|
SAHİPSİZ ÖZGÜRLÜK MEYDANI VE YEREL SEÇİMLER |
|
|
|
|
Ali Ahmet Salmanoğlu
|
 Özgürlük satın alınamayacak kadar pahalıdır demiş bir filozof. Demokrasi deyince de, ilk akla gelen ÖZGÜRLÜKTÜR. İnsanlar için
İşte bu meydan, bu adını, bu kadar güzel bir tanımdan almış. Almış almasına da günde en az bir milyon, hafta sonları 2 3 milyon insanın özgürce üstünde dolaştığı bu meydanın, ne yazık ki, kendisi özgür değil.
Bakırköy Özgürlük Meydanından bahsettiğimi anladınız sanıyorum. Evet, bu gün, Bakırköy Özgürlük Meydanını yazmak istedim.
Bir inşaat, bir şantiye olmamasına rağmen, orda burada moloz yığınları yığılmış kalmış. Kışın açılıp kırılmış Arnavut Kaldırım Taşlarının arası çöp ve sigara izmaritleriyle dolmuş. Biraz ilerleyince tam istasyon girişi hizasına doğru, bu çatlak ve kırıklara dökülüp sıkışan yemek artıkları, 30 dereceye varan yaz sıcağının etkisiyle öylesine kokuyor ki, burnumuzu tıkayarak geçmek zorunda kalıyoruz. Biraz sola doğru döndüğümüzde daha kötü ve müthiş bir koku genzimizi ve bedenimizi tiksindirici bir duyguyla ürpertip geçiyor. Mevcut direklerin boyaları, sıvaları dökülmüş, yerler ve merdivenler harabeye dönmüş, tam bir terkedilmişlik. Çevre kirliliği hat safhada, yerlerde hijyenden eser yok. Sıcaklar böyle giderse, kokuların daha çok artıp, yerlerin hastalık saçacak duruma gelmesi dahi düşünülebilir. Ya da ileriki safhada bu meydan işporta pazarı veya taze meyve pazarı gibi, sıfatlar alabilir. Ama bunları asla düşünmek bile istemiyorum.
Bakırköy gibi gündüzleri nüfusu 3 milyona çıkan, çağdaş modern bir ilçenin tam göbeğindeki bu meydanın sorumlusu kim? Dergisini Gazetesini tanıtıp, satan bu meydana geliyor. Siyasiler stand ve afişlerini buraya dikip, asıyor. Toplumsal ve sosyal tüm çağrılar, faaliyetler bu meydandan seslendiriliyor. Önüne gelen, ihtiyacı olan her kurum, kuruluş bu meydanı tepe, tepe kullanıyor. Büyükşehir Belediyesi meydanın müdavimlerinden. Bakırköy Belediyesi, tanıtım ilanları, Siyası - Sosyal faaliyetleriyle, afişleri ve stantlarıyla her gün özgürlük meydanında.
Şimdi buradan, önce Bakırköylü vatandaşlarımın adına, sonrada tüm İstanbul adına soruyorum: BU MEYDANIN SORUMLUSU KİM ? Kullanırken tepe tepe kullanıyorsunuz. Ama bakıma gelince, bu meydana çivi çakmaya gelince, Kimse yok ! Hepimizin ortak malı olan Bakırköy’ün göbeği, İstanbul Avrupa yakasının önemli bir meydanı olan, kamuya mal olmuş, özgürlük meydanına lütfen sahip çıkalım. Ve ey bu meydanı kullanan, Bakırköy’den, Bakırköylülerden, İstanbullulardan, oy almış seçilmişler, size sesleniyorum. Artık bu meydanı adına yakışır bir şekilde restore edip, yenilemeliyiz.
Yerel seçimler gün sayıyor, siyasi partiler en güzel tanıtımlarını bu meydandan yapacak, siyasi partilerin adayları en ateşli nutuklarını bu meydanda söyleyecek. Ama kim kazanacak biliyor musunuz? Bugünden bu meydanı Bakırköy’e, Bakırköylülere özgürlüğe yakışır şekilde restore edebilen, özgürlüğün bir başka simgesi kırmızı karanfilleri, bu meydandan geçen, geçecek olan milyonlarca insana, kadına, erkeğe, çocuğa Bak işte İstanbul’a, Bakırköy’e, insanlarımıza, size yakışır bir meydan yaptım diyerek, gülümseyecek, verebilen, verebilecek olan, siyasi irade kazanacaktır. Eminim, inanıyorum, inancım tamdır.
Çevre kirliliği olmayan, özgür ve özgürlüğe yakışan, bir özgürlük meydanı dileğiyle, tüm Bakırköylülere ve Bakırköy’de yaşayanlara saygılarımı sunarım.
Saygılarımla |
|
|
O GÜN BAKANDI... BUGÜN BELEDİYE BAŞKANI!.. |
|
|
|
|
Ali Ahmet Salmanoğlu
|
Ne acı bir gerçektir ki, tekerrür eden tarih gelişen ülkemizi, en önemlisi sağlığımızı bu çarpık anlayışa “ Siyasi Şov’a ” kurban etmektedir.
Aksaray’dan gelen ilk haberler, binlerce kişinin hastanelere ishal, bulantı ve kusma şikayetiyle akın ettiğini belirtiyordu. Aksaray’daki bu vakaların hemen arkasından, Ankara’nın Şereflikoçhisar ilçesinden de, benzer şikayetlerle vatandaşların hastanelere başvurduğu haberleri gelmeye başladı. Bir telaştır başlamıştı. TV ler de, gazetelerde bir anda gündem değişmiş herkes bu konu üzerine yoğunlaşmıştı. TV ekranlarında bir sürü uzman boy gösteriyor, bol, bol ahkam kesiyordu. Medyada uzmandan geçilmiyordu. Bir sürü sebep sıralanıyordu ama asıl sebebin ne olduğu henüz tam net değildi.
İşte bu sırada bazı uzmanlar, bu kadar çok vatandaşın, sayıları on binleri bulan hastaların, bulantı, ishal ve kusma şikayetlerinin olsa, olsa içme suyundan kaynaklanacağını söylediler. Tespit doğruydu. Öyle ya yaşamımızın olmazsa olmazlardan biride “ SU ” idi. Bu kadar insanın hastalanması içme suyunun dışında başka bir şeyden olabilir miydi ? Vay sen misin bunu diyen !.... Belediye Başkan Vekili ÖZDİL hemen kameraların karşısına geçmiş, elindeki bardağa su doldurup, doldurup içerek şovunu yapmaya başlamıştı. Ve tarih tekerrür ediyor;
“ İşte içiyorum, sizde için ” diyerek, Eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Cavit Aral’ı hatırlatmıştı.
Ve ne acıdır ki, bu şovla vatandaşı yanlış yönlendiren Belediye Başkanı vakaların artmasına, hasta sayısının on binlere ulaşmasına sebep olmuştu.
Yıllar önce o zamanın Sanayi ve Ticaret Bakanı Cavit Aral’da, Çernobil faciasının Karadeniz’i etkilemediğini göstermek için, yine kameraların karşısına geçip çay içmişti.
Ve SU şebekesine KANALİZASYON karışmış. Evet, Belediye Başkan Yardımcısı Sadi ÖZDİL’ in şebeke suyundan bardakla su içerek, suyumuz temiz diye şov yaptığı Aksaray’daki, salgın hastalığın nedeninin, içme suyu şebekesine, kanalizasyon karışması olduğu anlaşılmıştır.
Bu önemli açıklamayı Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Dr. Seracettin ÇOM yapmıştı. Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ’ da “ Aksaray’da, 4 Mayısta su şebekelerinde tamirat yapılmış ve bir hafta sonra ishal salgını görülmüş ” açıklaması yaptı.
Heyette bulunan Ankara Numune Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Şefi Doç Dr. Hürrem BODUR da, salgına “ Norovirüs” ün neden olduğunu, kanalizasyon şebekesinin kısa bir sürede içme suyuna karışmasından aynı anda çok kişiye bu virüs bulaşmış, şeklinde açıklama yaptı.
Ne yazık ki, şovun gafı devam ediyordu. Bu kez de Aksaray Belediye Başkanı Nevzat Balta bunca bilimsel bulgu ve tespitlere tepki gösterip, “ Sağlık Bakanlığının yaptığı açıklamayı kabul etmiyorum ” deyip, midesi karışan vatandaşımızın kafasını da karıştırmayı becerdi doğrusu.
Bu şovlar olmasaydı, belkide hasta sayıları Aksaray’da 10 bine, Konya’da 5 bine ulaşmayacaktı.
Sağlığımızla oynayan, sağlığımızı hiçe sayıp kameralar karşısında şov yapan herkesi kınıyorum. Bu suçu işleyenlerin Türkiye Cumhuriyetinin Bağımsız Yargısının önünde bu sorumsuzluklarının hesabını vereceklerine inanıyorum.
Gazetemizin kıvılcım köşesinden, AKSARAY – ŞEREFLİ KOÇHİSAR ve KONYADAKİ tüm vatandaşlarımıza geçmiş olsun der, acil şifalar diler, birilerine de
“ GÖLGE ETME BAŞKA İHSAN İSTEMEM ” sözünü hatırlatır. Tarihin bu tablosu bir daha tekerrür etmez inşallah dileklerimle, saygılarımı sunarım.
|
|
|
Anneler gününde "vahşet" asla milletimizin bir yaşam tarzı olamaz |
|
|
|
|
Ali Ahmet Salmanoğlu
|
700 yıllık şerefle, şanla, sanatla, insanlık örnekleriyle
dolu olan kültürel tarihi bir zenginliğe sahip
geçmişimiz, 20. yüzyılda toplumsal yaralar almaya başladı.
Nereye gidiyoruz ? Büyüklerin küçükleri sevdiği, küçüklerin
büyükleri saydığı, Zenginlerin
yoksullara yardım ettiği, örnek meziyetlere sahip olan, tüm bu özellikler
genlerinde var olan, Müslüman Türk
Milleti bu yozlaşmayı, yaşanan vahşetleri, kaldırabilir mi ?
Neden mi bahsediyorum; “ SON BİR AYDA YAŞANAN BEŞİNCİ ANNE
CİNAYETİNDEN ” Elini öpüp, hayır duasını aldığımız, büyüdüğümüzde baş tacı
yaptığımız ANNELERİMİZİ boğazlamaya başladık.
Son bir ayda Mersin, Ankara, Konya ve Bursa’ da yaşanan
çocukları tarafından katledilen talihsiz annelere 5. si eklendi.
İlk katliam 21. Martta Mersinde yaşandı. 42 yaşındaki Durdu
YAŞAR, 71 yaşındaki yatalak annesi
Gülkız YAŞAR’ ı acı çekiyor diye,
boğazını keserek öldürdü.
24. Martta Ankara da yaşayan, annesi ve babası ayrı
olan, hem de hukuk öğrencisi 21 yaşındaki
“ Başak AYDINTUĞ ” annesi Prof. Dr. Olcay TİRYAKİ’ nin boğazını
keserek öldürdü.
Bu cinayetten sadece bir gün sonra, Konya’ da yaşayan 33
yaşındaki Benal SÖNMEZ, 64 yaşında olan
annesi Sebahat GÜLBEYAZ ’ı bıçaklayarak öldürdü. Vahşete bakın, öldürdükten
sonra kafasını, kollarını ve bileklerini keserek cesedini parçalamış, ben
bunları yazarken bile ürperiyorum. Seni doğurup Dünyaya getiren, seni besleyip
büyüten, sana ninniler söyleyen, sacını okşayan o güzel ellere nasıl kıydın ?
nasıl kesip parçalayabildin. Tıpkı bir vahşetin korkunç film kareleri gibi.
Ve 4. Vahşet Bursa
da yaşandı. 03.NİSAN. 2008 Bursa’ da,
psikolojik tedavi gören 25 yaşındaki Sunay YILDIZ annesini tam 12 bıçak
darbesiyle öldürüp, ablasını da yaralıyor.
5. Vahşet yine Bursa da ama ne vahşet , vahşetin sebebi
cinayetten daha da korkunç. Bursa’ daki Fatma ÇAKIR, 2 yıl önce kocasından
boşanmış. Birisi erkek olan 4 çocuğu ile, Bursa da Alemdar Mahallesine taşınıp
ev kiralamış, Fatma ÇAKIR eşinden ayrılmış, 4 çocuğuna bakmak için çalışıyor
didiniyor, onlara kol kanat geriyor. Gecesini gündüzüne katıp, annelik görevini
özveriyle yapmaya çalışıyor. Bir kızı var “ Zeynep Dayı ” Zeynep İzmir İlahiyat Fakültesinde okurken,
3. sınıfta bazı psikolojik nedenlerle okulu terk eder, annesinin yanında
yaşamaya başlayan Zeynep Dayı, bir gün annesine, ---- Beni neden evlendirmiyorsun ? diye
çıkışır. Tartışma sonunda da,
annesine ---- “ KISMETİME MANİ OLUYORSUN ” diye bağırarak
annesini bıçaklar.
57 yaşındaki talihsiz anne Fatma Çakır, evde karnına
yediği bıçak darbesinden sonra, kızının
bıçak darbelerinden kurtulmak için, kendisini dışarıya atar. Atar ama nafile,
koklayıp büyüttüğü, yemeyip yedirdiği, içmeyip içirdiği, uyurken başını
okşadığı, üstünü örttüğü kızı ZEYNEP
Azrailli olmuş peşindeydi.
Ve Zeynep annesi Fatma Çakır’ı merdivenlerde yakalayıp, tam 19 kez annesini bıçaklıyor. Evet tam 19 defa sebep ?
kısmetime mani oluyorsun……..
Sevgili okurlarım vahşete bakın. Elini öptüğümüz, cennet
ayaklarının altındadır dediğimiz, ayaklarını bile duraksamadan öpmemiz
gerektiğine inandığım o ak saçlı nur yüzlü annelerimizi boğazladığımıza inanmak
istemiyorum. Ama ne acıdır ki, bunlar
maalesef gerçek.
VE BİR VAHŞET DAHA !....
“ BURSADA ALKOLLÜ
ZORBALAR, GECE 94 YAŞINDAKİ
KADININ CAMINI KIRIP, EVİNE
GİRDİLER. 94 YAŞINDAKİ KADINA ZORLA TECAVÜZE KALKTILAR ”
Biz nereye gidiyoruz ? Nasıl bu günlere geldik. Bunu hep beraber sorgulamamız gerekiyor. Sorgulayacağız sebebini bulacağız, ve yeniden
özümüze , kültürümüze, saygı ve sevginin hakim olduğu toplumsal yapımıza döneceğiz. Bunun için herkese görev
düşüyor. Başta Anne ve Babalara,
Medyaya, Milli Eğitim Camiasına ve Devletimize.
Lütfen görsel medya
TV ler, şiddet içerikli filmleri kaldırsın. Öğretmenler, Anne ve Babalar
çocuklara şiddet uygulamasın. Sokakta, trafikte birbirimize saygılı
olalım. Ve devlet tüm bunları hakkıyla
denetlesin.
Ve bizler, çocuklarımız, yeni yetişen nesil gençlerimiz, sadece bayramlarda değil, her gün evden çıkarken, o ak saçlı nur yüzlü
annelerimizin ellerini öpelim. Hep birlikte oturup, bu vahşeti lütfen
sorgulayalım.
Hunharca boğazlanan ANNELERDEN toplumumuz adına, Milletimiz
adına, özür diliyorum. Eli öpülesi
saygıdeğer tüm ANNELERE
saygılarımı sevgilerimi sunuyor,
ellerinden öpüyorum.
A. Ali Salmanoğlu
|
|
|
HRANT DİNK CİNAYETİ VE TÜRKİYE'NİN KARANLIK CİNAYETLER AYI "OCAK" |
|
|
|
|
Ali Ahmet Salmanoğlu
|
 Saygıdeğer okuyucularım; Bugün bu köşeden hepimizi ilgilendiren, bir iki konuyu sizinle paylaşmak istiyorum. Edirne’den, Ardahan’a her nerede yaşıyorsak, Bakırköy’de de, otursak, bu ülke hepimizin şüphesiz. T.C. Vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes TÜRKTÜR ….
Yazımın başlığından da, anlamışsınızdır mutlak Hrant Dink cinayetinden bahsedeceğiz. Bu yazı gazetemiz sütunlarında yayınlandığında, şüphesiz köprülerin altından çok sular akmış olacak. Herkes bu konuda çok şeyler yazıp söyleyecek.
Ama bazı gerçekler değişmeyecek. Örneğin Hrant Dink bir daha aramızda olamayacak. Hunharca işlenen cinayetler listesi, bir gazeteci daha öldürüldü diye, uzayıp gidecek. Hrant Dink’in vahşice öldürülmesini bütün kalbimizle kınıyoruz. Katilleri lanetliyoruz. Kendisine Allahtan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyoruz.
Hrant Dink bir gazeteciydi. Bu ülkede doğmuştu. Bu ülkede büyümüştü. Hem de yetimhanelerde büyümüş, büyüyünce gazeteci olmuştu, Ermenilerle – Türkler arasında insani köprülerin daha güçlü olması için çalışıyordu. Yazılar yazıyordu. Fakat Berlindeki, bir konferansta, Ermeni Diosporası bile onu, “ Sen Ermeni değilsin” diye dışlamıştı. Gazeteci Dink, ne Hz. İsa’ya, ne de Hz. Musa’ yaranamamıştı. Tabir caizse, Kilise ile Cami arasında sıkışıp kalmıştı. Yazdığı bir makalede, Türklüğe hakaret suçu ile, Türkiye Cumhuriyetinin Bağımsız Mahkemelerinde yargılanmış, ceza almış ve bu cezası da tehir edilmişti.
Ne hazindir ki, öldürüldüğü gün aldığı cezanın aksine, cinayet büyük tepki görmüş. Tüm Türkiye medyasıyla, sivil toplum örgütleriyle, halkıyla ona sahip çıkmıştı. Öyle ki, Bakanlar kurulu yarıda kesiliyor, TV ler cinayeti manşetten veriyor. Gazeteler 2. baskısını yapıyor, protestoların sayısı çığ gibi büyüyordu. Cenazesi de bu tepkinin ışığında muhteşem olmuştu. Yüzbin kişi diyordu gazeteler, cenazeye katılım oldukça fazlaydı. Söylediği gibi her şeyden vazgeçmiş, ülkesinden vazgeçmemişti. Ve ülkesinde kalmıştı. Öldüğünde! Ülkesi de, onu ölümünde şefkatle bağrına bastı.
Yalnız burada dikkatimi çeken bir şey vardı, atılan sloganlar “ Hepimiz Ermeniyiz ” bu sloganı kim bulmuştu. Kalabalık, içinden geldiği gibi mi söylemişti, yoksa birileri tarafından özelliklemi seçilmişti? “ Hepimiz Hrant Dink’iz ” zaten yetiyordu. Doğrusu “ Hepimiz Ermeniyiz ” sloganı can sıkıcıydı, olmasaydı daha iyi olurdu.
Bu kurşun, ülkeye ve ulusa sıkılmıştı. Cenaze törenindeki kalabalık, uluslararası camiaya birlik ve beraberlik mesajı vermekteydi. Ama bu slogan doğrusu ayırımcılıktı. Birde dikkat ettim. Bu cenaze, Türkiyedeydi , ama bir tek “ TÜRK BAYRA⁄I ” yoktu. Kendi kendime sordum, unutulmuş olması mümkün müydü? değildi, olamazdı. Ona da bir anlam veremedim doğrusu.
Daha önceki hunharca öldürülmüş, katledilmiş, gazetecilerimizin cenazesi geldi gözlerimin önüne, U⁄UR MUMCU, AHMET TANER KIfiLALI, BEHİYE ÜÇOK, MUAMMER AKSOY, onların cenazelerinde de, böyle tüm TV kanalları 24 saat programlarını bu olaya ayırmışlarmıydı ? Zamanın hükümeti Bakanlar Kurulunu yada önemli toplantılarını yarıda kesmişlermiydi ? Gazeteler, günlerce üst üste sadece o olayları manşet yapmışlarmıydı ? Doğrusu hatırlamıyorum. Bir tek hatırladığım o cenazelerde binlerce “ TÜRK BAYRA⁄ININ ” ellerde dalgalanmasıydı.
Aslında Ocak ayı geçmişte de, kalleş cinayetlerin işlendiği bir ay olmuştur.
24. OCAK - U⁄UR MUMCU
29. OCAK - GAFFAR OKAN
19. OCAK - HRANT DİNK
Ve buradan GAFFAR OKAN’ı da, rahmetle anıyor, yakınlarına tekrar sabır ve başsağlığı diliyoruz.
Ve bir 24. OCAK daha “ İSMAİL CEM ” tabii şimdi İSMAİL CEM’ in onlarla ne ilgisi var diyeceksiniz. Onun cenazesinde “ Hepimiz İSMAİL CEM’ iz ” denmedi, çünkü o kanserden gitti.
İSMAİL CEM’ den bahsetmişken, bu çok değerli devlet adamı, bilenin bilmeyene anlattığı, hepimize hizmeti dokunan bu güzel insana, bir daha Allahtan rahmet , ailesine ve devletimize de, başsağlığı diliyorum. İSMAİL CEM’ i hatırlarken, bir şeyi yazmadan geçemeyeceğim.
Ne yazık ki, bu güzel ve vefalı insanın cenazesinde, görmeyi istediğim ama göremediğim birisi vardı ? “ KEMAL DERVİfi ” , İSMAİL CEM’ e en büyük siyasi kazığı atıp, sonra da bir şey olmamış gibi, çekip giden “ KEMAL DERVİfi ” ne dersiniz. İSMAİL CEM’ in kanser olmasında KEMAL DERVİfi’ in payı varmıdır ? Acaba…..
Saygılarımla
|
|
|
'GENÇ CUMHURİYETİMİZ KANLA YOĞRULMUŞ VE ATEŞ İÇİNDE KAVRULUP PİŞMİŞTİR' |
|
|
|
|
Ali Ahmet Salmanoğlu
|
Cumhuriyetin 84. yılını şehitlerimizin acısıyla buruk, ama bayrağı onların bıraktığı yerden almak coşkusu, ve vatan sevgisi içinde bir coşku seliyle, 70 milyon tek yürek olup kutladık.
Yukarıdaki başlık olan sözler aslında Cumhuriyetin kuruluş yıllarında çok değerli bir yazarımızın, “ Yakup Kadri Karaosmanoğlunun ” bir yazısından alınmıştır. 28. Aralık. 1923 evet 84 yıl önce, böyle yazmış Yakup Kadri. Ve devam etmiş.
“ Dünya yüzünde bu ilk Cumhuriyettir ki, bu kadar kudret ve muhabbetle ( saygı yüce ) meydana geldi. ”
Evet 84 yıl sonra da, Edirne’den Ardahan’a yurdumuzun her karış toprağında, milyonlarca Türk vatandaşının büyük bir coşkuyla, ellerinde Türk Bayraklarını dalgalandırarak, kutladığı bir günde, 427 bin Türk’ün anıtkabire, Atasına koştuğu Cumhuriyetimiz, tüm Dünya’ya nasıl bir kudretin sahibi olduğunu, Dünyanın saygısını hak ettiğini, cihana göstermiştir. Dostta düşmana parmak ısırtmış, düşmanın yüreğine korku salmıştır.
Sevgili okurlarım; Gerçektende, Atatürk’ün bize bıraktığı, en büyük emanet olan Cumhuriyetimiz, başka Cumhuriyetlerle kıyaslanmayacak kadar, büyük faziletlere sahiptir.
Türkiye Cumhuriyeti üç önemli değer üzerine kurulmuştur.
Monarşinin olmadığı her idare şekli Cumhuriyettir. Fakat her Cumhuriyet idaresi farklıdır.
__ Örneğin, İran’ daki “ İran İslam Cumhuriyeti ” şeriat düzeni üzerine kurulmuştur.
__ Çin Halk Cumhuriyeti ise Sosyalisttir.
__ Amerika Birleşik Devletler Cumhuriyeti Federal bir Cumhuriyettir.
Türkiye Cumhuriyeti ise;
Halkın iradesi – Laiklik – Çağdaşlık ilkelerine dayanmaktadır.
İşte Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün farkı, işte Türkiye Cumhuriyetinin farkı. “ Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir. ”Mustafa Kemal Atatürk .
Mustafa Kemal 30 Ekim 1992’de Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmasının ardından,Osmanlı İmparatorluğunun inkıraz bulup, TBMM Hükümeti teşekkül ettiğine dair. Heyet-i umumiye kararı yayınlandı.
Ve bu şekilde, “ Türk modernleşmesi ” denilen çığır açılmış oluyordu. Artık, tebaadan yurttaşlığa, Ümmetten ulusa geçiliyordu.
Daha sonra arka arkaya yapılan inkılaplarla, Magripten Japonya’ya kadar, uzanan coğrafyada, Cumhuriyet rejimine sahip ilk ulus devlet Türkiye Cumhuriyeti Devleti oldu.
Kurulmuş olan ulus devletin çimentosu Milliyetçilikti. Ancak Atatürk Milliyetçiliğini o zamanki Avrupa Milliyetçiliğinden, çok köklü bir farkı vardı. Yayılmacılığa ve şiddete karşı, Emperyalist Milliyetçiliği de reddediyordu. Ve Ulus Devlet üç kutsal değer üstünde yükseliyordu.
“ Özgürlük – Eşitlik – Laiklik ”
O zaman Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh vecizesi bu gün, tüm Dünya tarafından daha iyi anlaşılmış, ve birçok Dünya devletiyle, uluslararası kuruluşa ilke olmuştur.
İşte Atatürk’ün izinde yürümek istiyorsak, onu kendimize örnek alıyorsak, Atatürk’ün en büyük eserim dediği, Cumhuriyet değerlerimiz etrafında bugün her zamankinden daha güçlü bir şekilde kenetlenme günüdür. Milli Birlik ve Beraberlik günüdür. T.C. vatandaşı olan, bu Bayrak altında bu vatan üstünde bir arada sulh içinde yaşamak isteyen herkesi, herkesimi etnik ayrım yapmadan kucaklamak günüdür. Birlik ve beraberlik günüdür. Kenetlenmek günüdür.
Birbirimizden şüphe duymak yerine, birbirimize daha sıkı kenetlendiğimizde, bölücü terörün hain saldırıları, pkk’ nın sinsi planları asla hedefine ulaşamayacaktır.
Düşünün;
Turgut Özakman, bir kitap yazdı, “ Şu çılgın Türkler ” Bu kitapta Cumhuriyet yönetimi teslim aldığı tarihte tablo şu ;
13 milyon nüfus, ilkel bir tarım, sıfıra yakın bir sanayi. Madenlerin büyük çoğunluğu, limanlar ve mevcut demiryolları yabancı şirketler yönetiminde. Tüm ülkede 153 ortaokul ve lise, yalnız ve yalnız 1 üniversite vardı.
Halkın % 7’si okur yazar, kadınlarda ise bu oran % 1 bile değil, ekonomik bakımdan yarı sömürge, kişi başına gelir 4 lira alt yapı her alanda yetersiz.
Bilim hayatı ve düşüncesi hemen hemen yok gibi, Anadolu yetersiz medreselerin elinde, yasalar gerçeklerin çok gerisinde. Kadınların ilke olarak, toplumsal hayatları ve hiçbir hakları yok. Onlarında erkekler gibi, bir gün Doktor, Avukat , Mühendis , Milletvekili, bakan olmalarını hayal bile etmek çok zor. Ne seçme hakları bulunuyor, nede seçilme. Yani vatandaştan bile sayılmıyorlar. Tüm ülke bir çok alanda sanki orta çağ yaşıyor.
İşte Türkiye O günlerden bu günlere geldi. Bu Cumhuriyettir. Tüm bugün sahip olduğumuz kutsal yaşam değerleri,Cumhuriyet döneminin nimetleridir. Cumhuriyete sahip çıkmak, en öncelikli ve kutsal görevimizdir.
Ve can sıkıcı bir durum. Cumhuriyetin 84. yılında, Celal Talabani Türkiye ye geliyor. Kasım ayında yapılacak olan, Irak’a komşu ülkeler zirvesinde boy gösterecek.Talabani Irak cumhur Başkanı. Bu yüzden gelirse devlet protokolü uygulanacak.
Bu ne demek biliyormusunuz?
Talabani havaalanına inecek, kırmızı halıdan yürüyecek. Kırmızı halının hemen yanında Mehmetçiklerden oluşan tören mangası bekleyecek. Talabani tam kırmızı halının ortasına geldiğinde, karşısında esas duruşa geçmiş Türk askerine soracak?
Merhaba Asker
Mehmetçik kurala göre sağ ol diyecek.
Talabani soracak
Nasılsınız
SAĞOL
Evet Türkiye Cumhuriyeti Devleti büyük devlettir. Cumhuriyet fazilettir. Bunları da aşacaktır. Birlik ve beraberlikten asla şaşmayacaktır. Savaşında Diplomasinin de gereğini tam anlamıyla yapacak kadar güçlüdür. Bilgedir. Adildir.
Türk Milleti Milli Birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.
YAŞASIN CUMHURİYET.
|
|
|
Ali Ahmet Salmanoğlu
|
Siz “ KAZ DAĞLARINI ” hiç duydunuz mu ? Medyada altın arayıcıları ve siyanür haberleri yayınlanmasaydı, belki de çoğumuz Kaz Dağlarından bihaberdik. Bizim haberimiz yoktu ama, elin oğlu binlerce kilometre öteden bizim dağları keşfetmiş, birde incelemiş ve Kaz Dağları için, çevrebilimciyle bu alanın uzmanları arasında çok kullanılan Fransızca kökenli o müthiş kelimeyi söylemiş.
“ ENDEMİK ” anlamı ? Belli bir coğrafya’ya özgü veya sadece bu coğrafi bölgeye özgü, bölgede varlık gösterebilen, canlı veya bitki türü anlamına geliyor. Kaz Dağlarında üst tabakada 600 – 700 rakamları arasında kızılçam hakim, üst rakamlarında Karaçam, Kayın, Köknar, esas ağaç türleri arasında Kestane, Meşe, Kızılağaç, Çınar ağaçları bulunuyor. Alt tabakada ise, Sistus ( laden ) Erikör, Karaçalı, Böğürtlen, Sarmaşık bitkileri ile, Kekik, Adaçayı, Sumak gibi tıbbi bitkiler bu dağlardan bir kaynak gibi fışkırmakta.
İşte bu yüzden KAZ DAĞLARI, Türkiye için altından çok daha değerli denilebilecek bir zengin bitki örtüsüne sahip. Zira bölgede 900 farklı bitki çeşidi yaşamaktadır. Son beş yılın bilimsel araştırmaları da, Kaz Dağlarında hala keşfedilmemiş ve tüm Dünyada bir örneği daha bulunmayan, bitkilerin var olduğunu göstermektedir. Hatta şu anda Kaz Dağlarında dünyada hiç olmayan tam 6 adet yeni bitki türü keşfedilmiş, ve bilim adamları tarafından belgelenmiş durumda.
Birçok bilim adamları tarafından bu nadir bitkilerin ve türlerinin tehlike kategorileri ile, koruma önerilerini ortaya koymuş durumdadır.
Hal böyleyken, elin adamı geliyor, elini kolunu sallaya sallaya, arama tarama izni alıyor, ve Dünyada bir eşi olmayan bitki türlerimizi, doğamızı Kaz Dağlarımızı altın uğruna yok etmeye çalışıyor.
Şimdi size altın ve siyanürle ilgili bir bilimsel araştırma dipnotu sunacağım.
Kaz Dağlarında 1gram altın için, 1 ton toprak kazılacak, çıkarılan altının % 2 si kadar devlete vergi ödenecek, geriye siyanüre bulanmış toprak,tahrip edilip yok olmuş bir doğa mirası kalacak, ve toprağa karışan siyanür yüzyıl boyunca doğadan temizlenemeyeceği gibi, hiçbir bitki örtüsü de, siyanürlü zehirli topraklarda yetişmeyecek. Dahası da, insanlar siyanür kokan zehirli bir havayı teneffüs edecek. Bumudur acaba, çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak?
O Dağlar bizimdir. Atalarımız bir karış kuru toprak için, (Vatan Toprağı) can vermişler. Şimdi ülkemizin evrenselliğe sahip en değerli dağlarının, Kaz Dağlarının ağaçları kesiliyor, ormanı açılıyor, içi oyuluyor, altı üstüne getiriliyor ve siyanürle zehirleniyor.
Bu evrensel üne sahip, Kaz Dağlarımızın yok edilmesinde, kimlerin imzası var acaba, onlar bu bilgilere haiz değil mi ?
Hepimizin öyle veya böyle bir tahsil hayatı var. Kimimiz liselerden, kimimiz üniversitelerden, kimimiz akademilerden diploma aldık, okuduk. Ve memleketimizde ne var ne yok öğrendik.
Kaz Dağları hakkında bildiklerimiz nelerdir? Ne biliyoruz bu nadide dağımız hakkında. Milli park, oksijen deposu, orman v.s. Bütün dünyada sadece burada yetişen 21 çeşit bitki türü, şelaleler, Edremit Körfezi manzarası v.s. Kaz Dağlarında sadece kaz yokmuş, porsuk ve sincapta varmış. Hatta bazı bilgilere göre 250 adette ayı varmış.
Ayıyı, porsuğu, sincabı biliyoruz da, altını niye bilmiyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı her yıl yayınladığı kitaplarda niye, çocuklar burada altın da var demedi ? Ben demediğini biliyorum. Çünkü altın olduğunu okuduğumu hiç hatırlamıyorum. Peki Milli Eğitim Bakanlığı demedi de, Enerji Bakanlığı, Mühendisler, Profesörlerde mi? Demedi.
Ama bir bakıyoruz elin adamı, ta Avrupa’dan geliyor, madeni buluyor, Ankara da ihaleye çıkartıyor. Issız dağ taş kabul edildiği için, komik rakamlara kiralanıyor, başlıyorlar kazmaya bizim haberimiz yok. Yazık değil mi bize, yazık değil mi ülkemize, ülkemiz değerlerine….
Uyuyan sadece yukarıda saydıklarım değil. Bu madeni kazan şirket, o madenin bulunduğu araziyi, çok önemli bir holdingimizden kiraladı. Araziyi kiraya veren holdingimiz, kendi arazisinde çok önemli maden olduğunu,kiraya verdikten sonra, altın çıktıktan sonra mı, fark etti.
Uyanalım artık, yabancı profesörler ülkemizde cirit atıyor. Karadenizi bile çaktırmadan delik deşik ediyorlar, kimse soruyor mu? kimsin sen ne arıyorsun arkadaş dur bakalım birde biz bakalım şuraya deniyor mu?
Hep en son biz öğrenmemeliyiz. Ülkemizi, toprağımızı, değerlerimizi herkesten önce biz bilmeliyiz. Biz tanımalıyız. Vatan topraklarındaki ekonomik değerleri, çevre değerlerini, evrensel değerleri yabancılardan daha önce, başkalarından daha çok öğrenmeliyiz. Çok geç olmadan.
Ve Kaz Dağlarında iki kazı güdemeyenlere öğretmeliyiz “ Kazın ayağının öyle olmadığını ” Tüm yetkililere, ülkemin tüm insanlarına saygılarımla.
|
|
|