|
Futbolun ezici üstünlüğü! |
|
|
|
Spor denilince akla ilk gelen dalı futbol olur. Gazetelerin spor sayfaları, sporu futbol olarak gösterir. İnsanlar spor denilince, futboldan konuşmaya başlar.
Bunun nedeni de bellidir. Ülkemizde spor sayfalarını takip edenlerin neredeyse hepsini erkekler oluşturur. Ve erkeklerin ilgilendiğini spor dalı futboldur. Futbol olmayan bir spor sayfasına, spor sayfası denilemez. Futbolu dışlamak değil bunun adı, bende bir bayan olarak spor sayfalarını takip ediyor ve futbolla ilgileniyorum. Ancak ülkemizde çok büyük başarılara imza atmış çok yetenekli sporcularda var. Bunların tek eksisi yaptıkları sporun futbol olmaması. Böyle olunca elde ettikleri başarılar, ödüller, dereceler de havada kalıyor ya da önemsiz bir habermiş gibi ufak bir kutudan giriliyor.
Spor, futboldan ibaret değildir. Ülkemiz sporda başarılı olmak ve adını duyurmak istiyorsa sadece futboldaki başarılarıyla övünmemeli. Sporu spor yapan şey, içinde bulunan tüm dallarıyla bir bütün haline gelebilmesi. Spor ancak bütünüyle yansıtıldığı zaman kendini tamamlayabilir. Sadece futbolu spor olarak göstermek, sporun her zaman bir bacağını eksik kılacaktır.
Bizim böyle düşünmemiz tabii ki buna çözüm getirmiyor. Medya sporu her anlamda yüceltmelidir. Futbol ile diğer spor dalları arasındaki denge eşit tutulmalıdır. Futbola aşık olan ve bunu bir parçası olarak kabul eden insanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz ancak; diğer spor dallarıyla ilgilenen ve haberlerinin yapılmasını isteyen o kadar çok sporcumuz var ki. Spor sayfalarında bunlara da yer verilmesi, o sayfaların daha da çok okunmasını sağlar, daha çok hedef kitleye ulaştırır. Bu bir gerçek ama futbolun ezici üstünlüğü diğer dalları askıda bırakıyor.
Hal böyle olunca bize de yine futbol okumaktan başka çare bırakılmıyor... |
|
|
DAĞDAN İNİP BAĞDAKİNİ KOVMASINLAR |
|
|
|
 Tahsin ATAİZİ Dağdakilerin hepsi gelsin.İyi güzel de suçlarını,pişmanlıklarını kabullenerek adam gibi gelsinler!Yoksa zaferi kutlarcasına zafer işaretleri yaparak değil…Ayrıca yandaşları tarafından bu ağır misafirlerin(!) abartılı karşılanmaları toplumumuzda şehit ve gazi ailelerinde infiale sebep olmuştur.Yüreklerimizde tarifi imkansız derin izler bırakmıştır.
Sanki gelenler dağlarda traking yapan turist grubu idi.Bu grup havaî fişeklerle karşılandı.Eski kimliğini,suçunu kabul etmeyen pişmanlık yasasından istifade etmeleri için kendilerine sunulan 221’i ‘Pişman değiliz’ diye red edenlerin, karşılanmasına üzülerek tanık olduk.
Traking yapan bu turist kafilesini(!)bando ve BURSA kılıç kalkan ekibi ile karşılıyamamamız büyük hata idi…Bu affedilmez hatayı yapan BAĞDAKİLERİ DAĞDAKİLER kovmasınlar sonra…
Türk Bayrağının olmadığı karşılama törenlerinde malûm bölücübaşı posterleri ve sözde kendi bayraklarıyla gelen dağdakilerin bu tavırları’DAĞDAN GELDİLER BAĞDAKİNİ KOVDULAR’ atasözünü hatırlatmıyor mu sizlere?...
Bu vatan topraklarını Çanakkale’de cephelerde birlikte savaşıp savunduğumuz,Türk ve Kürdün şehitliklerde yan yana yattıkları unutulmamalıdır.’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!’diyen Atatürk’ümüzün bu ünlü vecizesini kabullenemeyen vatandaşlarımıza,TC Kimlik belgelerini nasıl ve ne şekilde kabul ettirebiliriz?Bunlar taşıyacakları kimliklerinin ve Türk Bayrağı altında Türkiye Cumhuriyeti’nin değerini bilsinler.Demokratik açılımdan faydalanıp da bunu istismar yollarına giderek PKK üyesi olduklarını açık şekilde beyan edenler,attıkları sloganlar ve kullandıkları bayrak ile bardağı taşıranlar!Kabul gördüğünüz bu hüsn-ü lûtuftan(pişmanlık yasasından) faydalanmak istiyorsanız dönüşünüzü,geleceğe gebe olaylarla provakatif showa dönüştürmeyiniz.Kendinize geliniz!
Size yol haritasını çizenler,yol gösterenler;bu yollar en küçük bir sarsıntıda,şiddetli bir DARBE! ve ağırlıkla çökmesin sonra bazı duble yollar gibi…Bunu bizler de asla arzulamayız.O hâlde kanunların,hukukun gösterdiği yol haritası haritanız olsun.
Sınır girişinde show yapanlar!Sizlere gereğinden fazla tahammül gösterilerek,açılımın kötü yönetilmesinden kaynaklanan,tabiri-i caiz ise tavizler verilerek adeta ‘Hukuka takla attırılmıştır’ Nasıl mı? Hürriyet Gazetesinin değerli yazarlarından Sayın Cüneyt Ülsever’in işte tespitleri: ’yapılan pazarlıklara kulp takabilmek için,adına içtihat dense de hukuka takla attırılmıştır.Zira teslim olanlar arasında bazıları;
1-Açık şekilde PKK üyesi olduklarını beyan etmektedir.Kullanılan bayrak,atılan sloganlar durumu teşvik etmektedir.Kanunlara göre hiçbir suça karışmamış olsa da illegal örgüt üyesi olmak suçtur.
2-Terör örgütü mensupları daha önce suç işlememiş olmak kaydı ile,’Pişman olarak örgütle ilişkilerinizi kesip devlet’e yardımcı da olarak terör örgütü üyesi olmak sıfatı ile işledikleri suçu ortadan kaldırabilir.Ancak onlar pişmanlık yasasından faydalanmak istemediklerini ve PKK’lı olmaktan vazgeçemediklerini ilan etmişlerdir.
‘‘Devlet aygıtına’’Beni kendi hukukuna rağmen olduğum gibi kabul edeceksin!’ Diyerek dayatmışlar ve de başarılı olmuşlardır.Pişmanlık yasasından faydalanmak istemeyen PKK ile organik bağını devam ettirmek de ısrarlı olanlar da ‘Yok sen yine de 221 Pişmanlık yasası’na alındın’ denilerek yeni bir içtihat yaratılmamış.Halbuki mahkemeler içtihat yaratamaz,dolayısıyla hukuka takla attırılmıştır.
Hukuk siyasete mağlup olursa, hukuksuzluk salgın hastalık gibi her yere bulaşır…’
* * * Teşekkürler Sayın ÜLSEVER.
Tarih yazdıklarını iddia edenler(!)İsviçre’de Ermenilerle açılım adı altındaki görüşmeler sonrası yapılan antlaşmalar sonunda kardeş Azerbeycan’ı da gücendirdik.İmza töreninde tarih yazarları,imza atanları değil basında yansıyan fotoğrafta arka plandaki mütebessim çehreli,cin bakışlı USA,Rusya,Fransa temsilcileri;bir sözümüz de size:Bu millet bu toprakları ödünler vererek değil,şehitler vererek almıştır. Bizleri mâlum kişilerin yol haritası ile Orta Doğu hakimiyeti ve menfaatleriniz doğrultusunda kandırarak tahakküm altına alamazsınız.Zira bu milletin içinde topraklarımızın menfaati uğruna canını seve seve verebilecek,muhtaç olduğu kudreti ise;(bizlere verilecek ne füze,ne de modası geçmiş teslim edeceğiniz silahlarda değil)damarlarımızda ki kanda bulanlardanız.Akacak kandan yana değiliz.Ancak ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ ilkesini benimseyen bizler;haddini bilmeyenler ile haddini aşanları icabında bu yolda akıtacağımız kanla boğacağımızdan da kimsenin şüphesi olmasın.Çanakkale’de bunun tarihini yazanlar,atalarımızın neslini devam ettirenler olarak tarihin tekerrür etmemesini dileyelim.Türk-Kürt, birlikte müdaafasını yaptığımız bu vatan topraklarımızda Kürt sorunu diye bir sorunumuz yoktur,sorunumuzun pkk Terör Örgütü olduğu unutulmamalıdır!Savaşın en ağır yükünü asker çeker ve asker bilir ki savaşın sonunu daima ölüler görür. Niyetimiz her zaman için barıştan yanadır.
Açılım mı? Kapalım mı? Neyin nesi olduğu anlaşılamayan,anlatılamayan bu konu partiler üstü ve MGK’da yapılacak görüşmelerle asgari müşterekte birleşilerek tam bağımsızlık ilkesi ile milletimizin sağduyusu doğrultusunda kararlar alınmalıdır.Böylece alınan kararları hukuk çerçevesi içerisinde uygulatmak Devlet’imizin saygınlığını (maalesef teröristin ayağına giden yargının da bürökratın da) genelde hukukun saygınlığınıda koruyacaktır.
Tahsin ATAİZİ 28/10/2009
|
|
 Ceren ASLANBAY
Seri bozulmadı!
Futbolda heyecanın doruklarda yaşandığı ve saatler yaklaştıkça zafer çığlıkları atılmak istenen maçlardır derbiler... 25 Ekim tarihide nefeslerin tutulduğu günlerden biriydi. Taraftarlar trübünleri doldurmasına doldurdular ama kimsenin maç öncesi ve esnasında olacaklardan haberleri yoktu tabii..
Daha maç başlamadan futbolcular arasında çıkan kavga, atılan yabancı maddeyle kafası yarılan bir hakem, trübünlerde çılgına dönmüş bir taraftar topluluğu ve Disiplin Kurulu'nun verdiği 2 maç seyircisiz oynama cezası...
Sözde dünya derbisi Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşması! Acaba yaşanan bu manzarayı görseler ne yaparlardı? Eminim ki hayretler içinde kalırlardı. Dünyayı hiç mi hiç ilgilendirmeyen bir karşılaşma, bizdekilerin ise kendilerini avuttuğu bir derbi... Avrupa kulüplerinin maçlarının nasıl centilmence ve dostça geçtiğinden bahsetmeye gerek bile yok zaten... Daha kendi ülkesinin bir takımına saygı gösteremeyen ve çirkince kavgalara sebep olan kulüpler nasıl olurda bu karşılaşmayı dünya derbisi olarak nitelendirirler?
***
Gelelim 9 yıllık ezeli rekabetin sonucunun değişmemesine... Sonuç değişmedi, değişmeyecekte... Çünkü Galatasaray, Fenerbahçe'nin maçı kazanmak için ortaya koyduğu çabayı, içlerindeki galibiyet hırsını gösteremedi. Sarı-Kırmızılılar hiç bir zaman derbi maçına Fenerbahçe'nin psikolojisiyle çıkamadı. Galatasaray yıllardır Fenerbahçe korkusunu içinden atamadığı için maçı yine kaybetti...
Futbolcuların klasik bahanelerinden söz etmeye de gerek yok. Edilen küfürler, açılan pankartlar, hakemin aldığı yanlış kararlar... Bunların hepsi bahane, asıl iş Galatasaray'ın maçı kazanmayı Fenerbahçe kadar istememesinde bitiyor...
Sonuç belli aslında; Galatasaray bu maçı iyi oynamadığı için kaybetti. Olacaklara hazırlıklı olmalıydı. En azından 9 yıllık bir mağlubiyet serisine bir yenisini eklememek için daha fazla ter dökmeliydi... |
|
|
"KYOTO"AH anlaşmasıyla hayatımız yeniden değişecek |
|
|
|
Çevreci olmanın, olmazsa olmazı, geriden gelen neslimize, çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak. Küresel ısınma, tüm Dünyanın yavaş yavaş yok olmasının eşiğindeki en büyük tehlike.
Dünyanın çevresini saran ve sera gazları dediğimiz karbondioksit, metan azotoksit gibi gazlar, normal koşullarda gezegenimizi, canlıların yaşaması için uygun olan, 18 derecelik sıcaklıkta tutarlar. Sanayi devrimiyle atmosfere salınan sera gazı miktarında ciddi bir artış oldu. Ve Dünyanın ısınmasına yol açtı. Hâlihazırda ortalama sıcaklıkta 0,8 derecelik bir artış gerçekleşti. Bilim adamlarının yaptığı araştırma sonucunda 2 derecelik bir artıştan sonra küresel ısınmanın geri dönüşü olmayan bir noktaya geleceğini gösteriyor. Bu araştırmayı yapan Bilim Adamları ülkeleri ciddi anlamda uyarıyor.
Türkiye’nin durumu ise birçok açıdan farklılık içermektedir. 1997 deki ilk metinde kendisini OECD ülkesi olduğu için gelişmiş ülkelerin yanında bulan Türkiye, uzun yıllar yükümlülük alacak ülkeler arasında yer aldı.
Türkiye’nin ilk yıllarda küresel ısınmaya gereken ilgiyi göstermemesi nedeniyle, bu sorun fazlaca gündeme gelmedi, işin ciddiyeti daha sonra anlaşıldı. Ve Türkiye 2001 yılında Fas’ın Marakes kentinde taraflar toplantısında ( Cop ) kendi özel durumunu kabul ettirerek, Ek – B adı verilen listeden ismini çıkarttırdı. Bugün protokole imza atan Türkiye, 2001 yılına kadar yükümlülük almıyor.
2009 Aralık ayında Danimarka’nın kopenhog kentinde yapılacak toplantıya Türkiye’de katılacak.
05 Şubat 2009 da KYOTO protokolüne taraf olan Türkiye, protokolle birlikte tüm yaşam biçimini değiştirecek bazı taahhütler altına da girmiş oldu.
Türkiye İstatistik Kurumu ( TUİK ) verilerine göre, 1990 yılında Türkiye’nin 170 milyon ton karbondioksite eş değer olan seragazı emisyonu 2006 yılı sonunda 331 milyon tonu geçti.
Bu da yüzde 95’lik artış anlamına geliyor. Ve Türkiye’yi dünya birincisi yapıyor. Türkiye’yi % 50 ile ispanya izliyor.
Ülkelerin karşılaştırılmalarında kullanılan bir diğer kriter ise, kişi başına düşen sera gazı salımı 5 tona yaklaştı. Bu rakam dünya ortalamasının, Çin ve Hindistan gibi, ülkelerin üstünde ve AB – 25 ortalaması olan 10 tona yakın.
Üç yıl boyunca Türkiye’yi etkileyen en büyük yükümlülük Birleşmiş Milletlere verilecek olan raporların daha detaylı olarak hazırlanacak olması. Takip edilecek makro politikalarda şu hedefler takip edilecek.
01) Sanayinin yapılanması yeşil teknolojiye göre olacak.
02) Toplu taşıma yaygınlaştırılacak, karayollarından demir yollarına geçilecek.
03) Rüzgar güneş ve biyokütle gibi temiz enerji kaynaklarının kullanımı
artırılacak.
04) Orman alanları ve su havzaları kesinlikle korunacak.
05) Ev ve işyerlerinde yalıtım ve enerji verimliliği olan cihazlar kullanılacak.
06) Geri dönüşüm için çöpler ayrıştırılacak, gelişigüzel atık çıkarılmayacak.
Kyoto protokolünde bugüne kadar, 185 ülke taraf oldu ve küresel ısınmaya yol açan seragazı emisyonlarını 2012 sonuna kadar, 1990 yılındaki seviyenin en az % 5 altına çekmeyi kabul ettiler. 1997 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde ortaya çıkan anlaşmada bu sorumluluk tüm taraf ülkelere verilmedi. Gelişmiş ülkeler olarak adlandırılan grup indirim taahhütlerini kabul ederken, gelişmekte olan ülkeler için yatırım içermeyen tedbirler kabul edildi. Bugün protokole taraf olan Çin, Hindistan gibi ülkeler bu nedenle, 2008 – 2012 yılları arasında seragazı emisyonlarını indirmek zorunda değiller.
Avrupa Birliği ( AB ) Kyoto protokolüne top yekün taraf olarak, tüm üyelerin sorumluluk almasını şart koştu. Türkiye’nin AB ye girişinde de, Kyoto’ya taraf olması şart koşulmuştu.
AB – 15 üyeleri 2013’e ortak bir hedef belirledi ve seragazlarını 1990’a göre toplamda % 8 azaltmayı kararlaştırdı. Bu ortak hedefe ulaşmak için, her ülkeye ayrı hedefler verildi. Bazı ülkeler 1990 yılına göre sınırlıda olsa artırım hakkı kazanırken, Almanya, Danimarka ve İngiltere gibi ülkeler AB ‘nin ortalama % 8 indirimi yakalaması için yüksek hedeflerle yola çıktılar.
Avrupa Çevre Ajansı AB ye üye olan 27 ülke içerisinde, sadece İspanya, İtalya ve Danimarka’nın, bu hedefleri yakalamayacağı ve ikinci dönem için daha fazla yükümlülük alacağını tahmin ediyor.
Bu bilgiler ışığında ülkemizin taahhüt ettiği makro politikalara, bizlerinde bireysel olarak katkıda bulunmamız, gelecekte çocuklarımız için temiz bir çevre, yaşanabilir bir ülke bırakmak için bilinçlenmemiz ve çalışmamız gerekiyor.
Saygılarımla
|
|
1968’den bu yana Rum tarafı ile “Kıbrıs meselesini görüşmeler yolu ile halletmek” çabası devam etmektedir. Her iki taraf da kapsamlı ve kalıcı bir çözüm istediğini beyan etmekle beraber, yıllardır “iki kesimli, iki toplumlu federasyon” formülünde anlaşmış görünmelerine rağmen, bir türlü her iki tarafı da tatmin eden bir sonuca varılamamıştır. Bunun nedenini yedisinden yetmişine her Türkün, Kıbrıs’ta ve Türkiye’de bilmesi gerekmektedir. Müşterek bir sonuca varılabilmesi için her iki tarafın belirli temel konularda ayni şeyleri istemesi gerekmektedir. Rum tarafının hedefi Kıbrıs’ın tümüne “Kıbrıs Halkı’nın yüzde seksenini temsil eden taraf olarak sahip çıkmak ve 1960 Antlaşmalarından kurtularak Enosis’in yolunu açmaktır”. Rumlar 1960 Cumhuriyetini bu maksatla yıkmışlardır.
Türk tarafının bütün uğraşı ise 1960 Antlaşmalarının temin ettiği hak ve statüden vazgeçmeden Rumlarla, Enosise kapalı ve Kıbrıs’ın Rum tahakkümü altına giremeyeceği kalıcı, yeni bir ortaklık kurmaktı.
BM Güvenlik Konseyi adına Genel Sekreterin çabaları ile masaya getirilmiş olan planlar, bu iki görüş arasında bir uzlaşma ortamı oluşturmaya yatkın olsa da, Kıbrıs’ı Rumların hegemonyasına terk edip, Enosis yolunu ardına kadar açmadığı için Rum liderliği tarafından her defasında ret edilmiştir.
Rum tarafı 1964’de Güvenlik Konseyinin aldığı kararla “meşru hükümet” olgusunu eline geçirdikten sonra Türk tarafı ile yeni bir ortaklık kurmak ihtiyacını duymamağa başlamıştır. Türk tarafının tüm itirazlarına ve 1960 Antlaşmalarının oluşturduğu Türk-Yunan dengesine rağmen eli kanlı, sicili bozuk Rum idaresinin “Kıbrıs” olarak AB üyesi yapılması ile Türk tarafının kendine gelip, yeni bir değerlendirme yaparak Rumlarla masada, eşitliğe dayalı, Enosis’i yeniden yasaklayan, kalıcı bir ortaklık kurulabileceği varsayımından vazgeçilmeliydi. Ecevit Hükümetinin AB’ye “Rum idaresini Kıbrıs’ın tümünü temsilen AB üyesi yaparsanız, Türkiye de KKTC ile ayni esaslar dahilinde bir ortaklık oluşturur” çıkışı bir süre için etkisini gösterdi ancak Türk hükümeti değiştikten sonra bu çıkış unutuldu ve “Kıbrıs meselesi halledilmeden Kıbrıs üye olamaz” diyenler Rum idaresini “Kıbrıs” olarak üye yapmayı görüşmelere ivme kazandıracak bir işlem addederek Rum idaresini üye yapıverdi. Türkiye’yi avutmak için söz verilen AB adaylığı nedeniyle Türkiye’nin imzaladığı EK Protokol AB’ye, Türkiye’ye her istediğini yaptırmak için Kıbrıs meselesini enine boyuna kullanmak fırsatını vermiş oldu. “AB üyesi Kıbrıs” kendini daha da güvende hissetmeğe başladı. Enosis’in yolunu kısa bir zaman içinde açacak olan Annan Planına evet demek ihtiyacını da duymayan Rum tarafı lider değiştirerek “görüşmelerden yana olduğu” mesajını vererek “meşru Kıbrıs Hükümeti, AB üyesi devlet” görünümüne dokunulmamasını sağladı ve KKTC’nin Kosova misali tanınması tehlikesinin önüne geçmiş olmakla övündü. Gerçekte değişen hiç bir şey olmadı. Rum tarafı kırmızı çizgilerinden bir santim bile vazgeçmezken Türk tarafı Kıbrıs meselesinin adil ve kalıcı bir şekilde masa başında kalmakla halledilebileceği varsayımı ile hareket etmeye devam etti.
Bu nedenledir ki Hristofyas masadan kaçmasın diye Kıbrıs’ın ve mücadelenin ilkelerine ve geçeklerine ters düşen bir şekilde TEK HALK, TEK DEVLET, TEK EGEMENLİK formülüne dayalı İKİ TOPLUMLU, İKİ KESİMLİ FEDRASYON görüşülmeğe başlandı ve ilk kez GARANTİLER de görüşmelerde gündem maddesi haline getirildi. İlk kez KKTC’nin Cumhurbaşkanı ayrı devlet ve ayrı egemenlik istemediğini, tapu dağıtımının yanlış ve yasa dışı olduğunu beyan eder oldu. Loizudu davası ile başlayan, AİHM doğrultusunda Rumların mal mülk konularına bakacak bir komisyonun kuruluşu ile devam edip Orams davası ile zirveleşen gelişmeler karşısında halâ “Kıbrıs meselesini Rum tarafı ile masa başında halletmek mümkündür” varsayımı ile hareket etmenin bizi nerelere götüreceğini iyice düşünmek gerekmektedir. Yanlış olduğu defalarca kanıtlanmış varsayımlarla yol kat etmekle varacağımız köy “bizim köy” olmayacaktır. Rum’a hizmetten vazgeçelim, artık kendimize gelelim ve KKTC’ne ölesiye sahip çıkacağımızı, devletimizle eşit egemenliğimizi masaya yatırmayacağımızı, Türkiye’nin Garantörlüğünden ve Türk-Yunan dengesinden vazgeçmeyeceğimizi fiilen dünyaya duyurmalıyız. Bu da geçersizliği kanıtlanmış varsayımlardan vazgeçmekle mümkün olacaktır.
|
|
|
İlkbahar mevsimine dikkat! |
|
|
|
Çünkü ilkbahar psikolojik alerji mevsimi
Bahar aylarında çok sık görülen hastalıklardan bir tanesi; "psikolojik alerjilerdir" Bunlar halk arasında psikolojik alerji veya kurdeşen isimleriyle anılırlar. Bu hastalığın psikiyatrideki ismi "Anjiyo Nörotik Ödem"dir.
Anjiyo Nörotik Ödem; herhangi bir genel tıbbi ve fizyolojik sebebe bağlı olmaksızın, deri üzerinde oluşan kırmızımsı döküntülerdir. Tamamen psikolojik kökenli olan bu bahar alerjileri, çiçek tozu ve polenlerin kişinin bünyesine herhangi bir fizyolojik etkisi olmadığı halde, bu maddelerin havada dolaşmasından dolayı oluşan sinirlilik halinin deri döküntüsü şeklinde dışarıya vurulmasıdır.
Anjiyo nörotik ödem, meyve-sebze alerjilerinden çok farklıdır. Kişinin cinselliği çağrıştıran bu polenlerden nefret etmesinin altında yaşanan cinsel travmaların cinsel yetersizlik veya doyumsuzlukların, yaşanan olumsuz cinsel anıların canlanarak kişiyi rahatsız etmesi şeklinde gerçekleşir.
Anjiyo Nörotik Ödem'in İlkbaharda kişilerde görülme oranı % 2'dir. Uzman yardımı alınarak gökyüzünde uçuşan çiçek hücrelerine karşı duyulan öfkenin sebebi saptanmalı ve tedavi edilmelidir.
Ülkemizde bahar aylarıyla birlikte vücutta oluşan deri döküntüleri, öncelikle bir cilt doktoruna gösterilmektedir. Ancak "Anjiyo Nörotik Ödem"de bilinçaltı psikomotor faktörlerin bir cildiyeci tarafından anlaşılamaması hastalığı tedavisiz bırakır. Anjiyo Nörotik Ödem bir terapi programı gerektiren ciddi bir ruhsal hastalıktır. Deri döküntüleri bir psikiyatrist için kişilik bozuklukları ve cinsel bozukluklarla ilgili ciddi veriler verirler.
Bu sebeple herhangi bir şekilde baharla birlikte ortaya çıkan deri döküntüleri ve alerjilerin sebebi doğru saptanmalıdır. Gelecekte yaşanacak psikiyatrik hastalıkların saptanmasıyla ilgili önemli ipuçları vermektedirler.
Saygılarımla
|
|
"Arifiye!
Şoför durdu, enstitü mektebi dedi.
Süleyman Edip bey müdürün adı,
Bir yol da burada duralım;
Ellerinde nasır, yüzlerinde nur,
Yarına ümitle yürüyenlere
Bir selam uçuralım…"
Orhan Veli
17 Nisan… Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümüdür. Aşık Veysel’in saz öğretmenliği yaptığı Arifiye Köy Enstitüsü için Orhan Veli’nin yazdıkları, aslında bu eğitim kurumlarındaki özgünlüğü çok açık anlatır.
Kentleşme sürecini tamamlayamayan toplumlar için bir soru güncelliğini daima korur. Köylü sınıfsal olarak nerede durur ve kentle sağlıklı bütünleşmesi nasıl sağlanabilir? Belli yaşayış ve üretim faaliyetinde köylü feodal dönemin izlerini taşır ve ürettiği iş gücünün kentlere göç etmesiyle de çalışan kesimleri nasıl besler? Bu şartlarda; köyde köy öğretmeni ve köy imamı ortamın en önemli figürleridir.
Sayın okurlar,
Köy öğretmeni, gelenekten yeniliğe, geçmişten geleceğe doğal bir köprüdür. Köylünün içinden, onlardan birisidir. Kiminin ağabeyi, kiminin amcası, kiminin yeğenidir. İşte bu öğretmen “Köy Enstitülüdür”. Türkiye’de 1940’lı yıllarda uygulanan olağanüstü bir eğitim hamlesinin ürünüdür.
Köy Enstitüleri Yoksul köy çocuklarının üretim sürecinde eğitilmelerini ve öğrendiklerini kendi köylerinde uygulamalarını öngörür. Doğal olarak bu eğitim kırsalda egemen olan otoriter sosyo-ekonomik ilişkilerden özgürleşmiş bireyler oluşturur.
Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940’ta Hasan Ali Yücel’in bakanlığı, İsmail Hakkı Tonguç’un önderliğinde kurulmuştur. 27 Ocak 1954 yılında Adnan Menderes döneminde kapatılmıştır. Kapatılma gerekçeleri hazindir…
Öğretmenin sadece eğitim-öğretimle ilgilenmesi, köylülüğün sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşümünde doğrudan rol oynaması istenmemiştir.
Köy yaşamında, Köy Enstitüsü kültürü ve değerleri dışlanırken, hangi figürler öne çıkmış olabilir? Köylere sadece eğitim ve öğretim amacıyla belirli süre için gelip, sosyal yaşantı nedeniyle bir an önce tayinini aldırıp yöreden ayrılmak isteyen öğretmen figürüyle doldurulduğu sanılan bu boşluğu, köyün sosyal yaşamında ağırlığını gittikçe arttıran “İmam-Hatip” figürünün doldurduğu da bilinmektedir. Şüphesiz ki imam ve hatipler kendi sorumluluk alanında görevlerini yapacaklardır. Ancak fiili durum böyle değildir; köylü nüfusun bilimsel sorgulamadan, eleştiri kültüründen uzak, biat alışkanlığıyla itaate yatkın bir nitelikte tutulması için köy enstitüleri kapatılırken, bu enstitülerinin amaçları bakımından köylü kaderine teslim edilmiştir. Gönderilen öğretmenlerin, yatılı bölge okullarına gitmelerinden dolayı eğitimli, kültürlü, bilinçli bir öğretmen kadrosundan yoksun kalan köylerde; “Köyde ikamet eden öğretmen de olmadığı için, öğrenciler, köy kahvelerinde ve sohbetlerde hakimiyet eğitimsiz bazı cami imamlarına kalmıştır.”
Öğretmensiz köy okulları ve taşımalı sistem, verimsiz ve günü kurtaran çözümlerdir. Bu noktada, yatılı bölge okullarının önemi vurgulanmalıdır. Köy çocuklarına uzun vadeli bir müfredatla, sıcak bir ortamda çağdaş bir eğitim götürülmesi, ülkemizin anayasal sosyal devlet olma niteliğinin bir gereğidir.
Peki, kapatılan Köy Enstitüleri açığı ne şekilde karşılanacaktır. Geçen zaman içerisinde sosyo-ekonomik olarak gelişen durumlar sonucunda hemen hemen her vilayette açılan üniversiteler açığı kapatmış mıdır? Bizden büyük, olanlar bizleri yetiştiren öğretmenler ve bu zaafiyeti çok daha iyi değerlendirirler sanıyorum.
Öyle ki; her vilayete üniversite açmışsın, alt yapı var mı? Öğretim kadrosu tamam mı? diye değerlendirmeden… Kadro yetersizliğinden; tam eğitimini veremeden mezun ettiğin, eline bir kağıt niteliğinde adına DİPLOMA dediğimiz nesneyi vererek… Bu nesne (diploma) ile hayata atılmak için KPSS midir nedir? İmtihanlar süzgecinden geçip te binlerce işsiz kalan, eğitim gördüğünü sanıp ta, öğretimin eksik verildiği işsiz mesleksiz bir sürü diplomalı genç beyinlerimizi görünce, yorum yapmaya gerek var mı?
Tıpkı; gereken adaletin sağlanamadığı, geciken adaletin adalet olarak kabul edilemeyeceği bir ortamda; ADALET SARAYI/sarayları açmışsın açacakmışsın neye yarar? Adaletin adaletli bir şekilde uygulanamadığı yerde Adalet Sarayı’nın ihtişamı, topluma nasıl bir şey veremiyorsa, öğretim kadrosunun noksan olduğunu bildiğin halde açılan üniversiteler de, saraylar gibi ihtiyaca cevap vermemiştir. Kapanan Köy Enstitüleri yerine, her ilde açılan üniversitelerden yüzlerce mezun ettiğin üniversiteliye iş verememişsin istihdam sağlayamamışsın neye yarar açtığın üniversiteler!..
Meslek iş kolu imkanı veren Köy Enstitülerinin aksine, meslek sahibi edindiremeyen sadece diploma dağıtan üniversiteler, kapatılan köy enstitüleri ile karşılaştırılabilir mi? Mukayesesi ne derece doğrudur? Cevabını okurlarımız versin. Bekliyorum eleştirilerinizi. Bilmediğim hususları aktarırsanız, her türlü görüşü saygı ile karşılarım.
|
|
|
Çağımız insanının gelecekte en çok yakalanacağı bozukluklardan biri |
|
|
|
 Orthoreksiya Nervoza; Yunanca "Ortho" yani "Doğru" kelimesinden türemiş yepyeni bir yeme bozukluğunun adıdır. Günümüzde güzellik kavramının zayıf kadın ve atletik erkek üzerine kurulması bu hastalığın gelişiminde son derece etkendir. Özellikle büyük kentlerde "beden imgesi" ve bedeniyle ilgili takıntılar ağırlıklı düşünen aşırı kaygılı ve takıntılı kişilik yapısında görülen bir yeme bozukluğu.
Orthoreksiya Nervozada; kişi, her yediği yemeği abartılı bir şekilde kontrol eder, ürünlerin ambalajlarını saatlerce inceler, o ürünün içinde kanserojen madde, hormon, boya, katkı maddesi olup olmadığına abartılı şekilde kafa yorar. Yiyeceklerin aşırı saf ve katkısız olmasına takıntılı bir titizlik içerisinde önem verir. Yemek konusunda inanılmaz sabit fikirlidirler ve yedikleri besinde 1 mg katkı maddesi olması endişesi hayatlarını karartır. Bu yüzden pek çok besini çiğ olarak yerler. Sağlıklı yemek yeme takıntısı hayatlarına o kadar çok hükmeder ki; pek çok ürünü tüketmekten vazgeçer ve "Anoreksiya Nervoza" da (Yemek yememe bozukluğu) olduğu gibi kilo kaybetmeye başlarlar. Ortoreksiya Nervoza bir moderne çağ hastalığıdır. İngiliz Beslenme Bozuklukları Derneği'ne göre; hastalık 10 yıl içerisinde büyük bir yaygınlık gösterecektir. Ortoreksiya Nervoza'nın ortaya çıkışında özellikle çağımızdaki güzellik kavramının zayıflığa dayandırılması, medyada her gün ve defalarca çıkan diyet ve ürünlerin içerikleriyle ilgili bilgiler, bazı ürünlerin kanserojen madde, katkı maddesi, boya, hormon. içerdiğiyle ilgili haberler, uzun yaşamanın sırlarıyla ilgili sıkça çıkan bilgiler etkendir.
Ortorektikler, genetik ve biyolojik olarak zaten yaygınlaşmış anksiyete bozukluğu ve obsesif kompulsif kişilik özellikleri taşıdığından bu tip bilgi ve haberleri abartılı bir endişeyle karşılarlar. Hatta evlerinde inek besleyerek süt içmek ya da sebze yetiştirmek şeklinde ileriye gidebilirler. Ortoreksiya Nervoza'nın dünya üzerindeki yaygınlığı henüz kesin olarak bilinmemekle birlikte onbinde 5 gibi bir rakamdan söz edilebilir. Kadınlarda erkeklerden 2 kat daha fazla görülmektedir. Bu sayının gelecek 10 yılda katlanarak artması beklenmektedir. Tedavisi için mutlaka bir psikiyatrist ve beslenme uzmanının konsültasyonu gerekir. Terapi ağırlıklı tedavi başarılı sonuç verecektir.
|
|
|
Karaman'ın koyunu sonradan çıkacak oyunu |
|
|
|
Bakırköy’de yeniden Ateş ÜNAL ERZEN…
Bakırköy’de çok çekişmeli seçim yaşandı. Sadece seçimdeçıkan bazı yerel gazeteler, iftiralar ve yalan haberlerle Bakırköylüyükandırmak istediler. Ancak bu hayalleri maalesef gerçekleşmedi. Bakırköy halkıdoğru kararını verdi ve %56,5’la CHP’li AteşÜNAL ERZEN’i tekrar seçti.
Ana felsefemiz; ATATÜRK İLKE veİNKILAPLARI doğrultusundadır. Dolayısıyla; BAKIRKÖYLÜLERİN OY ları da, bugünekadar taviz vermeden hizmet etmiş ve edecek olanlara oldu. Tebrikler BAŞKAN,tebrikler aydın BAKIRKÖYLÜLER. Bugüne kadar yaptıkları, yapacaklarının teminatıolan Başkanımıza ve yeni heyetine BAKIRKÖY EKSPRES ailesi adına başarılarınındevamını diliyoruz.
* * *
Seçim öncesi selam dahi vermeyen,görüşmek için randevu dahi alınamayan saygı değer(!) bazı yerel yönetim başkan,yönetici ve meclis üyeleri ! (Bu satırlarımda Bakırköy Belediye Başkanı,yönetici ve meclis üyelerini tenzih ediyorum) Seçim öncesi birçok vaatlerle,sahte gülücüklerle çiçekler dağıtan parti ve partililer ! Hepinizin partisineselam. Yolunuza devam… Seçim sonucundabize, “İşimiz harcımız bitti, inşaata paydos” misali “Sen Yoluna Ben Yoluma”şarkısını söylemeyin sakın…
Sekiz sene oldu emekli olalı. Nekimse yolda selam verdi, ne de bir çiçek… Seçim zamanı ise milletin parasıylaalınan çiçekler adeta yolumuz kesilerek verildi. Nezaketsizlik mi oldubilemiyorum ama, sahte gülücüklerle verilen o çiçekleri almadım ben.
Meydanlarda atılan nutuklardaTürkiye’nin hukuk devleti mi, guguk devleti mi olduğunu soranlara cevabım,“Vallahi ben de anlayamadım.” olur; iki yıldır iddianameleri hazırlanamadantutuklu bulunanları gördükten sonra… Dolayısıyla hukuk mu, guguk mu bizçözemedik bu işi. Neyse ki bağımsız yargımız ve seçkin(!) savcılarımız var.
Görünen bir gerçek daha var.Seçim propagandalarında karşılıklı atışmaları televizyon kanallarından izlerkentiyatro ve sinema ihtiyacımızı giderdik… Bizleri epeyce güldürdüler eksikolmasınlar….
Televizyon kanallarından izlediğimiztrajikomik meydan savaşları bizleri gerçekten eğlendirdi. Sonumuz hayrola.Zira, meydanlarda yapılan bu propaganda masraflarını sonradan nasılsa bizdentahsil edecekler. Aksini düşünmeyin sakın. Bu değirmenin suyu nereden geliyor,nereden gelecek sanıyorsunuz?.. Bunların bedelini yine, açlık sınırında olanemekliler ile işsiz güçsüz insanlarımız ödeyecekler.
Mütevazı gazetemizdeokuryazarlığıma sığınarak yazdım vakti zamanında;
“Geç Kalmayın”,
“Oy Anam Oy”,
“Seçim mi, Geçim mi?”,
“Siyasetin Kargaları ve Tilkileri” başlıkları altında.
Sonuç; “Kendi düşen ağlamaz.” Üzülmeyin; üzülmeye hakkınız yok. Çünkü herkeslayık olduğu şekilde yönetilir. Ne olur, hiç olmazsa bir dahaki seçime büyükdüşünün; sizi küçük görenlere karşı. Takılmayın oltaya, yutmayın zokayı,inanmayın “Siz güzelsiniz, sesiniz güzel.” diyenlere… Yoksa peynirinizi de,itibarınızı da kaptırırsınız siyasetin tilkilerine…
Geleceğinizi görün.Çocuklarınızın, torunlarınızın geleceğini düşünün… |
|
|
29 Mart kıran kırana seçimin galibi gerilim oldu |
|
|
|
Türkiye, Türkiye olalı böylesine kıran kırana, böylesine gerilimi yüksek bir seçim görmedi desem yeridir. Seçim meydanlarında liderler, özellikle de Ak Parti, CHP , MHP liderleri birbirleriyle kıyasıya atıştılar. Sözlü salvolar o kadar şiddetliydi ki, bu gerilim 2004 te merkez sağın erimesinden istifade ederek, Türkiye genelinde doğu ve güneydoğu dahil oylarını arttırarak, birinci parti olan Ak Partinin, bu seçimde ciddi bir yara almasına neden oldu. Buna rağmen rakamsal olarak seçim sonuçlarını değerlendirdiğimizde, bunun daha ziyade Ak Partiye bir uyarı olduğunu düşünebiliriz. Zira Ak Parti sonuçta CHP ve MHP nin toplamı kadar oy almıştır. Başka bir deyişle iki partinin toplamı ancak Ak Partinin aldığı oylar kadar etmektedir. Şayet bu bir genel seçim olsa, Ak Parti aldığı bu oylarla tek başına iktidar olurdu.
Gerilim ve yolsuzluk iddiaları Ak Partiyi, İstanbul ve Ankara’da zorlasa da, sonuçta iki büyük ili kaybetmedi ve kazandı. Özellikle İstanbul’da, Kılıçtaroğlu’nun nefesi, Topbaş’ın sürekli arkasındaydı. Buna mukabil Ak Parti, Türkiye’nin Doğusunda, kuzeyinde, batısında, güneyinde mevcudiyetini korumuştur. CHP ve MHP ise Güneydoğuda, hiçbir varlık gösterememiştir. Üstelik seçimden önce, CHP ve MHP nin kendilerinin koydukları, bir çıta vardı. İşte ikisi de, tespit ettikleri bu çıtanın altında kaldılar. CHP nin birkaç puanlık oy artışı Ankara, İstanbul, Antalya, İzmir gibi vilayetlerdeki, oy artışından kaynaklanıyor. MHP ise Ak Parti ile, çok fazla atışma tartışmalarına girmeyerek, 8 ilde aldığı Belediye Başkanlıklarında başarılı olmuştur. Diğer taraftan Güneydoğuda MHP yi hiç görmedik.
Türkiye, Türkiye olalı böylesine heyecanlı, böylesine kıran kırana bir seçim yaşamamıştı. Özelliklede İstanbul’da. İstanbul seçimleri Kılıçtaroğlu ile, Ak Parti arasında geçti diyebiliriz. İstanbul’un her noktasında Kılıçtaroğlu’nun nefesi Kadir Topbaş’ ın adeta ensesindeydi. CHP bir ara galibiyetini erkenden ilan etmeye kalktı ama, sonuçta ipi göğüsleyen Kadir Topbaş ve Ak Parti oldu.
Bakırköy’de Oğuz Satıcı ile, seçime bütün güçü ile asılan Ak Partinin seçimi kaybetmesi hayli şaşkınlık yarattı. Aslında şaşıran sadece Ak Parti değildi. Seçim öncesi sonuçları belirlemek isteyen araştırma şirketleri de, bir hayli yanıldı. Özellikle bu şirketlerden KONDA ‘nın tahminleri neredeyse % 30 yanıldı.
Aslında birçok yerde olduğu gibi, Bakırköy’de de, Ak Parti aday tercihini belirlemekte hatalı hareket etmişti. Oğuz SATICI profil olarak Bakırköy’e uyuyordu fakat, Bakırköylü değildi. Bakırköylüler tarafından yakınan tanınmıyordu. Eski başkanlardan Ahmet Bahadırlının fazla bir varlık gösterememesi, daha doğrusu CHP nin tabanından beklendiği gibi oy alamaması, CHP nin oldukça yüksek bir oy farkıyla, başkanlığı kazanmasıyla sona erdi.
Sayın Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN açıkça söylemese de, Ak Parti ciddi bir uyarı ile karşı karşıyadır. Aslında sayın Başbakan “ seçmen hizmete oy vermedi ” derken bunu kastetmektedir herhalde. Zira seçimin sürprizi, gerçekten Antalya’ya hizmette kusur etmeyen Menderes Türelin kaybetmesiydi. Çünkü herkesimin gözünde Antalya bankoydu. Esasında Ak Partinin Antalya da aldığı oy, 2004 yılı yerel seçimlerine göre aynı oranda kaldı. Ne var ki, CHP Antalya’da MUSTAFA AKAYDIN ile büyük sıçrama yaptı.
Bence birçok ilde , Ak Partiye oy kaybettiren faktörlerden biride, aday tercihlerinden kaynaklanmaktadır.. Seçimin kaybedildiği illerde yöre Milletvekilleri, aday tercihinde Başbakanı yanıltmış olabilirler diye düşünüyorum.
29 Mart seçimlerinde öne çıkan partilerden biride, Numan KURTULUŞ ile sıçrama yapan Saadet Partisi olmuştur. Saadet Partisinin aldığı ilave oylar tamamen Ak Partiden gelmiştir. Bu yüzden muhafazakarlaşmak yerine daha liberal politikalar benimsemek gerekiyor. DP Parti ise, yüzde 4 civarında bir oy alarak, bu yerel seçimlerde küçümsenmeyecek bir başarıya imza atmıştır. Süleyman SOYLU yu bu ortamda başarılı buluyorum. Bence merkez sağ yeniden toparlanıyor.
Sivas’ta ise, elim bir kaza sonucu hayatını kaybeden BBP Genel Başkanı Muhsin YAZICIOĞLU’ nun, acı kaybına toplum duygusallıkla cevap vermiş. BBP adayını ezici bir çoğunlukla Belediye Başkanı seçmiştir.
Peki bu seçimin galibi kim olmuştur. Bana göre bu seçimim galibi gerilim olmuştur. Gerilim sonucu seçmen siyasi partilerin programlarına değil, siyasi kimliklerine oy vermiştir. Akdeniz sahil şeridinde CHP, Güneydoğuda DTP, bazı iç kesimlerde MHP, diğer bölgelerin tamamında Ak Parti oyları kümelenmiştir. Diyarbakır’da Osman BAYDEMİR’ in ezici bir çoğunlukla yeniden seçilmesi, kürt sorunu açısından, önemli bir mesaj. DTP sadece Diyarbakır, Siirt ve Vanı da kazanmasıyla değil, Doğu ve Güneydoğudan hatta, Batıdan aldıkları oylarla da, sıçrama yaptı. Bu sıçrama, “ Hizmet mi ? Kimlik mi ? ” dayatmasına bir tepki gibi geliyor. Buradaki insanlar sorunun sadece ekonomik olmadığına, başka sorunlarında var olduğu mesajını verdi.
Bugün artık seçim bitmiştir. Yeni bir süreç başlamıştır. Herkes için, her parti için maksadını aşan ifadeler geride kalmıştır. Seçim sonuçları demokratik istikrara işaret etmiştir. Herkes sandıktan çıkan milletin iradesine saygı göstermek zorundadır.
Devir kavga devri değil, barış ve uzlaşma devridir. Bu açıdan baktığımızda Bakırköyümüzde de, yeni bir sürecin başlayacağına, geçmişteki eksiklerin tamamlanacağına, beklentilere ve seçimde verilen mesajlara, Belediye Başkanımız sayın Ateş Ünal ERZEN’ in çalışmalarıyla en iyi cevabı vereceğine ve herkesi, herkesimi kucaklayacağına inanıyorum.
İktidar ve muhalefet seçim bittiğine göre, sandıktan çıkan iradeyi küçümsemeyip, bir an önce işsizliğe ve ekonomik krize çözüm için, süratle bir araya gelip, bir uzlaşma zeminini birlikte ortaya koymaları gerekmektedir.
|
|
|