BAKIRKÖY EKSPRES - BAKIRKÖY'ÜN TARAFSIZ GAZETESİ

  • Giriş
  • KAYIT OL
    Kayıt
    Yıldız ile (*) işaretli alanları doldurmak zorunludur.
    İsim: *
    Kullanıcı Adı: *
    E-posta: *
    Parola: *
    Parola Tekrar: *
  • ARAMA YAP
YAZI BOYUTU
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
ANASAYFA arrow Yazarlar
Yaşanabilir Bir Doğa İçin El Ele Verelim PDF Yazdır E-posta

ImageGeçtiğimiz günlerde Dünya Çevre Günü’nü çeşitli etkinliklerle kutladık. Fakat etkinliklerde dikkatimi çeken kötü bir unsur oldu. Çocukların gösterilerle kutladığı bu günde notluk tarzında defterler dağıtıldı. Çevre gününde çocuklara kağıt tasarrufunu anlatacağımız yerde ağaç israflığını öğretmiş olduk. Öncelikle bizler çevrenin korunması konusunda bilinçlenmeliyiz ki çocuklarımıza doğruyu öğretelim. Ama ne yazık ki, Türk toplumu çevre konusunda hala bilinçlenmiş değil.


Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, ülkemizde bir yılda yaklaşık 1 milyon ton kağıtla gereksiz yazışma yapılıyor ve yalnızca 100.000 aile gereksiz yazışmayı durdurursa, her yıl 150.000 ağacı kesilmekten kurtulacak.

Geri dönüşümle elde edilmiş dahi olsa topraklarımızı, ormanlarımızı yok ederek, suyumuzu kirleterek dünyamızı da yok ettiğimizi çocuklarımıza anlatmalıyız. Bu konuda onları bilinçlendirmeliyiz. Gelecek nesillerimizin yaşama olanaklarının ellerinden alınmasın istemiyorsak toprağımıza, suyumuza, dünyamıza sahip çıkmalıyız.

Doğamızı korumak ve daha temiz bir ülkede yaşamak istiyorsak başta denizlerimiz, göllerimiz, parklarımız ve sokaklarımızın da çöplük olmadığının bilincine varmalıyız. Arabamızı temizledikten sonra çöpleri dışarıya atmanın, yine arabamızdayken yiyip içtiklerimizin çöplerini camdan dışarı atmanın, evdeki çöplerimizi çöp konteynırlarına atmak yerine hiç düşünmeden üst kattan aşağı fırlatmanın, ormanlarda, sahillerimizde hatta boş bulduğumuz küçük bir çimenlik alanda bile piknik yapıp çöplerimizi orada bırakmanın ve ateş yakmanın hatta denizlerimize attığımız çöplerin doğanın dengesini bozduğunu unutmamalıyız.

Bunları yaparak doğamızın dengesini bozmaktayız. Çünkü sokağa attığımız bir cam şişe, doğada 4000 yıl, plastik 1000 yıl, hatta bir sakız bile 5 yıl süreyle yok olmamaktadır. Ve yediğimiz en ufak bir çekirdeğin kabuğu bile çevremizi kirletmekte. Fabrikaların zehirli atıkları, fabrikalardan çıkan gazların yanı sıra kullandığımız deodorantlar dahi soluduğumuz havayı kirletmekte. Trafik tıkanıklıkları, egzoz gazları ve gürültü de hayatın kalitesini hızla düşürmektedir.

Çevre kirliliği sadece günümüzde değil, eski çağlardan bu yana sorun olmuştur. 1930 yılında hava kirliliğinden Belçika’nın Mosa Vadisi’nde 63 kişi ölmüştür. 1952 yılında ise nefes alma zorluğundan 4000’i aşkın kişi ölmüştür. Çevre kirliliği günümüzde de birçok hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Bu nedenle çevre konusunda toplumumuzu bilinçlendirmeli ve çevre sorunlarına karşı daha duyarlı insanlar haline dönüşmeliyiz.

Doğanın bir parçası olan insanoğlu, çevreye verdikleri zararların bir gün kendilerine döneceğini unutmamalıdırlar. Artık kötü alışkanlıklarımızdan vazgeçelim ve dünyamızın yok olmasına izin vermeyelim.


Yaşanabilir bir doğada yaşamak istiyorsak temiz bir çevre için el ele verelim ve çevremizi koruyalım.

 Görüşmek üzere.

Sevgi ve saygılarımla…
 
 
BUNLARI BİLMEDEN PDF Yazdır E-posta
ImageKıbrıs meselesinin ne olduğuna bakmaksızın, bu meseleye gerçekçi bir teşhis koymaksızın “uzlaşmadan”, “adil ve kalıcı bir anlaşmadan”, “son fırsattır” safsatasından bahsetmek ve gerçeklere dayanmayan bir zemin üzerinde “birleşme, bütünleşme” eksersizinden ümit beklemek hayal aleminde yaşamaktan başka bir şey değildir. 45 yıldır devam eden görüşmeler, masaya konan planlar ve öneriler bir sonuç getirmemişse bunun nedeni “gerçeklere bakmaksızın Büyük devletlerin çıkarlarına hizmet edildiğinin bilincinde olmaksızın” kendi kendimizi aldatmakta olduğumuzu öğrenmemiş olduğumuzdandır.

Kıbrıs meselesi Yunanistan’ın Megali İdea doğrultusunda ONÜÇÜNCÜ adayı da almak ve Türkiye’yi kuşatarak Ege meselesinde kendi istediğine kavuşmak meselesidir. Şimdi denizaltı kaynakları da bahis konusu olunca “Tek Kıbrıs Cumhuriyetinin” Mısır ve Yunanistan çizgisi ile “harmanlanacak alan” tamamen Türkiye’yi dışlayacak bir ortam yaratmaktadır. Stratejistler bu konuyu çok iyi değerlendirmektedirler ancak Basın ve Medya bu konuları henüz millete duyurmak gereğini duymamaktadır. Lozan’da İngiliz gaspçıya bırakılmış olan Kıbrıs’ın – hiçbir zaman Yunan’ın olmamasına rağmen - “Yunan adasıdır” diye Yunanistan’a bağlanması için başlatılan girişimler karşısında Türkiye 1954’e kadar Lozan dengesini korumak için “statükoyu” desteklemiştir. Yunanistan Kıbrıs meselesini “Kıbrıs Halkının self-determinasyon hakkı olarak Enosis istemi ile” BM Genel Kuruluna müracaat edince Türkiye “ilgili taraflardan biri” olarak arenaya girmiş ve çeşitli evrelerden sonra Lozan dengesini koruyan “Enosis’e ve çift Enosis’e kapalı, Garantilenmiş Ortaklık Cumhuriyeti” üzerinde anlaşmaya varılmıştır.  TEK HALK oyunu o zamandan başlamıştır. Bugün Hristofyas TEK HALK üzerinde ısrarlıdır. Garantiler gerekmez demektedir. Her iki konuda da Yunanistan Hristofyas’ı desteklemektedir. Şimdi, hem Yunanistan hem de Rum tarafı ile destekleyicileri “meseleyi Kıbrıslılar halletsin; dıştan kimse karışmasın” noktasında birleşmektedirler ve bizim içimizde de bazı “iyi niyetliler” bu kafileye katılmış bulunmaktadırlar. Bunun anlamı “Türkiye karışmasın; Garantörlük lâğvedilsin; %80 Rum’un karşısında %20 Türk yalınız kalsın; sonuçta Kıbrıs’ta Rum Cumhuriyeti AB üyeliği ile Enosis’i tamamlamış olsun; Türk sahilleri 13. Yunan adası ile kapansın; Türkiye denizlere açık bir ülke olmaktan çıksın” demektir. İsmet İnönü’nün 1965’de söylediklerini unutmayalım. Kıbrıs’tan Osman Örek’in başkanlığında gelen heyet İnönü’ye “Artık dayanamıyoruz. Sabrımızın sonuna geldik. Bir aya kadar müdahale başlatılmazsa teslim olmaktan başka çare kalmamıştır” mealinde mesajlar vermekteydi. İnönü “Vatan müdafaasında Türklersiniz; bu nedenle sizi destekliyor ve her ay yardım gönderiyoruz; sabrınız tükenmişse ve teslim olacaksanız, Türkiye’nin Kıbrıs davası sona ermiş olmaz, Türkiye Kıbrıs’ı Yunan’a Rum’a bırakmaz, bırakamaz, hatta Kıbrıs’ta tek bir Türk olmamış olsaydı dahi Türkiye Kıbrıs’ı Yunanistan’a bırakmazdı; meseleyi Atina’da hallederdik (savaşırdık Atina’ya kadar giderdik). Türk’ün sabrı vatan müdafaasında sona erdiği yerde yeniden başlar. Türk iseniz sabredersiniz”! demişti. Her Kıbrıslı Türk bu milli sorumluluğu bilerek, bunu omuzlarında hissederek yaşamalıdır. Bugünlere bu şekilde gelindiğinin bilinci içinde olalım.

Evet biz Türklük davasının hudut bekçiliği yapmanın gururu ve sorumluluğu ile yaşadık. Bizi Türkiye’den ayırmak isteyenlerin karşısında sıra dağlar gibi durduk. Dr. Küçük’ün deyimi ile “Türkiyesiz var olamayacağımızın bilinci içinde her konuda Anavatanla el ele yürüdük. Bu nedenle bugün kendi Devletimizde hür ve korkusuz olarak yaşamaktayız. Bugün bütün uğraş bizi Türkiye’den ayırmak, devletimizi yok addederek “Kıbrıs’ı birleştirdik” diye bayram yaparken 13. Yunan adası ile Türkiye’yi köşeye sıkıştırıp Ege meselesinde Yunanistan’ı zafere ulaştırmaktır. Kendimize gelecek miyiz? “Kıbrıslılar” olarak bu Yunan tuzağına girecek miyiz? Cevap HAYIR ve bin defa HAYIR olmalıdır. 
 
 
TÜRKİYE'NİN Yenilenme İhtiyacı PDF Yazdır E-posta
Türkiye‘nin geldiği noktayı nasıl tanımlamalıyız. Ülkenin kaderinden sorumlu temel kurumlar adeta birbirine girmiş durumdalar.

TBMM, TSK, Hükümet, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, muhalefet, üniversite cephesinin her birinden ayrı bir ses çıkmakta. Halk bu didişmeyi endişe içinde seyrediyor.

Ülke dar bir alana sıkışmış, yarınlarından ümidini kaybetmiş durumda. Laiklik sarmalına dolanmış sürekli kan kaybediyoruz. Adeta, acil serviste yatan ve ölümle pençeleşen  hastanın tedavisinden sorumlu doktorlar, kavgaya tutuşmuş gibiyiz. Doktorların kavgası sırasında hasta  ölüyor ama doktorların hastanın durumunu görecek halleri yok.

Bu didişme doğal olarak halkı kutuplaştırmakta.

Sonuç ortada. Dünyanın mutluluk sıralamasında 75., gelişmişlik sıralamasında 80., eğitim sıralamasında 85. sırasındayız. Toplumsal erdemlerimizi hızla kaybediyoruz. Birbirimize güvenmiyoruz. Çalışanları aylık 600--1.600 YTL aralığında maaşa mahkum etmişiz. Kurumlar güvenirliliğini yitirmiş. Otuz yıldır terörle mücadelede bir iğne boyu yol katedememişiz. Kendimizden olmayana hayat hakkı tanımıyoruz.

Bir milletin geleceğini ihtilal anayasasına bırakmış, bunun etrafında kavga ediyoruz.

Ben bu kavgaya inanmıyorum. Bu kavga benim kavgam değil.

Bir an için tüm saplantılarımızdan kurtulup düşünelim. Ülkemizde bulunan tüm insanların mevcut haliyle tam dindar (hangi dine inanıyorsa) olduğunu varsayalım. Yada tam tersi herkesin dinden uzak (laik) olduğunu kabul edelim. Kadınlarımızın hepsi çarşaflı yada hiç kapalı olmadığını kabul edelim.

Ne çıkar sevgili okurlar. Allah aşkına söyleyin ne çıkar. Bu cehalet, bu fukaralık içinde ne değişir. Yukarıda sıraladığım sorunların hangisi çözülür.

Fukaralığa ve cehalete düçar olmuş bir toplumda açık olsa, kapalı olsa, sağcı olsa, solcu olsa ne fark eder?

Ne Atatürkçüyüm diyenler, ne laikim diyenler, ne dindarım diyenler ne de demokratım diyenler samimi değil. Çünkü bu kavramların içinde sevgi var. İnansalar birbirlerine önce insan gibi bakarlar.

Bunların hepsine soruyorum. Ne yaptınız? Mustafa Kemal ‘den sonra hanginiz ne yaptınız? Ülkeyi getirdiğiniz nokta ortada. Hangi yüzle, neyin kavgasını yapıyorsunuz?

Sevgili okurlar her şeye rağmen ben ümidimi kaybetmedim. Sizde kaybetmeyiniz. Bu fetret döneminin ardından mutlaka selamete çıkacağız.

Kısa bir süre sonra anayasadan başlayarak gerekli tüm yasal altyapı değiştirilecektir. Yeni bir ruh, yeni bir heyecanla tüm kurumlar hem görev, hem yetki bakımından yerine oturacaktır.

Bizler, birbirimizi “öteki”leştirmek isteyenlerin oyununu bozalım yeter. Birbirimizi tanımaya, anlamaya, saygı duymaya çalışalım. Bütün varlığımızı, çocuklarımızın mümkünse dünyanın en iyi okullarında eğitimlerine harcayalım. Kapalı, açık demeden korkmadan eğitelim.
Peki, ya bu kavga! Bizi ilgilendirmiyor. Bu kavga onların çıkar, ikbal, mevki ve makam kavgaları. Yani amacı sefil, sonucu hüsran olan bir kavga. Anadolu çocukları ülkelerini sırtlayacak ve “muasır medeniyet” seviyesine çıkaracaklardır. Az kaldı göreceksiniz.

 
Çok Takıntılı ve Evhamlı Bir Millet Olduk! PDF Yazdır E-posta
ARİF VERİMLİ OBSESSİF- KOMPULSİF BOZUKLUKLAR TÜRKİYE'DE ÇOK YAYGI

PEKİ, NEDİR OBSESSİF- BOZUKLUKLAR?

Evinizi, anahtarlarınızı, ütünüzü, prizlerini, arabanızı, yemek ocağını, pencerelerinizi, yatak altlarını, musluklarınızı, gün içerisinde defalarca kontrol edip asla emin olamıyor musunuz? Kendinizi sürekli kirli hissedip aşırı bir şekilde ellerinizi su ve sabunla yıkıyor (günde 30–35 kez), abdest alırken asla aldığınız abdestten tatmin olmuyor ve defalarca mı tekrarlıyorsunuz? Aklınıza takılan, zihninizden elinizde olmaksızın sürekli geçen, aşırı rahatsız eden ve kendi çabanızla uzaklaştıramadığınız bir takım gerçek ve ahlak dışı fikirlerle mi yaşıyorsunuz? Aşırı evhamlı, ters, olumsuz fikirler yürüten biri misiniz? Aşırı batıl  ve takıntılı bir şekilde bir takım objeleri uğur sayıp, otomobil plakalarından kelimeler mi üretiyorsunuz? Sayıların anlamlarına takıp tek veya çift olarak uğur getirdiğine inanıp aşırı batıl takıntılarla baş edemiyor musunuz? O halde Obsessif -Kompulsif  bozuklukla karşı karşıyasınız.


Obsessif- Kompulsif bozukluklar çok ciddi bir Psikiyatrik rahatsızlıktır. Toplumlarda görülme oranı % 3-5 tir. Bu oran ülkemizde % 5–7 gibidir.  Obsessif- Kompulsif  bozukluklar kesinlikle bir hekim kontrolünde, ilaç ve psikoterapiyle tedavi edilmelidir. 2002 senesinde Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Ayaktan Tedavi Ünitesine Başvuran ve tedavileri başarıyla tamamlanan 9000 hasta içerisinde Obsessif- Kompulsif  Bozukluk teşhisiyle tedavi gören 150 hastanın demografik özelliklerine baktığımızda başvuruların en çok İstanbul'dan yapıldığı ( %85 ) , en çok ev hanımlarının bu tedaviyi gördüğünü ( %70 ) saptamış bulunmaktayız.

Obsessif- Kompulsif bozukluklar mutlaka bir Psikiyatrist tarafından teşhis edilmeli, ilaç tedavisi başlamalı ve sorunun kaynağı bilimsel olarak belirlenmelidir. Takıntı ve evhamlar hafife alınmamalı ve toplum tarafından da tanınmalıdır. Çünkü ciddi bir Psikiyatrik rahatsızlıktır. Hasta tedaviye genellikle olumlu cevap verir.
 
SAHİPSİZ ÖZGÜRLÜK MEYDANI VE YEREL SEÇİMLER PDF Yazdır E-posta
ImageÖzgürlük satın alınamayacak kadar pahalıdır demiş bir filozof. Demokrasi deyince de, ilk akla gelen ÖZGÜRLÜKTÜR. İnsanlar için

İşte bu meydan, bu adını, bu kadar güzel bir tanımdan almış. Almış almasına da günde en az bir milyon, hafta sonları 2 3 milyon insanın özgürce üstünde dolaştığı bu meydanın, ne yazık ki, kendisi özgür değil.

Bakırköy Özgürlük Meydanından  bahsettiğimi anladınız sanıyorum. Evet, bu gün,  Bakırköy Özgürlük Meydanını yazmak istedim.


Bir inşaat, bir şantiye olmamasına rağmen, orda burada moloz yığınları yığılmış kalmış. Kışın açılıp kırılmış Arnavut Kaldırım Taşlarının arası çöp ve sigara izmaritleriyle dolmuş. Biraz ilerleyince tam istasyon girişi hizasına doğru,  bu çatlak ve kırıklara dökülüp sıkışan yemek artıkları, 30 dereceye varan yaz sıcağının etkisiyle öylesine kokuyor ki, burnumuzu tıkayarak geçmek zorunda kalıyoruz. Biraz sola doğru döndüğümüzde daha kötü ve müthiş bir koku genzimizi ve bedenimizi tiksindirici bir duyguyla ürpertip geçiyor.  Mevcut direklerin boyaları, sıvaları dökülmüş, yerler ve merdivenler harabeye dönmüş,  tam bir terkedilmişlik. Çevre kirliliği hat safhada, yerlerde hijyenden eser yok. Sıcaklar böyle giderse, kokuların daha çok artıp, yerlerin hastalık saçacak duruma gelmesi dahi düşünülebilir. Ya da ileriki safhada bu meydan işporta pazarı veya taze meyve pazarı gibi,  sıfatlar alabilir. Ama bunları asla düşünmek bile istemiyorum.

Bakırköy gibi gündüzleri nüfusu 3 milyona çıkan, çağdaş modern bir ilçenin tam göbeğindeki bu meydanın sorumlusu kim?  Dergisini  Gazetesini tanıtıp, satan bu meydana geliyor. Siyasiler stand ve afişlerini buraya dikip, asıyor.  Toplumsal ve sosyal tüm çağrılar, faaliyetler bu meydandan seslendiriliyor. Önüne gelen, ihtiyacı olan her kurum, kuruluş bu meydanı tepe, tepe kullanıyor. Büyükşehir Belediyesi meydanın müdavimlerinden. Bakırköy Belediyesi, tanıtım ilanları,   Siyası - Sosyal faaliyetleriyle,  afişleri ve stantlarıyla her gün özgürlük meydanında.

Şimdi buradan, önce Bakırköylü vatandaşlarımın adına,  sonrada tüm İstanbul adına soruyorum: BU MEYDANIN SORUMLUSU KİM ? Kullanırken tepe tepe kullanıyorsunuz. Ama bakıma gelince, bu meydana çivi çakmaya gelince,  Kimse yok ! Hepimizin ortak malı olan Bakırköy’ün göbeği, İstanbul Avrupa yakasının önemli bir meydanı olan,  kamuya mal olmuş, özgürlük meydanına lütfen sahip çıkalım.  Ve ey bu meydanı kullanan, Bakırköy’den, Bakırköylülerden, İstanbullulardan, oy almış seçilmişler, size sesleniyorum. Artık bu meydanı adına yakışır bir şekilde restore edip, yenilemeliyiz.

Yerel seçimler gün sayıyor, siyasi partiler en güzel tanıtımlarını bu meydandan yapacak, siyasi partilerin adayları en ateşli nutuklarını bu meydanda söyleyecek. Ama kim kazanacak biliyor musunuz?  Bugünden bu meydanı Bakırköy’e, Bakırköylülere özgürlüğe yakışır şekilde restore edebilen, özgürlüğün bir başka simgesi kırmızı karanfilleri, bu meydandan geçen,  geçecek olan milyonlarca insana,  kadına, erkeğe, çocuğa  Bak işte İstanbul’a, Bakırköy’e, insanlarımıza, size yakışır bir meydan yaptım diyerek, gülümseyecek,  verebilen,  verebilecek olan,  siyasi irade kazanacaktır. Eminim, inanıyorum, inancım tamdır.

Çevre kirliliği olmayan,  özgür ve özgürlüğe yakışan, bir özgürlük meydanı dileğiyle, tüm Bakırköylülere ve Bakırköy’de yaşayanlara saygılarımı sunarım.                                                                                                                       

Saygılarımla
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 26 - 30 Toplam: 59