Bakırköy’ün tarafsız bağımsız cesur siyasi yaşam gazetesi olma gururunu yaşarken, Bakırköylü hemşehrilerimede teşekkür ediyorum. 11 yıl önce başladığımız yayın hayatına o günkü heyecan nasılsa, şimdi de o heyecanı duyuyoruz. Her sayımızda okurlarımızdan gelen olumlu tepkiler beni ve ekip arkadaşlarımı oldukça sevindirdi. Şimdi iyi bir şeyler yapmış olmanın hazzı ve sizlerin bu desteğiyle, yükümüzün ve sorumluluğumuzun daha da arttığının farkındayız. Her sayının bir öncekini aratması, hatta bir öncekilerden daha iyi olması gerektiğinin bilincindeyiz. Bir Bakırköylü olarak Bakırköy’ün gelişmesi ve gözde bir ilçe olmasını her zaman istemişimdir. Bundan dolayı bize düşen görevi en iyisini yapmaya çalışmışımdır ekip arkadaşlarımla. Önümüzde bir yerel seçim var. Yerel seçimlerde partiden önce başkan adayı ve meclis üyeleri adayları çok önemlidir. Bakırköy için en iyi projesi olan, Bakırköylü ve dürüst bir yönetimin her zaman kazanma şansı yüksektir. Bakırköy’ün kültür seviyesi yüksek olduğu için boş vaatler ve hediyelerle seçmen kandırılamaz. Bundan dolayı partiler şimdiden çalışmaya başlamalı ve yönetim ekibini kurmalıdır. Bakırköylü vatandaşların karşısına çıkıldığında, yerel yönetimlerdeki büyük projelerini anlatmalı, iyi bir belediye başkan adayı ve ekibiyle seçmenin karşısına çıkmalıdırlar. Bakırköy her şeyin en iyisine layıktır. Bakırköy için elele vermeliyiz. Eleştiri, istek ve şikayetlerinizi bekliyoruz. Bir dahaki sayıda görüşmek üzere hoşçakalın. Sevgi ve saygılarımla…. |
|
|
HRANT DİNK CİNAYETİ VE TÜRKİYE'NİN KARANLIK CİNAYETLER AYI "OCAK" |
|
|
|
 Saygıdeğer okuyucularım; Bugün bu köşeden hepimizi ilgilendiren, bir iki konuyu sizinle paylaşmak istiyorum. Edirne’den, Ardahan’a her nerede yaşıyorsak, Bakırköy’de de, otursak, bu ülke hepimizin şüphesiz. T.C. Vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes TÜRKTÜR ….
Yazımın başlığından da, anlamışsınızdır mutlak Hrant Dink cinayetinden bahsedeceğiz. Bu yazı gazetemiz sütunlarında yayınlandığında, şüphesiz köprülerin altından çok sular akmış olacak. Herkes bu konuda çok şeyler yazıp söyleyecek.
Ama bazı gerçekler değişmeyecek. Örneğin Hrant Dink bir daha aramızda olamayacak. Hunharca işlenen cinayetler listesi, bir gazeteci daha öldürüldü diye, uzayıp gidecek. Hrant Dink’in vahşice öldürülmesini bütün kalbimizle kınıyoruz. Katilleri lanetliyoruz. Kendisine Allahtan rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyoruz.
Hrant Dink bir gazeteciydi. Bu ülkede doğmuştu. Bu ülkede büyümüştü. Hem de yetimhanelerde büyümüş, büyüyünce gazeteci olmuştu, Ermenilerle – Türkler arasında insani köprülerin daha güçlü olması için çalışıyordu. Yazılar yazıyordu. Fakat Berlindeki, bir konferansta, Ermeni Diosporası bile onu, “ Sen Ermeni değilsin” diye dışlamıştı. Gazeteci Dink, ne Hz. İsa’ya, ne de Hz. Musa’ yaranamamıştı. Tabir caizse, Kilise ile Cami arasında sıkışıp kalmıştı. Yazdığı bir makalede, Türklüğe hakaret suçu ile, Türkiye Cumhuriyetinin Bağımsız Mahkemelerinde yargılanmış, ceza almış ve bu cezası da tehir edilmişti.
Ne hazindir ki, öldürüldüğü gün aldığı cezanın aksine, cinayet büyük tepki görmüş. Tüm Türkiye medyasıyla, sivil toplum örgütleriyle, halkıyla ona sahip çıkmıştı. Öyle ki, Bakanlar kurulu yarıda kesiliyor, TV ler cinayeti manşetten veriyor. Gazeteler 2. baskısını yapıyor, protestoların sayısı çığ gibi büyüyordu. Cenazesi de bu tepkinin ışığında muhteşem olmuştu. Yüzbin kişi diyordu gazeteler, cenazeye katılım oldukça fazlaydı. Söylediği gibi her şeyden vazgeçmiş, ülkesinden vazgeçmemişti. Ve ülkesinde kalmıştı. Öldüğünde! Ülkesi de, onu ölümünde şefkatle bağrına bastı.
Yalnız burada dikkatimi çeken bir şey vardı, atılan sloganlar “ Hepimiz Ermeniyiz ” bu sloganı kim bulmuştu. Kalabalık, içinden geldiği gibi mi söylemişti, yoksa birileri tarafından özelliklemi seçilmişti? “ Hepimiz Hrant Dink’iz ” zaten yetiyordu. Doğrusu “ Hepimiz Ermeniyiz ” sloganı can sıkıcıydı, olmasaydı daha iyi olurdu.
Bu kurşun, ülkeye ve ulusa sıkılmıştı. Cenaze törenindeki kalabalık, uluslararası camiaya birlik ve beraberlik mesajı vermekteydi. Ama bu slogan doğrusu ayırımcılıktı. Birde dikkat ettim. Bu cenaze, Türkiyedeydi , ama bir tek “ TÜRK BAYRA⁄I ” yoktu. Kendi kendime sordum, unutulmuş olması mümkün müydü? değildi, olamazdı. Ona da bir anlam veremedim doğrusu.
Daha önceki hunharca öldürülmüş, katledilmiş, gazetecilerimizin cenazesi geldi gözlerimin önüne, U⁄UR MUMCU, AHMET TANER KIfiLALI, BEHİYE ÜÇOK, MUAMMER AKSOY, onların cenazelerinde de, böyle tüm TV kanalları 24 saat programlarını bu olaya ayırmışlarmıydı ? Zamanın hükümeti Bakanlar Kurulunu yada önemli toplantılarını yarıda kesmişlermiydi ? Gazeteler, günlerce üst üste sadece o olayları manşet yapmışlarmıydı ? Doğrusu hatırlamıyorum. Bir tek hatırladığım o cenazelerde binlerce “ TÜRK BAYRA⁄ININ ” ellerde dalgalanmasıydı.
Aslında Ocak ayı geçmişte de, kalleş cinayetlerin işlendiği bir ay olmuştur.
24. OCAK - U⁄UR MUMCU
29. OCAK - GAFFAR OKAN
19. OCAK - HRANT DİNK
Ve buradan GAFFAR OKAN’ı da, rahmetle anıyor, yakınlarına tekrar sabır ve başsağlığı diliyoruz.
Ve bir 24. OCAK daha “ İSMAİL CEM ” tabii şimdi İSMAİL CEM’ in onlarla ne ilgisi var diyeceksiniz. Onun cenazesinde “ Hepimiz İSMAİL CEM’ iz ” denmedi, çünkü o kanserden gitti.
İSMAİL CEM’ den bahsetmişken, bu çok değerli devlet adamı, bilenin bilmeyene anlattığı, hepimize hizmeti dokunan bu güzel insana, bir daha Allahtan rahmet , ailesine ve devletimize de, başsağlığı diliyorum. İSMAİL CEM’ i hatırlarken, bir şeyi yazmadan geçemeyeceğim.
Ne yazık ki, bu güzel ve vefalı insanın cenazesinde, görmeyi istediğim ama göremediğim birisi vardı ? “ KEMAL DERVİfi ” , İSMAİL CEM’ e en büyük siyasi kazığı atıp, sonra da bir şey olmamış gibi, çekip giden “ KEMAL DERVİfi ” ne dersiniz. İSMAİL CEM’ in kanser olmasında KEMAL DERVİfi’ in payı varmıdır ? Acaba…..
Saygılarımla
|
|
|
GAZETE ve GAZETECi "İDEALİST MİLLî ENAYİLER?.." |
|
|
|
Belli bir birikim sahibi her okuryazar gazetede yazabilir ama GAZETECİ olur mu? Gazete, aç karnına fırın önünde ekmek kuyruğunda insanoğlunu bekleten bir nesnedir adeta, dünyayı ve günlük olayları takip eden tiryakiler için…
Tabii ki; haberler taze, yorumları çarpıcı, göze hoş, gözü doyuran, okunduktan sonra paket sarmak için kullanılacak tarzda hazırlanmadıysa…
iddialı ve güzel bir gazete olmanın birinci şartı; tarafsızlık ilkesinde dürüst kişilerin sahip olabileceği, kalemleri kiralık, düşünceleri satılık, takiyyeci olmayan, gerçek tirajıyla ve okur sayısıyla doğru orantılıdır diye fikir yürütsem abartmış olmam herhalde.
GAZETECİ, gerek siyaset arenasında görünen olayları, dönen dolapları, gerekse toplumsal olayları haber yapmaya, yorum getirmeye çalışan toplumu yönlendirici, aydınlatıcı, meslektaşları ile zeki ve dürüst bir şekilde yarışan kendisini topluma adamış, meslek ilkesini hakkıyla yerine getiren topluma ivme kazandıran sektörel bir kuvvettir diye özellik ve güzelliklerini eklersem bu meslekte özdeşleşmiş olanlara az bile…derim.
GAZETECi: gazetesine, sağa sola uçuşarak malzeme konu haber arayan adeta kuş gibi, balık avına çıkan, zaman gelip eli boş dönüp kaderine küsen balıkçı, haydi rastgele diyerek ava çıkan avcı misali, haber belge bilgi toplamak ister, tesir sahasına alabildiği tiryakileri, okurları için… Buldukları onun için bir azık bir yemdir. Ancak bu yemi ararken asfalta son sürat giden otomobil gibi değil. Zaman gelir yoluna taş konur, yem ararken gem bile vurabilir. Hatta TCK 301 ve basın kanununa göre, birikimlerini belgelerle, düşündüklerini de birilerine dokunarak belirtmek zorunda kaldıysa: istikamet(!) girişi kolay, çıkışı zaman alan demir parmaklıklı koğuşa… sonrası Allah kurtarsın! Dünyada 21.yüzyılın düşünce özgürlüğünde örneğin; “Bir kediyi yumağa doladın” diye düşün düşün…b.kdur(işin) Mahkeme koridorlarında. Vereceğin savunmayı mı? Ödeyeceğin tazminatı mı? Düşünmek, olayı yaşayanlar için kolay olamasa gerek…
Bu satırlarımı yazarken; ne karaladığını bilmeyen 5 yaşındaki F.B.’li torunum CAN da bana özenmiş olacak ki; çalışma masamın kenarına ilişip, yazdıklarıma bakıp, okuma yazma bilmemesine rağmen bir şeyler karalıyor defterine. O da kendince bir şeyler yazıyor güya. Ne yazdığını ben de bilemiyorum. Zira anlaşılmaz kargacık burgacık karalamalar ve şekiller… Eminim ki ifade edemeyip yazamadıkları onun hayal dünyası kadar çocuksu pırıl pırıl tertemiz ifadeler var diyorum o karalamalarda…
Benim yazdıklarıma gelince; yoruma açık, kimine göre saçma sapan berbat şeyler… ve de yorumsuz olarak özetliyorum bu kadar kelime çokluğundan üretilen cümlelerimi.
Sonuçta, itiraf etmem gerekirse; “BEN GAZETECi DE⁄iLiM” diyerek, torunum kadar olmasa bile, ben de bir şeyler ifade etmeye çabalıyorum okurlarıma…
Ancak, bir gerçeği tekrar hatırlatmak istiyorum. “Herkes gazeteci olamaz ama herhangi bir gazetede yazabilir.” Hele hele, kişinin yazdığı yerel gazete KARTALLARIN-AKBABALARIN medyasında muhitinde sesini ancak duyurabilen çırpınan GÜVERCiN gibiyse… Kim duyar sesimizi, kanat çırpınışlarımızı? Yaz Allah yaz… Nasılsa okuryazarlığın var ya, yazarsın elbette…
Sayın Hıncal ULUÇ’un Sabah gazetesindeki köşesinde fiARKÖY’de yerel gazete çıkaran gazeteci Sayın Yakup ÖNAL’a ve yerel gazetecilere genelleme yaparak, yazdıklarından aşağıdaki alıntıyı okuyucularıma da aktarmak istiyorum.
“Yerel bir gazete çıkarmanın nasıl bir zahmet, yük, risk olduğunu bilen bilir… Bir yığın iDEALiST MiLLî ENAYi’ dir bu işle uğraşanlar…” Teşbihte hata olmaz derler… Bu benzetme benim hoşuma gitti. Diğer yerel gazeteciler de alınmasın (i.M.E.) sıfatı bizlere layık görülüyorsa… Zira; Akıllı geçinip “Devletin malı deniz yemeyen domuz”, diyenlerin üçkağıtçı, uyanık, kapkapçı, terörist, hırsız, vergi kaçıran bir o kadar sahtekar, görünümü güzel içi ve dışı hepimizi yakanların yanında ömrümüzün sonuna kadar iDEALiST MiLLi ENAYi (i.M.E.) sıfatı ile yaşamak ve anılmak isterim. Sizler istemez misiniz?
“insanlar ölür ama ideallerine göre yaşamadılarsa, zaten doğmamışlardır, yaşamamışlardır.
Evet hem GAZETECi hem de idealist olmak kolay değil. Zira, her eline kalemi alan gazeteci, eline fırça ve tuval alan ressam, eline bir enstrüman alan müzisyen, sahneye her çıkan da sanatçı olsaydı ben de gazeteci olurdum o zaman.
Nasıl ki; “Her Türk asker doğar” misali olsa da, her asker elbisesi giyen de ASKER olur diyebilir miyim? Kesinlikle hayır. Evet bu satırların kalemin sahibi (emekli ASKER) iki satır karaladım diye ben de kendime GAZETECi diyebilir miyim? Kesinlikle HAYIR. Bu “hayır” cevabım; sevgili Avukat bacanağım ismail’e. Neden mi? Tavla maçlarımızda zar gelmediği zaman sinirlenip, (iki çift lafıma karşılık) “Başımıza GAZETECi kesildin be bacanak” demez mi?.. işte o zaman, (iki mars bir oyun) galibiyetlerimin tadı da tuzu da kalmıyor, lâyık olmadığım (o güzel mesleğin) GAZETECi sıfatını yakıştırdığı için…
Onu yatıştırmak ve kızdığında hakkım olmayan sıfatlar beni yıkmasın diye de tavlada müteakip partiler de ben yıkılıyorum… (Nasıl mı? Açıklarsam ayıp olur şike derler sonra…)
Kalemi satılık olmayan, bu mesleğin duayenlerini, kalemlerini kılıçtan keskin, mermiden daha delici ve sonsuza dek tesirli, tüm bağımsız tarafsız gazetecileri beni meslektaş saymasalar bile selâmlıyor saygılarımı sunuyorum.
Ancak “Madem gazeteci değilsin neden sen de bir gazete köşesinde adeta köşe kaparcasına karalamalar yapıyorsun?” derseniz; sözüm yok kimseye. Ben bu köşede misafir olarak kabul edildim, gazeteci olarak değil. Bana ayrılan köşe(m)de, gönlüm kadar geniş. Dolayısıyla; tüm okurlarımı da misafir edebilirim. Hepinizi eleştiri ve yorumlarınızla köşeme bekliyorum… (
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
)
Saygılarımla,
NOT: (iMF) değil, (iME)
Yazıdaki iME kısaltmamız göz alışkanlığı ile iMF olarak algılanmasın. Zira bağımlılık getiren özgürlüğü çaktırmadan alan, milleti borca gömen, “Borç yiğidin kamçısıdır.” diyerek kandıran asla iMF değil iME’ dir yeğlediğim. Sözün özü; yerel gazete çalışanları olarak bir yığın (iME) idealist Millî Enayi olarak hizmetinizdeyiz.
“Biz bilinmeyen olabiliriz. Bizi kimse de bilmek zorunda değil. Ancak biz gazetemiz ile sadece doğruları yazmak adına yola çıktık” diyen Sayın Büşah GENÇER’e “Doğru söze ne denir?” diyerek, deyişlerine bende katılıyorum.
|
|
|
'GENÇ CUMHURİYETİMİZ KANLA YOĞRULMUŞ VE ATEŞ İÇİNDE KAVRULUP PİŞMİŞTİR' |
|
|
|
Cumhuriyetin 84. yılını şehitlerimizin acısıyla buruk, ama bayrağı onların bıraktığı yerden almak coşkusu, ve vatan sevgisi içinde bir coşku seliyle, 70 milyon tek yürek olup kutladık.
Yukarıdaki başlık olan sözler aslında Cumhuriyetin kuruluş yıllarında çok değerli bir yazarımızın, “ Yakup Kadri Karaosmanoğlunun ” bir yazısından alınmıştır. 28. Aralık. 1923 evet 84 yıl önce, böyle yazmış Yakup Kadri. Ve devam etmiş.
“ Dünya yüzünde bu ilk Cumhuriyettir ki, bu kadar kudret ve muhabbetle ( saygı yüce ) meydana geldi. ”
Evet 84 yıl sonra da, Edirne’den Ardahan’a yurdumuzun her karış toprağında, milyonlarca Türk vatandaşının büyük bir coşkuyla, ellerinde Türk Bayraklarını dalgalandırarak, kutladığı bir günde, 427 bin Türk’ün anıtkabire, Atasına koştuğu Cumhuriyetimiz, tüm Dünya’ya nasıl bir kudretin sahibi olduğunu, Dünyanın saygısını hak ettiğini, cihana göstermiştir. Dostta düşmana parmak ısırtmış, düşmanın yüreğine korku salmıştır.
Sevgili okurlarım; Gerçektende, Atatürk’ün bize bıraktığı, en büyük emanet olan Cumhuriyetimiz, başka Cumhuriyetlerle kıyaslanmayacak kadar, büyük faziletlere sahiptir.
Türkiye Cumhuriyeti üç önemli değer üzerine kurulmuştur.
Monarşinin olmadığı her idare şekli Cumhuriyettir. Fakat her Cumhuriyet idaresi farklıdır.
__ Örneğin, İran’ daki “ İran İslam Cumhuriyeti ” şeriat düzeni üzerine kurulmuştur.
__ Çin Halk Cumhuriyeti ise Sosyalisttir.
__ Amerika Birleşik Devletler Cumhuriyeti Federal bir Cumhuriyettir.
Türkiye Cumhuriyeti ise;
Halkın iradesi – Laiklik – Çağdaşlık ilkelerine dayanmaktadır.
İşte Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün farkı, işte Türkiye Cumhuriyetinin farkı. “ Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir. ”Mustafa Kemal Atatürk .
Mustafa Kemal 30 Ekim 1992’de Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmasının ardından,Osmanlı İmparatorluğunun inkıraz bulup, TBMM Hükümeti teşekkül ettiğine dair. Heyet-i umumiye kararı yayınlandı.
Ve bu şekilde, “ Türk modernleşmesi ” denilen çığır açılmış oluyordu. Artık, tebaadan yurttaşlığa, Ümmetten ulusa geçiliyordu.
Daha sonra arka arkaya yapılan inkılaplarla, Magripten Japonya’ya kadar, uzanan coğrafyada, Cumhuriyet rejimine sahip ilk ulus devlet Türkiye Cumhuriyeti Devleti oldu.
Kurulmuş olan ulus devletin çimentosu Milliyetçilikti. Ancak Atatürk Milliyetçiliğini o zamanki Avrupa Milliyetçiliğinden, çok köklü bir farkı vardı. Yayılmacılığa ve şiddete karşı, Emperyalist Milliyetçiliği de reddediyordu. Ve Ulus Devlet üç kutsal değer üstünde yükseliyordu.
“ Özgürlük – Eşitlik – Laiklik ”
O zaman Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh vecizesi bu gün, tüm Dünya tarafından daha iyi anlaşılmış, ve birçok Dünya devletiyle, uluslararası kuruluşa ilke olmuştur.
İşte Atatürk’ün izinde yürümek istiyorsak, onu kendimize örnek alıyorsak, Atatürk’ün en büyük eserim dediği, Cumhuriyet değerlerimiz etrafında bugün her zamankinden daha güçlü bir şekilde kenetlenme günüdür. Milli Birlik ve Beraberlik günüdür. T.C. vatandaşı olan, bu Bayrak altında bu vatan üstünde bir arada sulh içinde yaşamak isteyen herkesi, herkesimi etnik ayrım yapmadan kucaklamak günüdür. Birlik ve beraberlik günüdür. Kenetlenmek günüdür.
Birbirimizden şüphe duymak yerine, birbirimize daha sıkı kenetlendiğimizde, bölücü terörün hain saldırıları, pkk’ nın sinsi planları asla hedefine ulaşamayacaktır.
Düşünün;
Turgut Özakman, bir kitap yazdı, “ Şu çılgın Türkler ” Bu kitapta Cumhuriyet yönetimi teslim aldığı tarihte tablo şu ;
13 milyon nüfus, ilkel bir tarım, sıfıra yakın bir sanayi. Madenlerin büyük çoğunluğu, limanlar ve mevcut demiryolları yabancı şirketler yönetiminde. Tüm ülkede 153 ortaokul ve lise, yalnız ve yalnız 1 üniversite vardı.
Halkın % 7’si okur yazar, kadınlarda ise bu oran % 1 bile değil, ekonomik bakımdan yarı sömürge, kişi başına gelir 4 lira alt yapı her alanda yetersiz.
Bilim hayatı ve düşüncesi hemen hemen yok gibi, Anadolu yetersiz medreselerin elinde, yasalar gerçeklerin çok gerisinde. Kadınların ilke olarak, toplumsal hayatları ve hiçbir hakları yok. Onlarında erkekler gibi, bir gün Doktor, Avukat , Mühendis , Milletvekili, bakan olmalarını hayal bile etmek çok zor. Ne seçme hakları bulunuyor, nede seçilme. Yani vatandaştan bile sayılmıyorlar. Tüm ülke bir çok alanda sanki orta çağ yaşıyor.
İşte Türkiye O günlerden bu günlere geldi. Bu Cumhuriyettir. Tüm bugün sahip olduğumuz kutsal yaşam değerleri,Cumhuriyet döneminin nimetleridir. Cumhuriyete sahip çıkmak, en öncelikli ve kutsal görevimizdir.
Ve can sıkıcı bir durum. Cumhuriyetin 84. yılında, Celal Talabani Türkiye ye geliyor. Kasım ayında yapılacak olan, Irak’a komşu ülkeler zirvesinde boy gösterecek.Talabani Irak cumhur Başkanı. Bu yüzden gelirse devlet protokolü uygulanacak.
Bu ne demek biliyormusunuz?
Talabani havaalanına inecek, kırmızı halıdan yürüyecek. Kırmızı halının hemen yanında Mehmetçiklerden oluşan tören mangası bekleyecek. Talabani tam kırmızı halının ortasına geldiğinde, karşısında esas duruşa geçmiş Türk askerine soracak?
Merhaba Asker
Mehmetçik kurala göre sağ ol diyecek.
Talabani soracak
Nasılsınız
SAĞOL
Evet Türkiye Cumhuriyeti Devleti büyük devlettir. Cumhuriyet fazilettir. Bunları da aşacaktır. Birlik ve beraberlikten asla şaşmayacaktır. Savaşında Diplomasinin de gereğini tam anlamıyla yapacak kadar güçlüdür. Bilgedir. Adildir.
Türk Milleti Milli Birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.
YAŞASIN CUMHURİYET.
|
|
|