- Ağa yav, biz evden çıktığımızda sen eşşekte ben yaya idim.
- Eee
- Aha geleceğimiz köye ulaştık, sen gene eşşektesin ben gene yayayım.
- Eee ne var bunda?
- Eee si var mı ağam, durum gene aynıysa, biz bu boku niye yedik?
Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. (T.C Anayasası Md.2)
|
|
|
TÜRKİYE'NİN Yenilenme İhtiyacı |
|
|
|
|
Necati Özdemir
|
Türkiye‘nin geldiği noktayı nasıl tanımlamalıyız. Ülkenin kaderinden sorumlu temel kurumlar adeta birbirine girmiş durumdalar.
TBMM, TSK, Hükümet, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, muhalefet, üniversite cephesinin her birinden ayrı bir ses çıkmakta. Halk bu didişmeyi endişe içinde seyrediyor.
Ülke dar bir alana sıkışmış, yarınlarından ümidini kaybetmiş durumda. Laiklik sarmalına dolanmış sürekli kan kaybediyoruz. Adeta, acil serviste yatan ve ölümle pençeleşen hastanın tedavisinden sorumlu doktorlar, kavgaya tutuşmuş gibiyiz. Doktorların kavgası sırasında hasta ölüyor ama doktorların hastanın durumunu görecek halleri yok.
Bu didişme doğal olarak halkı kutuplaştırmakta.
Sonuç ortada. Dünyanın mutluluk sıralamasında 75., gelişmişlik sıralamasında 80., eğitim sıralamasında 85. sırasındayız. Toplumsal erdemlerimizi hızla kaybediyoruz. Birbirimize güvenmiyoruz. Çalışanları aylık 600--1.600 YTL aralığında maaşa mahkum etmişiz. Kurumlar güvenirliliğini yitirmiş. Otuz yıldır terörle mücadelede bir iğne boyu yol katedememişiz. Kendimizden olmayana hayat hakkı tanımıyoruz.
Bir milletin geleceğini ihtilal anayasasına bırakmış, bunun etrafında kavga ediyoruz.
Ben bu kavgaya inanmıyorum. Bu kavga benim kavgam değil.
Bir an için tüm saplantılarımızdan kurtulup düşünelim. Ülkemizde bulunan tüm insanların mevcut haliyle tam dindar (hangi dine inanıyorsa) olduğunu varsayalım. Yada tam tersi herkesin dinden uzak (laik) olduğunu kabul edelim. Kadınlarımızın hepsi çarşaflı yada hiç kapalı olmadığını kabul edelim.
Ne çıkar sevgili okurlar. Allah aşkına söyleyin ne çıkar. Bu cehalet, bu fukaralık içinde ne değişir. Yukarıda sıraladığım sorunların hangisi çözülür.
Fukaralığa ve cehalete düçar olmuş bir toplumda açık olsa, kapalı olsa, sağcı olsa, solcu olsa ne fark eder?
Ne Atatürkçüyüm diyenler, ne laikim diyenler, ne dindarım diyenler ne de demokratım diyenler samimi değil. Çünkü bu kavramların içinde sevgi var. İnansalar birbirlerine önce insan gibi bakarlar.
Bunların hepsine soruyorum. Ne yaptınız? Mustafa Kemal ‘den sonra hanginiz ne yaptınız? Ülkeyi getirdiğiniz nokta ortada. Hangi yüzle, neyin kavgasını yapıyorsunuz?
Sevgili okurlar her şeye rağmen ben ümidimi kaybetmedim. Sizde kaybetmeyiniz. Bu fetret döneminin ardından mutlaka selamete çıkacağız.
Kısa bir süre sonra anayasadan başlayarak gerekli tüm yasal altyapı değiştirilecektir. Yeni bir ruh, yeni bir heyecanla tüm kurumlar hem görev, hem yetki bakımından yerine oturacaktır.
Bizler, birbirimizi “öteki”leştirmek isteyenlerin oyununu bozalım yeter. Birbirimizi tanımaya, anlamaya, saygı duymaya çalışalım. Bütün varlığımızı, çocuklarımızın mümkünse dünyanın en iyi okullarında eğitimlerine harcayalım. Kapalı, açık demeden korkmadan eğitelim.
Peki, ya bu kavga! Bizi ilgilendirmiyor. Bu kavga onların çıkar, ikbal, mevki ve makam kavgaları. Yani amacı sefil, sonucu hüsran olan bir kavga. Anadolu çocukları ülkelerini sırtlayacak ve “muasır medeniyet” seviyesine çıkaracaklardır. Az kaldı göreceksiniz.
|
|
|
Necati Özdemir
|
Merhaba sevgili okurlar. Yazarlar, yeni bir gazetede yazmaya başladığında, bir mahalleye ilk defa gelen yabancı gibi olurlar. Şaşkın, biraz ürkek ve çekingen. Hele bu semt eğitimli kişilerin çoğunlukta bulunduğu bir yer ise, biraz da baskı eklenir üzerinize.
Doğrusu bende anlattığım duyguları yaşıyorum. İstanbul ‘u hiç görmemiş birine İstanbul ‘da hangi semtler var diye sorsanız, ağzından ilk çıkan yer birinci olmasa bile ikinci sırada “Bakırköy” olur.
Bakırköylü olmak ayrıcalık haline gelmiş İstanbul içinde. Bu sosyolojik tespite birçok neden bulabilirsiniz. Ancak bana göre en önemlisi “eğitim” ve “eğitim seviyesi”dir.
İstisnalara rağmen Bakırköy bu anlamda homojen bir yapıya sahiptir.
Bilirsiniz şehirler, semtler de canlı varlıklar gibidir. Her birinin kendine has karakteristik özellikleri vardır. Bu özellikler içindeki “baskın hal” etkileyen ya da etkilenen olma vasfını hazırlar.
Doğal olarak mevcut yapı, dışardan gelen unsurlardan etkilenir. Ya da tersine, geleni etkiler. Hem değişir, hem değiştirir.
Ülkemiz son yirmi beş yıl içinde birçok sosyal değişimlere tabi olmuştur. Bakırköy ‘de öyle. Özellikle göç, farklı kültür yapılarından ve farklı coğrafyalardan gelen insanlar yeni yerleşim bölgelerine eski özellikleriyle gelmişlerdir.
Değişim doğal sürecinde ya kondukları yeri geldikleri yere benzetmiş, ya da kendileri kondukları yere benzemişlerdir.
Birinci hale uğrayan semtler-şehirler hızla bozulmaya başlamış, ikinci halde, gelenler olumlu değişimler yaşamaya başlamıştır.
İşte Bakırköy bu ikinci haldeki semtlerimizin başında gelmektedir. Bu güne kadar hiçbir unsur Bakırköy ‘ü değiştirememiş, aksine Bakırköy’e gelenler olumlu yönde değişmiştir.
Tıpkı yabancı olduğumuz mekanda, bir beyefendi gördüğümüzde kendimize çeki düzen vermemiz gibi.
Bu yüzden Bakırköy ‘de olmak ayrıcalık kabul edilebilir.
Merhaba Bakırköy,
Merhaba Bakırköy Ekspres okuyucuları..
|
|
|
Enis Boğaz
|
 Enis BOĞAZ BİR RÜZGAR ESİNTİSİ SAVURUR KÖMÜR RENGİ SAÇLARINI,
KAPLAR YÜZÜNÜ HAYİNCE GECENİN SERT KARANLIĞINDA,
HÜZÜN BUĞUSUNU KISKANDIRAN GÖZLERİN,SAKLANMIŞ GİBİ GÖZLERİMDEN BAKMAYA UTANIR MİSALİ.
EFKAR BASAR DUDAKLARIMDAN SANA DAİR GÜL TADINDA BİR SÖZ ÇIKMAZSA...
SON BİR NEFES ÇEKSEM SİGARAMDAN SENİ İÇİME ÇEKER GİBİ, DERT ÇEKER GİBİ, ÇİLE ÇEKER GİBİ… GECENİN BUZ AYAZINDA...
ÇEKİLMİŞ EN SON FOTOĞRAFIN ELİMDE... HAYATA KÜSMÜŞ BİR DURUŞ SERGİLER GİBİ... RÜZGAR BAKIŞLARINI SAKLAMIŞ BENDEN UTANIR GİBİ BAKMIYORSUN... SENDEN KALAN SADECE BİR RESİM… SENDEN KALAN BUZ GİBİ GECELERDE SICAK RESMİN... AMA BANA BAKMAYAN RESMİN ŞİMDİ YİNE ELİMDE GÖZ YAŞLARIM RESMİNE TEĞET AKAR... GÖZLERİM KURUYANA KADAR SANA BAKAR...
ARTIK BİLİYORUM YANIMDA YOKSUN...ENİN YANINDA SENİ BENDEN ALAN O RÜZGAR....O RÜZGARA İNAT HERGECE RÜZGARA KARŞI YÜRÜYORUM....RÜZGARA KARŞI AĞLIYORUM....RÜZGARIN ESİNTİSİNDE SENİ BULUYORUM...ONUN HİSSİNDE SENİN HİSSİN DOĞUYOR İÇİMDE…
HAYAT RÜZGARINA KAPILANLARIN RÜZGARIYIM...
|
|
|
Enis Boğaz
|
Ben ocak doğumluyum...severim soğuk sert rüzgarı,
Kışın en acımasız buz taneleri bile vursa yüzüme acıtmaz canımı.
Elime alırım kar topunu, anlatırım ona bütün sırlarımı,
Kar taneleri en iyi sırdaşımdır, dinlerler ve kimseyle paylaşmadan yok olup giderler
Seneye başka sırdaşlarım gelir onlara da anlatırım yeni sırlarımı,
Hiçbir soğuk beni yıldırmaz yalın ayak kar üstünde yürümeme,
İçim dışım buz kesse de yine de içimin ısınmasına izin vermem.
Sevmem sobalı evi, cayır cayır yanan odunları ve yanındaki kedileri
İstemem gelsin baharı yazı sıcağı...ateşi sevmem....
Sen gittiğinden beri içimde yanan ateşi hala söndüremedim...
Hiçbir buz tanesi ...kar havası... çığ düşmesi...nafile ....
Sen gittiğinde aylardan ocaktı....hava soğuk ..gidişin buz....
Yüreğim sensizlik ateşi ile kavruluyor.....söyle bana kar tanesi ben nasıl üşüyeyim...
|
|
|
Laik Türkiye Mücadelesine Zarar Veren En Üst Seviyeden Bir Yönetici CHP'li Önder Sav |
|
|
|
|
Ali Ahmet Salmanoğlu
|
 A. Ali SALMANOĞLU Yüzde 98’i Müslüman olan bu ülkede, halkımızın değerlerini bilmiyorsak, inançlarına saygı gösteremiyorsak, yapacağımız iş veya meslek asla siyaset olmamalıdır.
Sayın CHP genel sekreteri Önder SAV maalesef bu gafı yapmıştır. Ankara ELMADAĞ’ da, Hacca gitmek isteyen bir partiliye aynen şunları söylemiştir.
------ “ Hacca gidip Araplara para kaptırma ”…
Bu az gelmiş olmalı ki, daha da zalimcesini söylemekten geri kalmamış;
------ “ Bakarsın Muhammet seni orada bırakmaz ”…
Bravo Önder SAV’ a, demek ki bu güne değin siyaseti bu üslupla yapıyormuş, ya da bir başka deyişle, laiklik anlayışı bumuymuş acaba?
Sayın Önder SAV, namaz kılar mısınız? Bilmiyorum ama en azından mutlaka bir veya daha çok, yakınlarınızın cenaze namazına katılmış olduğunuzu düşünüyorum. Ve böyle bir ortamda da, Allahın elçisinin mübarek isminin önüne, Hazret – i koymanın peygamber efendimize İslam dinindeki, inanç ve saygının bir gereği olduğunu, mutlaka duymuş ve öğrenmiş olmanız gerekiyor diye düşünüyorum. Acaba “ Muhammed ” ismini sıradan bir isim gibi kullanmakla neyi kastetmişsiniz? Sorabilir miyim lütfen?
İslam dinine hakaret etmeyi mi? İslam dinin tek ve ahir zaman peygamberine saygısızlık etmeyi mi? Yüzde 98 i Müslüman olan Türk Halkına hakaret etmeyi mi? Bir Müslüman olarak inançlarımızı aşağılamayı mı? Veya şahsınızın bu inançta olmadığını mı? Ya da hiçbiri değil de, başka bir şey mi kastettiniz? Nedir, neyi kastederek bu cümleleri kurdunuz.
Lütfen bunu bizimle paylaşarak kamuoyuna açıklayınız. Aksi taktirde kafamızda şekillenen bir sorunun cevabını buluncaya kadar, ıstırap içinde olacağız.
Bir de diyorlar ki, sözlerinizin televizyon kameraları tarafından kaydedildiğini fark ettiğinizde, bir espri yapmak istemişsiniz.
Ve demişsiniz ki;
“ Ben burada kamera olduğunu bilmiyordum ”
Yani Önder SAV Beyefendi bunu size hiç mi hiç yakıştıramadım. Özrünüz kabahatinizden büyük. Bence siz hemen, hem de şimdi, bütün siyasi görevlerinizden istifa ediniz.
Bu köşeden Sayın CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL ’a, CHP yönetimine sesleniyorum. CHP olarak laiklik anlayışınız bu değilse “ eminim ki değildir. ” Lütfen hemen gereğini yapınız.
Yıllardır CHP olarak meydanlarda söylüyorsunuz. “ Dini ticarete ve siyasete alet edenlerin karşısındayız. ” Eğer bu sözler sizinse, bu sözlere sahip çıkıyorsanız, Önder SAV’ ın yaptığı gaf, laik devletten yana verdiğiniz mücadeleye zarar vermiştir.
Bu sözler bir densizlikten ibarettir. Mademki laiklik anlayışınız bu değil, mademki Önder SAV’ ın sarf ettiği bu talihsiz sözler CHP’nin laiklik ilkeleriyle bağdaşmamaktadır, lütfen gereğini yapınız.
TV ekranlarına çıkın, Yüzde 98 ‘i Müslüman olan bu ülkeden özür dileyin. Önder SAV’ ı ihraç edin. Ne yaparsanız yapın ama mutlaka bir şey yapınız.
Susmakla, kaçmakla 70 milyonun yüreğinde açılan bu yarayı tedavi edemezsiniz.
Çok hassas bir dönemden geçen ülkemizde, laiklik mücadelesinde en çok zarar veren CHP’li olarak gazetelerden, televizyonlardan kaçan Sayın Önder SAV kaçarak bu ayıbı örtemez. Gerçeklerle yüzleşmekten asla kaçamaz. 70 milyonun önüne çıkıp, devirdiği bu çamdan ötürü özür dilemelidir. Özür dilemekte onurlu bir davranıştır.
Eğer Önder SAV bu özrü dilemezse, bu sorumsuzluğunun, bu halkının değerlerini bilememenin, bilemeyip te üstüne bu değerlerle DALGA GEÇMENİN bedelini, bu halk er ya da geç sandıkta keser.
CHP Genel Başkanı Sayın Deniz BAYKAL’ a ve CHP sayın yönetimine sesleniyorum. Gelin Laik Demokratik bir Hukuk Devleti olan ülkemizde, bir ilke imza atın. Laik Türkiye mücadelesine zarar veren bu yöneticinizi onurlu davranarak, istifa etmediği taktirde, gerekeni siz yapın, partiden ayrılmasını sağlayın.
Yerel ve genel seçimler geliyor. Bu halk bu sözleri unutmayacaktır. Sorumsuzluğunun, duyarsızlığının, haddini bilmezliğinin faturasını bu halk, her zaman sandıkta söylenen sözlerin sahibine veya sahiplerine ödetmiştir. Ödetmeye de devam edecektir.
|
|
|