|
Dün ATATÜRK’ü seviyordum,
Bugün de seviyorum,
Yarın da seveceğim.
Bu sevgiyi torunlarıma da aşılamayı ölünceye kadar vazifem olarak addediyorum.
Satırlarımda hamaset yaptığım bu yazıyı da hamasi duygularla kaleme aldığım zannedilmesin. Lütfen yadırgamasın kimse düşüncelerimi…
Güzel VATAN’ım ve devletimin bekası için, bu düşüncelerime sadece şahsımla değil, ATATÜRK’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” veciz ifadesiyle özdeşleşerek sahiplenilmesi gerekmez mi?..
Telefonların dinlenmesi, etrafın krokiler doğrultusunda kazılarak hafriyat alanına çevrilmesi, yeni ipuçları, yeni bulgular neticesi herkeste bir tedirginlik oluştu. Cumhuriyet’e sahip çıkma mitinglerine katılanları da “Acaba bizleri de sorguya çağırırlar mı?” korkusu sardı. Öyle ki; görevimiz icabı arkadaşlarımız arasında normal, hal hatır sorduğumuz telefon diyaloglarında dahi şaka da olsa ‘aman ha! Yanlış anlaşılır. Ergenekon mergenekon lafını kullanma’ karşılıklı ikazlarla söyleşiyoruz.
Herkeste bir çekimserlik, korku olmasa bile; “Aman bir iftiraya, komploya kurban gitmeyelim’ düşüncesi var ki kimse kimseyle rahat konuşamıyor. Nedir bu korku? Nedir bu sindirme? Abdülhamit’in Yıldız Sarayı jurnalcileri (ajanları) var sanki, korku salan… Özel yaşantısını, özel haberleri aksettiren diyaloglar dahi korkulu, ifadelerde de tedirginlik ve tutukluk var.
Güzel bir haber mi yakaladın. İster aktüel ister magazin; “Haber: Flash flash flash… Patlat bombayı arkadaş gecikme bu sayıda haberi (bombayı) ilk patlatan biz olalım” manasına gelebilecek birçok mecazi ifadeli konuşma ve benzetimler örnek olabilir. Sonuçta da birisi; “Gel bakalım arkadaş bombayı nerede patlatacaktın? derse... Hesap ver işin yoksa…
İddia oyununda kazı kazan misali seni mi kazırlar, nadasa bırakılan tarlaları mı? Orası bilinmez… Yargısız infaz, bulunan krokilere bağlı ki “Allah hepimizi kuru iftiradan saklasın. Amiiin…” demekten başka da çare yok.
Sonuçta; hesabın temiz olsa da medyanın yargısız infazlarında ve haberlerinde, herkesin bir çevresi, muhiti ve saygınlığı olduğu unutulmamalı…
Paranı, malını, sevdiklerini kaybedebilirsin doğaldır; ama kaybedilen, kaybettirilen insanın prestiji ve onuru ise kim telafi edecek bu kayıpları, beraat etsen dahi...
Suçlu varsa mutlaka cezalandırılmalı, asla taviz verilmemeli. Biz de hukuktan yana, demokrasiden yanayız. Kimsenin itirazı da olamaz. Hiçbir kurum ve kuruluşta hukukun üstünlüğü tartışılamaz. Ancak hukuku guguk yapmasınlar. İddianame, soruşturma, kesin deliller her neyse savcıların bu konuyu bizden daha iyi değerlendirdiklerinden şüphemiz yok. Ama kamuoyunda 28 Şubat’ın öç alma rövanşı şeklinde yorum getirtmeyecek şekilde işlemeli hukukun mekanizması. Ancak bu mekanizmayı MEDYA’nın da yanlış ve işlerine geldiği gibi kurguladığı tartışılmaz bir gerçek… Medyada mahkemeler kurulmasın. Yargı sürecine saygı duyulsun. Medya; kişilerin yargı süreci bitmeden, yargısız infaz yapmasın ancak varsa, hukuk ve yasadışı örgütlenmenin topluma vereceği zararları da kimse inkar etmesin.
Bence işini doğru yapan geçmişinden şüphesi olmayanın geleceği aydınlıktır. Atalarımız ne demiş; “Ekşi yemedik ki midemiz ağrısın”. Devlete, kanuna karşı yanlış bir iş yapmadınız ise Atamızı, vatanımızı sevmekten başka ne suçumuz olur ki…
Telefon numaramız, mail adresimiz, ev adresimiz, hepsi açık ve seçik…
Korkunun ecele faydası yoktur derler. Eğer doğru bildiğiniz yolda; “Yaşarken ölü gibi içine sinmiş yaşamaktansa, Vatan için, Atam için, geleceğimiz ve devletimizin bekası için bu uğurda ölüp de gönüllerde ilelebet yaşamayı yeğlerim.
“Musırrım, sabitim ta can verince halka hizmette
Fedakarın kalır ezkarı daim kalb-i millete;
Denir bir gün gelir de saye-i feyz-i hamiyette
Kemal’in seng-i kabri kalmadıysa namı kalmıştır.”
Namık KEMAL
|